top of page

Umuda yer veren bir soru

Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde devam eden

Bir şans daha var mı? sergisi mimari kimlik üzerinden aidiyet, yerinden edilme, kültürün geçmişi ve bugünü kavramları bağlamında kişisel ve toplumsal hafızayı irdeliyor. Serginin kavramsal çerçevesini ve sergide yer alan sanatçıların işlerini mercek altına alıyoruz


Yazı: Işıl Aydemir


Bir şans daha var mı? sergisinden görünüm


Melike Bayık küratörlüğünde Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde devam eden Bir şans daha var mı? başlıklı karma sergi mimari kimlik üzerinden kültürün geçmişi ve bugünü, aidiyet ve yerinden edilme kavramları bağlamında kişisel ve toplumsal hafızayı mercek altına alarak irdeliyor. Sergide Mehmet Ali Boran, Antonio Cosentino, Memed Erdener, Yunus Emre Erdoğan, Kaan Fıçıcı, Şifa Girinci, Rana Kelleci, Melike Koçak, Aytekin Olgunsoy, Sümer Sayın, Egemen Tuncer ve Seçil Yaylalı yer alıyor.


Bir şans daha var mı? soylulaştırma projeleri sonucu kent kültüründe güvencesiz ve kimliksiz bırakılan yapılara atfedilen değerleri, yaşama dair şahitlikleri ve kayıpları ortaya koyuyor. Günümüzde bölgesel ve küresel göçlere maruz bırakılan insanların geride bıraktıkları kimlikleri ve kültürleri boşlukta süzülüyor. Yeni alternatiflerin bir çözüm edasıyla hediye gibi sunulması aslında eski başlığı altında geleneksel olanın yıkım sürecini başlatılıyor. Küresel boyutta sınırların daraldığını hissettiğimiz, ayrışmaların ve yabancılaşmaların arttığı yeni dünyalar yaratılıyor. İnsana dair her şeyin domino taşı etkisiyle arka arkaya yıkılması ve yeniden oluşturulmasının sonuçlarını görmezden gelemeyecek koşullarda yaşasak dâhi sosyal medyanın etkisiyle her şeyi normalleştiriyoruz, kanıksıyoruz. Algılarımız; mekânsal, zamansal ve imgesel boyutlarda sistematik olarak anlam değiştiriyor. Düzen bizi kendi yaşamlarımızda misafir olmaya davet ediyor. Çaresizce kabullendiğimiz adaptasyonlar ve etki alanları ise sergideki 12 sanatçının ürettiği mekâna özgü yerleştirmeler, heykel, video, resim, fotoğraf ve buluntu nesnelerle disiplinler arası anlatılarla aktarılıyor. Yapıtların her biri bir diğerinin üstüne eklemlenerek günümüzün sosyo-politik tablosunu çiziyor ve adeta bir serbest kürsü ortamı sunuyor. Sergi bireyde ve toplumda bırakılan izleri görünür kılarak en insancıl duygularımıza ve düşüncelerimize nüfuz edilmesini sağlıyor. Bayık genellikle sergilerinde izleyicilere soru soran bir küratör. Bu sergisinde de izleyiciye sunulan sorunların yanı sıra bir şans daha var mı sorusuyla umuda da yer verdiğini işaret ediyor.


Serginin kavramsal çerçevesi sebebiyle Fransız sosyolog ve kent bilimci Henri Lefebvre’in bir söylemini de aktarmak istiyorum. Lefebvre, yaşamı değiştirmenin mekânın değişimiyle, mekânı değiştirmenin de yaşamın değişimiyle gerçekleşebileceğini söyler. Çünkü ona göre, insan varoluşu, şehir ve yaşamın akışının bir arada oluşması, zaman ve mekân duygusuyla ilintilidir. (1) 


 

Modernite tabiatı gereği unutmaya hapseder


Modernizmle beraber kurulan yeni düzenlerde toplumların geçmişle kurduğu bağların zayıflaması tesadüf değildir. Mekânlar canlıdır ve toplumlarla organik bir bağ ile birbirini şekillendirir. Devinim içerisindeki ideolojiler ikonikleşen yapıları, kamusal alanları veya meydanları da kendi üslubuna göre şekillendirir. Bizler için ise artık bu topografyalar hafıza mekânları olmaktan öteye geçemez. Toplumun geçmişine dair somut izlerinin en belirgin göstergeleri arasında yer alan tarihi ve geçmişi olan yapıların zarar görmesi veya kaybı sonucu, varlığını ortaya koyduğu dönemi de zedeler ve unutulma riskini barındırır. Peki geçmişi nasıl canlı tutabiliriz? Bu noktada sergide yer alan bazı çalışmalardan bahsetmek istiyorum.


Mehmet Ali Boran’ın, The Magic House isimli tek kanallı video çalışmasında Mardin’de tehcir döneminden kalma bir Ermeni konağının cephesinde yer alan güvercin heykellerinin kafalarının kırık oluşu kültürün talan edilişini ve heykellere uygulanan şiddetle bir anlamda kuşların tarihi tanıklıklarının da susturulması olarak yorumlanabilir. Boran’ın video çalışmasında güvercinlerden biri için yeniden şekillendirdiği protez kafanın yapıştırılmasıyla onarımın iyileştirici gücü görülüyor. Kuşun tekrar dile getirilmesiyle hatırlama diri tutuluyor. Sonuçta güvercinler farklı kültürlerde barış, habercilik, özgürlük gibi çeşitli sembolleriyle insanlığa ve kültüre yol gösterici rolü üstlenir. 


Antonio Cosentino, İsimsiz, 2023, Buluntu objeler, 153x33x106 cm


İstanbul gezgini olarak tanımlayabileceğimiz Antonio Cosentino’nun çalışmaları ise biriktirdiği buluntu objeler ve hafıza nesnelerinin yağlı boya çalışmalarıyla kağıtlara aktarımlarından oluşarak kaybolmaya yüz tutmuş olanın elinden tutuyor. Hem aşina olduğumuz hem de yabancılaşmaya başladığımız kente odaklanıyor. Cosentino’nun gözünden şehrin eski ve yeni yüzü görsel kültür aktarımıyla şekilleniyor. Buluntu  nesnelerin  başkalaşan formları kaybolan yaşamları görünür kılıyor.


Melike Koçak, Kehribar, 2022, Kağıt üzerine Matt Fibre baskı, 30x45 cm

Melike Koçak, Meltem, 2022, Kağıt üzerine Matt Fibre baskı, 30x45 cm


İstanbul’un yeni çehrelerinin anlatıları Melike Koçak’ın fotoğraf serisinde de kayda alınıyor. Sergi içerisinde insan figürü barındıran tek çalışma Koçak’ın serisinde bir tanık olarak yer alıyor. Tozkoparan mahallesinin kentsel dönüşüme maruz kalmasıyla hüzünlü ve nostaljik hissettiren çalışmalarda bu semtten geriye sadece belediyenin koyduğu bir banktan başka hiçbir şey kalmıyor. Fotoğraflar ânı yakalar fakat bu seride mahallelilerin hikâyesini öncesini ve sonrasını tahmin etmek pek de zor olmuyor. Günümüzde sokak isimlerinin dâhi değişimi yer değiştirmiş hissi yaratırken sembolik olanın kaybı yeni gerçeklikler yaratmamıza sebebiyet veriyor. 


Egemen Tuncer’in Gişe ve Arıtma Tesisi isimli bilgisayar tabanlı görselleştirmelerle oluşturduğu çalışmaları restorasyon ve renovasyonlar süreçlerini düşündürüyor. Tuncer, fiziksel yapıların dijital ve fiziksel modelleri arasındaki ilişkileri çeşitli temsil yöntemleriyle araştıran bir sanatçı. Sergide Türkiye modernizmini tamamlanmamış bir yapı olarak ele alıyor. Gişe, modern mimarinin simgelerinden olan Atatürk Kültür Merkezi’nin farklı zamanlarda çekilen buluntu fotoğrafların dijital simülasyonundan yola çıkıyor. Hayali bir kurguyla idealize edilen mimari sürecin yapıya dönüşümünü tersten inşa eden sanatçı, orijinal ve temsili modeller ekseninde görsel bir arşiv oluşturuyor. Arıtma Tesisi’nde ise bir zamanlar yıkılan şu anki yerinde ise hiçliğin bulunduğu alan aynı yöntemlerle tekrar inşa ediliyor.


 

Kültür mü insan mı?


Sergide kültür mü insandan önce gelir; insan mı kültürü doğurur? sorusu da sorgulanıyor. Bireyin psikolojisi mi toplumsal davranışlarını açıklamakta, yoksa toplumsal düzenleme ve yapıları mı bireyin psikolojisini biçimlendirmektedir? (2) sorusu bir paradoks oluşturarak insan ve kültür ilişkisi üzerinden düşünülebilir. Her iki durumda da bir sentez vardır. Sergide imge ve nesnelerin; kültürü, mekânı ve algıyı nasıl şekillendirdiğini Aytekin Olgunsoy, Kaan Fıçıcı ve Yunus Emre Erdoğan’ın çalışmaları üzerinden inceliyorum.


Kaan Fıçıcı, Sentaks Uvertür serisi, 2023, Tuval üzeri akrilik ve mürekkep


Kaan Fıçıcı’ın Sentaks Uvertür serisinde hafızanın dönüşen mekânları ve mekânın dönüşen hafızaları ele alınıyor. Hayali bir mekânda objelerin formları ve boyutları; uzamsız, ölçeksiz ve zamansız bir belirsizlikte üretiliyor. Tastikli ölçü birimlerinin ötesinde rastlantısal mı yoksa kurgu mu düşüncesiyle oluşan mimari kompozisyonda nesne ve imgelerin kanıksanmış anlamlarından ziyade algılarla oynanan bu düzende yeni gerçekliklerin yaratılmasına imkan sağlanıyor. Sonuçta, mekânlar salt fiziksel olguların ötesindedir. Nesnelerin veya sembollerin organik ve yaşayan varoluşları mekânla beraber yeni anlam inşalarına da kapı aralar.


Aytekin Olgunsoy, Ceci N’est Un Pipi, Seramik, 2023, 198 adet ahşap çay kutusu, Değişken boyutlarda


Aytekin Olgunsoy’un Ceci N’est Un yerleştirmesinde tarihsel olanın ne olduğu gündelik nesnelerle etkileşim içerisindeki kalıntılarla aktarılıyor. Antik kalıntılardan var ettiği yeni bir anlamlandırmayla düşünmeye alan açıyor. Sanatçının İstanbul boğazından topladığı kalıntıları seramik ve pipo parçalarıyla birleştirerek ürettiği organik formlar, 198 adet ahşap çay kutusunun kaide fonksiyonuyla kullanılmasıyla sergileniyor. Müzeciliğin seçici yapısı ve imgenin konumu İstanbul’un arkeolojisi üzerinden ele alınıyor.


Yunus Emre Erdoğan, İsimsiz, 2023, Kâğıt üzerine toz pastel, 76x101 cm


Yunus Emre Erdoğan’ın İsimsiz çiziminde natürmort izlenimi sunan bir şişeyi ve paftasını üç boyutlu baskıdan çizime aktarılıyor. Nesne çeşitli metotlarla birden fazla aktarım sürecinden geçerek gündelik gerçekliğinden koparılıyor. Erdoğan’ın indirgemeci tavrı, nesne ile aramıza bir mesafe koyarak algılarımızın yeniden şekillenmesine dair bir kavrayışı vurguluyor.


 

Bir dayanışma biçimi olarak kolektif üretim


Sergide savaşların, kentsel dönüşümlerin ve belki yakın zamanda yaşadığımız depremi de dahil edebileceğimiz insanlığın kendini güvende hissetmemesi sonucu yeni arayışlarla zorunda bırakıldığı göçlere ve göçmenliğe de yer veriliyor. Bu noktada Rana Kelleci, Sümer Sayın ve Seçil Yaylalı’nın çalışmalarının etkileşimli ve katılımcı yaklaşımları sebebiyle bir birliktelik oluşturduğunu düşünüyorum. Yazının bu kısmını kolektif düşünce birliğine yer vermek amacıyla sanatçılara sorduğum sorular üzerinden onların aktarımına bırakıyorum.


Seçil Yaylalı, Collect-ive-ing (Tek parçalı Kültürel Logografi), 2018, 42 parça 3mm kontrplak ve pleksiglas (ortalama 3 mm x 19 cm x 29 cm) lazer kesim, Değişken boyutlarda


Bir şans daha var mı? sergisi kültürün tasviyesi, kimliksizleştirme ve yerinden edilme kavramlarının ele alınışıyla tekinsiz atmosfer hissiyatının yanı sıra çözüm yollarına dairde düşünce pratiği sunuyor. Siz işlerinizi bu sergide nasıl konumlandırıyorsunuz? Kavramsal çerçevesinden bahsedebilir misiniz?


Seçil Yaylalı

Seçil Yaylalı: Collective-collecting kültürel alfabe, 2016'da Aarhus’ta getto olarak kabul edilen bir mahallede yaşayanların katılımı ile oluşan, aidiyet/özlem duygusunu sorgulayan bir projedir. Farklı kültürlerden gelen göçmenlerden toplanan veriler kaynağından oluşturan logogramlar ile alternatif ve kolektif oluşturulan yeni bir alfabe önermektedir. Bu iş bize bölgenin görsel antropolojisine dair ipuçları vererek alternatif bireyin güçlenmesini desteklemekte ve o âna dair kolektif bir hafıza/bilinç oluşturmaktadır.


Rana Kelleci

Rana Kelleci: Repost’u medyada Suriye’de evinden edilmiş insanların fotoğraflarının çok yoğun dolaşımda olduğu bir dönemde yaptım. Benzer bir durum yaşamamış pek çoğumuz için yerinden edilmenin ne demek olduğuna dair algımızı medyadaki fotoğraflar oluşturuyor. Ama bu imajlara biraz dikkatle bakınca son derece eksik, hatta kurban imajını besleyen stereotipik fotoğraflar olduğunu anlıyorsunuz, sadece tek bir göçmenlik anlatısı üretiyorlar. İleride bu tarihsel anın belleğini oluşturacak bu fotoğraflar. Bu benim deneyimim değil, ben dışarıdan bakan konumundayım. Dolayısıyla bakışımı biraz daha dikkatli, daha özenli, daha saygılı bir hale getirmeye çalıştım Repost’ta. Bu açıdan serginin ele aldığı hafıza kavramına medyanın ürettiği algıları problematize ederek dahil oluyorum.


Sümer Sayın

Sümer Sayın: Bu sergide üç işim yer alıyor. Girişte yer alan Huzursuz Bekleyiş isimli kumdan bavul heykeli, taşınma, yerinden edilme eylemlerini düşündürüyor, fakat diğer taraftan da malzemenin doğası gereği bavulun dağılmamasının tek yolu o bavula dokunmamak. Bu da her iki yolun da mümkün olamadığına dair ironik bir tablo çiziyor. İsimsiz Taşlarınız da ise pandemi döneminden itibaren topladığım taş fotoğraflarından yola çıkarak çamurdan kopyasını yapmaya çalıştığım seramik taş heykelleri taşların asıllarıyla beraber sergileniyor. Bu iş temelde algının gerçeklik üzerindeki etkisine değinirken, aynı zamanda yer değiştirme, kimliksizleştirme ve aidiyet gibi kavramlar üzerine de düşündürebilir. Yani dünyanın çeşitli yerlerinden toplanmış bu taşlar, bir şekilde farklı ülkelerde farklı insanların evlerine ulaştı ve oradan bana ulaştırıldılar. Sonuçta İstanbul’da bir arada sergileniyorlar, benim kendi ellerimle şekillendirdiğim versiyonlarıyla birlikte. Bu durum da izleyiciye hangisi buluntu taş, hangisi heykel, kime ve nereye aitler gibi soruları gündeme getiriyor. Son olarak merdivenlerin olduğu sahanlık alanındaki yerleştirmem nowhere (hiçbir yer) kelimesini now (şimdi) ve here (burası) olarak ikiye bölerken, izleyiciyi aynaların içindeki yansımalarda now ve here kelimeleriyle karşılaştırıyor. Bu üç iş de algılarımızın sınırı, mekânsızlık hissi, aidiyet, kolektif hafıza gibi kavramlar ile ilgili.


Sümer Sayın, NOW-HERE, 2016, Ayna yerleştirmesi, 45x200 cm


Sergide yer alan işlerinizde kullanılan malzemeleri veya teknikleri nasıl belirlediniz? Kolektif bir tavır sunulduğunu da göz önünde bulundurursak süreç nasıl gelişti?

 

SY: Sergideki işler Gellerup Mahallesi'nden farklı gruplarla yapılan toplantılar sırasında katılımcılara sorulan aidiyet/özlem duygularını temsil eden bir şeyin katılımcılar tarafından çizilmesiyle oluşturuldu. Her birey bir çizim yaptı ve gruba bunun ne olduğunu anlattı. Anlatımdan sonra ona yeniden isim verdiler. Bu isimleri sergideki işlerde tekrar görebilirsiniz. Ben de çizimleri gözden geçirip sadeleştirdim ve alfabe formatına soktum. Sonra hepsi bir araya geldi ve eskiden kullandığımız alfabe şablonları gibi bir şablon oluşturdu. Proje katılımcılarına her birine birer şablon hediye edildi. Böylece bireyden gelen öznel bilgi yeniden topluma geri döndü. Ayrıca SAHA'nın ve Sigrids Stue Derneği'nin desteğiyle bölge halkının yerlerinden edilecekleri bir yol boyunca bulunan 3 uzun binanın üzerine 9 adet (bu işin içinden seçilen logogramlar) büyük ölçekte neon ışık yerleştirildi.

 

RK: Medyadaki imajlara genellikle maruz kalıyoruz, çoğu zaman saniyeler içinde görüp unutuyoruz, yani bizi etkiliyorlar ama bu etkiyi fark edebileceğimiz bir odak ve zaman olmuyor genelde. Bu açıdan bana ait olmayan bir deneyimi gösteren fotoğraflara daha farklı bakma biçimiyle yaklaşmam için önce imajla iletişimde olduğum süreyi uzatmalıydım, odağımı keskinleştirmeliydim. Sonra da bu imajlara bakarken pasif bir izleyen olmadığımı hatırlamaya yani bakma eyleminde bilinçsizce verdiğim pek çok kararı izleyebilmem gerekiyordu. Bunları sağlayabilmek için imajları kopyalamayı ve çizmeyi seçtim. Kopyalama deyince aydınger kâğıdı çok fonksiyoneldi. Sonradan fark ettim ki bu malzeme seçimi imajın netliğini bozduğu için duygusal olarak zorlayıcı olan görsellerle arama belli bir duygusal mesafe koymamı da sağlamış.

 

SS: Sergimde yer alan işler daha önceden ürettiğim, bu serginin kavramsal çerçevesine de uygun düşen işlerdi. Melike beni sergiye davet ettikten sonra onunla iletişim halinde kalarak ve birbirimize karşılıklı öneriler sunarak eser seçim sürecini ilerlettik. Sonuçta bu üç işin sergilenmesine karar verdik.


Rana Kelleci, Repost, 2020, Performans dokümantasyon videosu ve duvar yerleştirmesi, tek kanallı video, aydınger kağıtları üzerine kurşun kalem, çok parçalı, 14 inch


Milli Reasürans galerisinin köklü geçmişi sebebiyle mekânsal bağ kurulan sergide saklamanın, biriktirmenin ve hafızanın önemi çok büyük. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz? Mekân bu bağlamda yerleştirmeleriniz açısından ne gibi imkânlar sağladı?

 

SY: İşim bir yerin bir döneminin yaşayan izleyicisiyle bir aidiyet/özlem duygusunun belgesini oluşturmak, bir tür kültürel logogram yaratmaya çalışmakla ilgili. Benim için belirli bir zaman dilimini tanımlayan bir belge. Bir başka bakış açışı ile bölgenin kültürel semiyotiğini de araştırıyor. Bu noktada, bu bina ve geçmişiyle ilgili ve Melike Hanım'ın dışarıdan görülebilecek bir pencere kenarına yerleştirdiği bu çalışmayı, geçmişe farklı bir pencereden bakmanın ve olasılıkları (hem biçimsel hem de sözel olarak) görmenin bir yolu olarak görüyorum.

 

RK: Milli Reasürans Galerisi hatırladığım en eski sergi anılarımdan birinin mekânı. Bu kadar uzun senedir tutarlılıkla işlemiş bir yerde bulunmaktan mutluyum açıkçası. Sergideki işimde son derece yoğun imaj akışına maruz kaldığımız bu garip dijital çağda birikmeye devam eden hafızanın nasıl bir hafıza olduğunu sormaya çalışıyorum dolayısıyla sanırım mekânla hafızaya verdiğimiz değer üzerinde birleşiyoruz.

 

SS: Kentin kültürel hafızalarını silmeden, yeniliklerin eskiye eklemlenerek oluşması bence daha doğru ve daha ilginç sonuçlar doğuran bir yaklaşım. Tarihi süpürülmüş mekânların ruhu da süpürülüyor. Bu sırf galeriler için değil bence her mekân için geçerli. Benim işlerimin özeline dönecek olursak, özellikle NOW-HERE işinin merdiven sahanlığındaki yerleşimi ve bir geçiş alanında yer alması bu mekânın sağladığı bir imkandı. Mekânın var olan özellikleri işe uygun düşüyorsa büyük değişiklikler yapmamak bence daha anlamlı. Bazen mekânın var olan mimari özellikleri veya tarihi bir eserin oluşumunun temel sebebi olabiliyor.


 

Peki ihtimaller


Yazıda en sona bıraktığım Şifa Girinci ve Memed Erdener’in çalışmaları ise izleyiciye bir şansın daha olabileceğine dair ihtimalleri düşündürüyor. Şifa Girinci’nin Dayanışma Yeni Para Birimi II isimli yerleştirmesinde kaldırım taşlarının toplanarak bir araya getirilmesi, somut bir inşa örneği olarak sergi mekânındaki duvarda kendine yer ediniyor. Daha adaletli ve demokratik yapılaşmanın bir temsili olarak dayanışmanın altı çizildiği yerleştirmede maddiyata dayalı yapılaşmanın kayganlığı ironik bir söylemle vurgulanıyor.


Memed Erdener, Famulus, 2016, Çam, demir, pirinç, el yapımı çiviler, 130x60x103 cm, Sanatçı ve Zilberman Gallery’nin izniyle


Memed Erdener’in Famulus isimli heykeli ise kökeni Latince’de hizmetkar veya evcil köle anlamındaki  aile kelimesine denk geliyor. Toplumun en temel sosyal birimi olarak tanımlanan aile, düzenin ve istikrarın sağlanmasındaki kilit rolüyle bu çalışmada hamile ve bomba taşıyan bir el arabası heykeli olarak üretiliyor. Heykel hem yaratıcı hem de yok edici bir duruş sergiliyor.


Şifa Girinci, Dayanışma Yeni Para Birimi II, 2022, Taş üzerine, akrilik, Değişken boyutlarda, 3+1 edisyon


Sergideki çalışmalar kitle-mekân-imge ilişkisi üzerinden toplumun bölünen sosyal yapısına, kentleşme problemlerine, kültürün içinin boşaltılmasına, eşitsiz ve güvencesiz hayatlara ayna tutuyor. Fakat bir yandan da kolektif yapılaşmanın, onarmanın gücünü ve dayanışma biçimlerini sunmasıyla  umudu işaret ediyor. Lefebvre’in ortaya attığı kent hakkı kavramında olduğu gibi kent yaşamının istilasına karşın daha iyi bir yaşam için hakların iadesine dair olasılıkları sorgulatıyor. Sürdürülebilir, adil ve kapsayıcı kentsel politikaların uygulanmasında söz sahibi olabilir miyiz? Ya da Bayık’ın söylemiyle Erdener’in el arabası olsak doğumla beraber yeni ihtimalleri mi dünyaya getiririz yoksa bir bombayla her şeyi yıkmayı mı tercih ederiz?


Bir şans daha var mı? sergisinden görünümler

 

(1)  Bir Şehir Filozofu Olarak Henri Lefebvre ve Gündelik Yaşam Sanatı,  https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/461620, 15.12.2023

(2) Kültür ve Davranış İlişkileri, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/31679, 16.12.2023

bottom of page