YEL, TOZ, PORTRELER: İlhan Onur

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında geçtiğimiz Nisan ayında kaybettiğimiz İlhan Onur var


Yazı: Necmi Sönmez


İlhan Onur, Kuzguncuk, 2011, Fotoğraf: Necmi Sönmez


2 Nisan 2022’de kaybettiğimiz İlhan Onur’u kardeşi sanatçı Füsun Onur’dan ayrı olarak düşünmek imkânsızdır. Eğer bugün Füsun Onur’un çalışmalarından, üretiminden, arşivinden söz ediyorsak, bunu kesinlikle ablası İlhan Onur’un çabalarına borçluyuz. İlhan Onur kimdi? Ne yaptı, nasıl yaşadı gibi soruların yanıtını bulmak için Kuzguncuk’a, 1950’lerin istimlak belasından güç bela kurtulup ayakta kalmış olan ünlü Kırmızı Yalı’ya uzanmak, biraz Boğaziçi dalgalarını dinlemek zorundayız.


Kuzguncuk kıyı şeridinden sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen yalılardan biri olan Kırmızı Yalı, İstanbul Deniz İşletmeleri’nde çalışan Hayri Beyefendi ile eşi Nedime Hanımefendi’nin konutudur. Burada çocukları Senih, İlhan ve küçük kızları Füsun’la birlikte yaşayan Onur ailesi, Cumhuriyet ideallerine bağlı yedi göbekten Boğaziçili bir ailedir. Ailenin son çocuğu Füsun 12 Şubat 1938’da doğduğundan itibaren prenses muamelesi görmüş, abisi Senih ve ablası İlhan’ın göz bebeği olmuştu. İlhan ile Füsun arasındaki yaş farklılığına rağmen birbirleriyle kurdukları yakınlık, “kardeşliğin” ötesinde yaşam koşullarının dayatmasına karşı bağımsız olma, ayakta kalmayı hedeflediği için önemlidir. Füsun’un sanata olan ilgisini çocukluğundan itibaren destekleyen İlhan, onun 1956’da İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel eğitimine başlamasından itibaren yanında durmuştu. Füsun’un ayrı, aykırı yollardan ilerlemesi, tavrındaki cesurluğu, özgüveni o yıllarda testosteron yüklü erkek egemenliğindeki Akademi’de göze batıyordu. Üstelik güzel, alımlı ve çalışkandı. İlhan kardeşinin günlük hayatında üstlenmesi gereken tüm sorumlulukları omuzlayarak Füsun’un çalışmasını, istediği gibi üretmesini sağlayarak onun etrafında koruyucu bir baraj oluşturdu. Bu baraj öylesine güçlü ve sevgi doluydu ki, Füsun’un eğitime başladığından itibaren yaptıklarını koruyarak, saklayarak onun izlerinin kaybolmasına engel oldu. Görünen ötesindeki güç dengelerini anlamakta çocukluğundan itibaren ustalaşan Füsun, Akademi’deki eğitimi sırasında Zühtü Müridoğlu ile Hadi Bara arasındaki gizemli ilişkiyi çabuk çözmüş, İlhan Koman gibi bir dehayı yetiştiren Bara’nın şekillendirdiği ikinci sıra dışı öğrencisi olarak öğrenciliğinden itibaren deneysel tarzda ilerlemişti. Bugün bir çırpıda dile getirdiğimiz deneysellik kendi başına oluşan bir şey değildir. Onu destekleyecek, koruyacak, sarmalayacak bir ortam, çerçeve olmazsa silinir gider. İlhan bu noktada Füsun’un ihtiyacı olan koruma şemsiyesini açarak ona sadece deneyeceği, düşüneceği ve üretebileceği bir ortam sağladığı için onun sanatının şekillenmesinde önkoşulsuz olarak destekçi oldu.


Füsun ve İlhan Onur kedileri Zorba ile, Kuzguncuk, 2012, Fotoğraf: Necmi Sönmez


Füsun bugün gülerek anlatsa da, 1950’lerin sonunda Akademi’deki toksinli, sadece kopyalamaya dayalı havadan, Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde aldığı eğitimi ve müthiş disiplini sayesinde zedelenmeden kurtuldu. Amerika’da, Washington’da geçen öğrencilik yılları sanılanın aksine o dönem şekillenen sanatsal oluşumlarla ilgili değildir. Gerçek bir asi olan Füsun, elbette müze, galeri gezmiştir ama onu asıl ilgilendiren kendi iç sesi olmuş, Washington’da bu iç sesin arkasından gitmeyi kendisine yol, izlek olarak bellemişti. Bu yıllarda Kuzguncuk postanesindeki dostları sayesinde İlhan Ses dergisi içine sıkıştırdığı Nestlé gofretlerle Füsun’a sessiz mesajlar yollamıştı.


1967’de İstanbul’a gelen Füsun’un Amerika’dan getirdikleri Akademi’de şok etkisi yarattığı için asistanlık kapıları ona kapanmıştı. Hadi Bara’nın erken vefatıyla pasif Zühtü Müridoğlu’nun kontrolüne geçen Heykel Bölümü uzun sürecek bir kış uykusuna girmişti. Füsun burada zehirleneceğini çabucak anlamış, son derece doğru bir kararla kendisini Kuzguncuk’taki evlerinin rıhtımındaki atölyesine çekilmişti. Bu küçük ama büyülü mekânda 1970’de Taksim Sanat Galerisi’nde şaşkınlık uyandıran ilk kişisel sergisini hazırlayan Füsun’a en büyük destek İlhan’dan gelecekti. Her şeyi tek başlarına gerçekleştiren bu iki kız kardeş dünya sanatında çokça görüldüğü gibi eşsiz bir duo oluşturacak ve tüm hayatlarını Füsun’un “iç sesine” adayacaklardı.


 

“Ben form, renk, malzeme bilgisi ararken duyguyu, iç dünyanın kelimelerini bir yere koyamazdım. Kısacası anlayamıyordum soyut dünyasını Füsun’un. Ama yavaş yavaş İlhan’ın yardımlarıyla ağır bir kapıyı aralayabildim…”

 

Bu “iç sesi” ilk kez ne zaman duyduğumu hatırlamıyorum ama 1985’de Kuzguncuk’taki Kırmızı Yalı’ya bir konuşma için gittiğimi, Füsun’un konuşmadığını, İlhan’ın bana ihtiyacım olan fotoğrafları, fotokopileri verdiğini anımsıyorum. Rıhtım katındaki atölye, binbir obje ile dolu nohut oda bakla sofa mekânlar, dalgalar, Aslanlı Yalı ya da Sara Teyze’nin Yalısı olarak bildiğimiz diğer bina, o zamanki uslu kedi Sarman beni resmen büyülemişti. Füsun’un beni düşünmeye, kendi cümlelerimi kurmaya cesaret veren havasını İlhan’ın yardımıyla çözdüm. İstediğim her şeyi gösteren, fotoğrafları veren İlhan olmuştu. Laf arasında kendi kendisine fotoğraf çekmeyi öğrenerek Füsun’un sergilerini belgelediğini söylediğinde şaşkınlığım daha da artmıştı. Neden benim de böyle bir ablam olmamıştı? İlhan’a olan hayranlığım artarken Füsun’un dilini çözecek dil bilgisi dersleri de alıyordum. Yaz aylarında rıhtımdan açılmadan kulaç atarken Füsun’un arkasından ayrılmazdım, o dalgaların ritmini bilir, akıntıya kapılmadan tekrar rıhtıma ulaşırdı. Bu kısa kulaçların tadı bambaşkaydı. Yavaş yavaş Füsun’a soru sormamayı da öğrenmiştim İlhan sayesinde. Füsun’la ilgili birkaç küçük yazım çıkınca, yalının orta katını yaz aylarında kiralayan Nükhet Aksoy bir gün resmen yolumu kesip kendisinin de resim yaptığını söylemiş, yaptıklarını göstermişti biraz zorlayarak. Ne diyeceğimi bilemiyordum ki, bana kucağımdan inmeyen Sarman’ın desenini hediye etmişti. Son derece güzel, badem gözleri olan Sarman’ı tepeden çizip gözlerini es geçmesini hepimiz çok yadırgamıştık…


Nükhet Aksoy, Füsun ile İlhan'ın Kedisi Sarman, 1991, Yazarın Arşivi

 

“İlhan üzülse de Füsun yaratıcı sürecinin bir parçası olan bu işi yapacak, binbir emekle oluşturduğu eserlerini Boğaziçi dalgalarına verecekti. O gün şunu kesin kez anladım ki, Füsun’un hayatla, sanatla bambaşka bir ilişkisi vardı, benim formlardan, renklerden, malzemelerden çok bununla ilgilenmem gerekiyordu.”

 

İlhan’ın Füsun üzerine hazırlamış olduğu arşivden yazılarımı yazarken epeyce faydalandığım için aramızda güzel bir yakınlık doğmuştu. Tüm sorularıma eksiksiz olarak yanıt verdiği gibi, Füsun’un kullandığı tüm malzemeleri eksiksiz olarak sıralayarak bana onun iç sesinin nereden geldiğini duyumsatan da İlhan olmuştu. Anlamak için sorduğum sorulardan sıkıldığında, “Bırak artık bunları, duyguya bak” der bakış açımı farklı bir yöne çevirirdi. Ben form, renk, malzeme bilgisi ararken duyguyu, iç dünyanın kelimelerini bir yere koyamazdım. Kısacası anlayamıyordum soyut dünyasını Füsun’un. Ama yavaş yavaş İlhan’ın yardımlarıyla ağır bir kapıyı aralayabildim…


Galiba 1991 yazıydı. Rıhtımda birçok heykel yan yana konulmuş, bir tarafa da defterler yerleştirilmişti. Kısık bir sesle İlhan’ın bugün büyük temizlik var deyişinden Füsun’un çalışmalarını “büyük yolculuğa” çıkaracağını, öğrenciyken Fındıklı’da yaptığı gibi, heykelleri denize atacağını, yok edeceğini anladım. Fazla kalmadan ayrıldım o gün. Zaten Füsun yalnız kalmak istiyordu. Onun iç sesinin yıkıcılığını o gün duyumsadım. İlhan üzülse de Füsun yaratıcı sürecinin bir parçası olan bu işi yapacak, binbir emekle oluşturduğu eserlerini Boğaziçi dalgalarına verecekti. O gün şunu kesin kez anladım ki, Füsun’un hayatla, sanatla bambaşka bir ilişkisi vardı, benim formlardan, renklerden, malzemelerden çok bununla ilgilenmem gerekiyordu.


Füsun Onur'un Evvel zaman içinde… işinden bir fotoğraf, Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Venedik Bienali 59. Uluslararası Sanat Sergisi, Fotoğraf: Marta Tonelli


Füsun’un sanatında sürekli olarak çizdiği desenlerin özel bir önemi vardır. Onun ilgilendiğim için bana verdiği desen defterlerini o yıllarda yaşadığım Frankfurt’a götürdüm. Arada bir onlara bakar, Füsun’un düşünürken çizdiklerine, belli belirsiz sözcüklerine sanat pratiği içinde bir anlam vermeye çalıştım. Onlarla geçirdiğim geceler bana bilmediğim bir dilin bilgisini öğrettiği gibi, dünyaya bakan bir sanatçının aslına nasıl kendi kendisiyle baş başa kaldığını gösterdi. Gel zaman git zaman Füsun’a soru sormamayı, onunla İlhan’la geçen zamanın keyfini çıkarmayı öğrendim. Kuzguncuk’ta, Kadıköy’de, Güzel Kız, Sarman, Zorba ve Lolita başta olmak üzere güzel kedilerle zamanlarımız geçti. Hatta Stuttgart, Berlin’de de beraber olduk.


Zamanla İlhan’ın tuttuğu arşivin, albümlerin karşılığını bulduğunu gördükçe onun sevincine ortak oluyor, bana ayırdığı malzemelerle kendi arşivimi geliştiriyordum: Baden Baden, documenta, Arter sergileri… Kâğıtlara özel bir önem veren İlhan’dan, Füsun’un elinin değdiği boş yaprakları nasıl değiştirdiğini en olmadık yerlere notlar aldığını öğrenmiştim. Sergi davetiyeleri, zarfları, paket kâğıtları, Cumhuriyet’in bulmacaları Füsun’un görünmez çizgileriyle onun gizli bir günlüğüne de dönüşüyordu. Kurşun, tükenmez, kuru kalem ayrımı yapmadan çizen Füsun’un bir şekilde “böyle düşündüğünü”, her yerleştirmesinin yüzlerce, belki binlerce eskizini kafasında şekillendirdikten sonra eline malzemeyi aldığını da bana duyumsatan İlhan olmuştu. Bir gün benim boş sandığım bir zarfı güneş ışığına tutup arkasındaki kurşun kalem izlerinin varlığını gösterince “Bu Sabah Jimnastiği değil mi?” diye sordum. İlhan gözlerini kısıp baktığında “Bravo” dedi… Galiba o gün aramızdaki gizli anlaşmayı imzalamış olduk.


Füsun, Necmi, İlhan, Kuzguncuk, 2015, Fotoğraf: Necmi Sönmez


Pandemi öncesindeki son görüşmemizde İlhan’la Füsun için yazmayı planladığım kitabı konuşurken “iç sesler” meselesine değindiğimde eliyle Boğazı gösterip, “dalgaları ve ışıklarını unutma” demişti. İlhan’la bir daha konuşmamız mümkün olmadı ama hatırası kaleme aldığım kitabın her sayfasında bana eşlik etmeye devam ediyor…