YEL, TOZ, PORTRELER: Fırat İtmeç

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının odağında sanatçı Fırat İtmeç var


Yazı: Necmi Sönmez



Aşağı yukarı on yıl önce sanat ortamımızda çoğunluğun daha fazla fon alma koşulu olarak gördüğü “öteki olma” saplantısı egemendi. Sanatçıları işlerine göre aidiyetlere göre sınıflayan bir sistem kurulmuştu. Bunu "3M" kuralı diye tanımlamıştım. Fon mu alacaksın, burs, residency başvurusu mu hazırlıyorsun, o zaman "Mağdur, Mağlup, Meczup" kartlarını masaya koymak zorundasın. Evet, artık esamesi okunmayan İstanbul-Diyarbakır hattından bahsediyorum. Yamyam sanat ortamlarına sahip bu iki kent dışında kalan her yer taşra muamelesi görüyordu. 2010’da Port İzmir Triennial’i sayesinde tanıştığım İzmir kıyıda kalmıştı. Farklı nedenlerle buraya gider gelir olmuştum. O dönem yeni tanıştığım Cansu Çakar’a çalışmalarını sergilerde gördüğüm Ortadoğu’yu sordum. Aidiyet takıntısının zirve yaptığı bu yıllarda "Ortadoğu" ismini kullanmak biraz tuhaf kaçıyordu. Ama bir yandan da cazip geliyordu kulağa. Ortadoğu kimsenin ait olmak istemediği bir coğrafyaydı. Cansu’nun yardımıyla Ali Ünal ve Fırat İtmeç’ın atölyelerinin kapısını çaldım.


Fırat İtmeç, Askerin Defteri, 2019, 20 adet tıpkı basım, Yazarın Koleksiyonu


Küçük bir apartman dairesinin ortasına yerleştirilmiş karşılıklı masalarda oturan Ali ve Fırat’ın önleri çizimler, fırçalar, bardaklar, şişeler, kâğıtlarla doluydu. İkisi de uçmaya hazır füzeleri andırıyordu. Çalışmalarına bakarken sadece çizim değil, heykel, baskı, yerleştirme, kumaş boyaması, film gibi birçok alanda iş ürettiklerini, en önemlisi benim bilmediğim bir dille ürettiklerini kavradım. Bu dil, 2010 sonrası Türkiye’de şekillenen toplumsal, ekonomik, politik politikaların dayatmasına karşı farklı bir duruş geliştirmeye çalışan kuşağın diliydi. Metaforlarla yüklü olduğu için bir çırpıda anlaşılamayan özellikleri nedeniyle bu dili daha çok mizah dergilerinden, fanzinlerden, duvar yazılarından tanıyordum. Ama Ali ile Fırat’ta protestonun, ironinin, alayın ve en önemlisi argonun en sert kıvrımlarıyla şekillenen bir özeleştirileri de vardı. Epeyce zaman geçirdiğim bu atölyede o gün gördüğüm çizimler arasında şiir olduğuna kesinlikle emin olduğum dizeler, vecizeler, küfürler de vardı. Üstünde “hep kötüler kazandı” yazan bir kâğıtta, sadece bu kuşağın değil, ülkenin üzerine çökmüş karanlık ruhlu politikacıların karikatürlerini görünce Ali ve Fırat’ın ne yapmak istediklerini duyumsamaya başladım. Konuştukça açılıyor, yavaş yavaş karşılıklı güvenin getirdiği rahatlıkla, ilginç alanlara girebiliyorduk.


Fırat İtmeç, Bedtime lullaby dinlendirici crackling fire çamurdan ev yapımı 3 hours full HD 4K sergisinden fotoğraflar



Beni şaşırtan sürekli pasiflikle, hedonizmle suçlanan genç kuşağın aslında biriktirdiklerini dışarı vurmak için nasıl çabaladıklarını görmek olmuştu. Ali ile Fırat’ın çalışmalarında hayatın, sokağın içinden gelen imgelerle kodlanmış, şifrelenmiş, sembollerin arkasına çekilmiş ikinci, üçüncü hatta dördüncü anlamlar da vardı. Bunları anlamak için üzerimdeki Almanya, Avrupa tozunu atmam, onlarla birlikte zaman geçirip güzel İzmir’in arka sokaklarına, bilmediğim mahallelerine dalmam gerekiyordu. Onların öncülüğüyle gürül gürül akan bir ırmak olan 2010 kuşağının soluğunu duydum. Beni kentin en dibindeki, en güzel, en farklı mekânlara götürerek farkında olmadığım bir dünyanın kapılarını araladılar. İzmir’in kaynayan bir kazan olduğunu, İstanbul’dan daha farklı ve cesur yaratıcılarla kaynadığını da fark ettikçe nasıl bu şehirde daha çok zaman geçiririm diye düşünmeye başladım.


Fırat İtmeç, Bedtime lullaby dinlendirici crackling fire çamurdan ev yapımı 3 hours full HD 4K sergisinden fotoğraflar


Ali’nin hergele aşkları anlattığı filmlerini izlemek, Fırat’ın kendi eliyle yaptığı dövmeleri hakkında konuşmak onlarla geçirdiğim zamanı anlamlaştırıyordu. 2017’deki Sarmal sergim için bir sanatçı defteri yapmalarını rica ettiğimde müthiş bir sonuçla geldiler. Defterin içeriği, anlatım dili çarpıcıydı. Sergi açılışında Fırat’ın benim için çizdiği, boyadığı gömlek tılsımlı gücünü gösterdi, bir süre kazadan sıyrılıp geceyi belasız bitirdim. Daha sonra İzmir’de bir gelenek olan “İstanbul’a göç” Ali ve Fırat’ı da rüzgârına aldı. Ortadoğu sonlanmış, her ikisi de kendilerine ait yollardan ilerleme kararı almışlardı.


Fırat İtmeç, Hamsi Kurutma, 2021, Sanatçının Hazırladığı Ambalaj Paketleri, Yazarın Koleksiyonu

Eskiden beri şiire meraklı olan Ali ilk şiir kitabına çalışırken Fırat resim yapmaya ediyor, bir yandan da hayatını kazanmak için ek iş arayışlarında bulunuyordu. Eli çizmeye olduğu kadar yemek yapmaya yatkın olduğu için bu yolda ilerlemeyi düşünüyordu. Büyük tesadüfler sonucu balık buğulama, konserveleme ve lakerda yapımında usta birisiyle tanışan Fırat, İzmir ile İstanbul arasında gidip gelerek, bu alanda deneyler yapmaya başlamıştı.


Pandemi sırasındaki mecburi ayrılıktan sonra İstanbul’daki ilk görüşmemizde Fırat’ı heyecanlı gördüm. Atölyesinde resimlerine, çizimlerine, heykellerine bakarken, bir tür gıda konserveleme tekniği olan “jerky/kurutma” ile yakından ilgilendiğini öğrendim. Farklı Ege ve Boğaz balıklarını kurutan Fırat kendisine "Koca Rifo" isimli bir marka yaratmıştı. Bu onun İzmir’deki ustası olduğu kadar çok sevdiği Halikarnas Balıkçısı, Arif Dino, Fikret Mualla gibi sanatçıların birleşmesiyle oluşmuş kurmaca bir figürdü. Koca Rifo özel günler için menüler, sofralar hazırlayan bir markaya dönmüş, yavaş yavaş davet sektöründe aranan bir marka olmaya başlamış, arkası arkasına siparişler almaya başlamıştı. Fırat son buluşmamızda Koca Rifo’ya verilen siparişlerde kullanılmak üzere tasarladığı torbaları gösterdiğinde içi kurutulmuş hamsi dolu küçük paketçikler vermişti bana. Bir kriz anında balıkların tamamını yediğim halde plastik poşetlerini atamadım. Çünkü Fırat’ın tek tek eliyle hazırlayıp bastırdığı etiketlerle dolu olan bu poşetler onun tabloları kadar özgün bir üretimin sonucuydu. Koca Rifo’nun Fırat’ın alter ego’su olduğu ortadaydı ama Fırat’ın kendisiyle, sanatıyla onu nasıl dönüştüreceğini hiç kestiremiyordum. Ama Koca Rifo’da hayranı olduğum Arif Dino’nun izinin olması ilgimi çekiyordu.


Fırat İtmeç, Koca Rifo'nun Kartviziti, 2020, Yazarın Arşivi


Neden mi? Güzin Dino’yla 1995-2010 arasında nereye doğru gideceğini bilmediğimiz bir kitap üzerine çalışıyorduk. Bu sırada o kadar çok Arif Dino hikâyesi dinledim ki, bunlar Abidin’in anlattıklarından daha farklıydı. Bir tanesi aklımdan hiç çıkmadı. 1943’de Adana’da Abidin ile evlenen Güzin, çekirdek aile olarak Arif Dino’yla olan birlikteliklerini severek anlatırdı. Yeni gelinken yemek pişirmesini bilmediği için sıkıntı çekmediğini çünkü Arif’in müthiş yemek yaptığını söylerdi. Bir gün Abidin’in canı çekince patates kızartması yapmaya karar vermişler. Bir yanda Adana’nın sıcağı diğer yanda maltızın ateşi karşısında pestili çıkan Güzin, Arif’in Belçika usulü kızartma tekniklerini anlatırken nasıl çıldırdığını ve elindeki delikli kepçeyi tencere içinde unutup kaçarcasına eve sığındığını gülerek anlatırdı. Çünkü Arif her patates dilimini ölçülü kesmesi için elindeki cetvelle Güzin’in yanı başında bekliyormuş…


Fırat İtmeç, Bedtime lullaby dinlendirici crackling fire çamurdan ev yapımı 3 hours full HD 4K sergisinden yerleştirme fotoğrafları


Fırat hakkında bu yazıyı kaleme almamın nedeni Koca Rifo ya da Belçika usulü patates kızartması değil, onun 5533’de açtığı ilk kişisel sergisi. Bedtime lullaby dinlendirici crackling fire çamurdan ev yapımı 3 hours full HD 4K ismini taşıyan bu ilginç sergide karşılaştığımız cesaretli görsel dil ve malzeme yaklaşımı Fırat’ın kendi mitolojisini geliştirdiğinin en güçlü kanıtı. Öylesine güçlü bir imge ve gönderi ağı var ki bu serginin, her köşesinde izleyiciye dolambaçlı yollar sunuyor. Sergideki her çalışma Fırat’ın bedeniyle yakın bir ilişki içinde. Can Küçük’ün tanımlamasıyla “uyuma biçimlerini” araştıran sanatçının kendi vücuduna göre tasarladığı çamur ev, turuncu renkli hamak ve uyku tulumunda alternatif yaşam biçimlerinin izleri var. Fırat bu sayede, yeni bir görsel dil kurgulamakla kalmıyor, bize bu dille şekillendirdiği kendi dünyasını da gösteriyor. Tavrı son derece kalender: “Bak arkadaşım bu da mümkün”. Eminim ki, Arif ve Abidin (Dino) bu sergiyi görselerdi, “Aferin oğlum, eline sağlık” diyecekti.


Fırat İtmeç, Bedtime lullaby dinlendirici crackling fire çamurdan ev yapımı 3 hours full HD 4K sergisinden fotoğraflar


Arif Dino hiç kuşkusuz, Fırat’ın ortak çalışmaya davet ederek sergiye son derece güzel bir katman daha ekleyen İsa Orhon Güler’in şiirlerini görünce şaşıracaktı. Çünkü Yahya Kemal’den sonra kitap yayınlamadan ışıklı yolculuğuna çıkan ikinci kült isim Dino, şiire farklı bir anlam yüklüyordu. Bu soyut anlam, 1930’lardan sonra ilk filizini İsa Orhon Güler’de veriyordu. Yaklaşık olarak 90 yıl sonra. İnanın abartmıyorum. Orhon öyle bir şiir yazmış ki sergi için, kavramsal olarak Dino’nun aydınlattığı yolda keskin bir viraj yapıyor. Bir şiir düşünün ki Ikea’daki etiketleri formları çalınarak ve içine neo-liberalizm tekmesi katılarak şekillenmiş. Sergide onun organik bir parçası olarak duruyor. Okuyalım bu şiiri:


“OPEL

aklında başkası

biraz iyi hissedince

kayıplarınla uzlaş


opel

opel


biraz sevilince

zinde hisseder

tek suçu yoldan geçmek

şu beyaz arabanın


opel

opel”


Hem sergi, hem şiir berbat geçeceği çoktan belli olan yazın ilk meltemi aslında.