Tektipleşmeye karşı tasarım
- Merve Akar Akgün & Liana Kuyumcuyan
- 1 gün önce
- 4 dakikada okunur
Jonathan Olivares ile Knoll’un tasarım vizyonunu ve kendi pratiğini tasarımın kültürel sorumluluğu ekseninde nasıl kurduğunu konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün & Liana Kuyumcuyan

Jonathan Olivares. Fotoğraf: Tanya ve Zhenya Posternak
2024 itibarıyla sürdürülebilir tasarım, estetik ile işlevsellik arasındaki dengede giderek daha merkezi bir konum kazanıyor. Siz bu sürdürülebilirlik anlayışını Knoll’un tasarım vizyonuna nasıl entegre ediyorsunuz? Ayrıca hangi yenilikçi malzeme seçeneklerini tercih ediyorsunuz?
Ben yalnızca kuşaktan kuşağa aktarılabilecek nitelikte mobilyalara inanıyorum. Şirketlerin, bir gün birinin vasiyetine girmesi düşünülmeden tasarlanmış ya da satılmış hiçbir ürünü üretmemesi gerektiğini düşünüyorum. Elbette bu bakış açısına sahip olabilmek bir ayrıcalık; pek çok kullanıcı ve marka bu şekilde yaşama ya da üretme imkânına sahip değil. Ancak hem kendi pratiğimde hem de Knoll’un üretimlerinde yaklaşımım bu yönde. Bununla bağlantılı olarak yalnızca doğal ve nitelikli malzemelerden yanayım. Knoll’da plastikleri portföyden sistemli biçimde çıkarıyor; ahşap, çelik, alüminyum, tekstil, deri ve plastik içermeyen deri alternatiflerini tercih ediyorum.
Jonathan Olivares, Olivares Aluminum Chair, 2012
Bir tasarımcı olarak yaratıcı sürecinize sadık kalmak ile aynı anda bir markayı yönlendirmek ve yönetmek arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu rollerin günümüz tasarım dünyasında nasıl evrildiğini düşünüyorsunuz?
Benim için bunlar aslında aynı sürecin iki parçası. Ben yalnızca içgüdülerimin bana söylediği şeyi yapabilirim; tasarımın bu noktada kendinden eksiltmesi ya da herhangi bir uzlaşma alanı açması gerektiğine inanmıyorum. Bugün, pek çok markanın başka markalar ya da özel sermaye fonları tarafından satın alındığı bir ortamda, tasarımın, bu satın alma dalgasının sonucu olantek tipleşmeye karşı duran tek unsur olduğuna inanıyorum. Benim rolüm, Knoll’u yönlendirirken, inandığım tasarımcıların üretimlerini savunmak ve sektörde benzersiz, markanın kültürel önerisiyle uyumlu bütüncül bir vizyon ortaya koymak.
Tasarımlarınızda sıkça karşılaştığımız yalın ve işlevsel formlar, estetik ile işlevselliği bir araya getiriyor. Bu süreçte ilham kaynaklarınız neler? Minimalizm ve çok yönlülük gibi unsurları nasıl bir araya getiriyorsunuz?
Aslında bu kavramlar üzerinden düşünmüyorum. İşlerimde görülen sadelik; birbiriyle rekabet eden ya da karmaşık fikirlerden, aşırı ölçüde kompleks tasarım araçlarından ve bir nesnenin formu üzerine gereğinden fazla kafa yormaktan hoşlanmamamın bir sonucu. Şekillerden çok oranlar üzerinden düşünüyorum. Oranlar oldukça işe yarayabilir; şekiller ise kesinlikle değil.
Solda: Willo Perron, Peron Pillo Kanepe, 2024. Menşei: İtalya
Sağda: Willo Perron, Perron Bun Tekli Koltuk & Puf, Kumaş, 2025. Menşei: İtalya
Willo Perron’u Knoll’un tasarımcıları arasına dahil ettiniz. Bu tercihin çıkış noktası neydi?
Knoll’un ethosuyla örtüşen tasarımcıları seçerken bazı ön koşullar var. Bunların büyük bir kısmı mimar ya da iç mekân tasarımcısı; mobilya üretimleri de doğrudan iç mekân pratiğiyle ilişki kuruyor. İç mekânların nasıl kurgulandığını ve nasıl yaşadığımızı anlayan, hatta bu alanlarda eğilimler yaratan isimler bunlar. Diğerleri ise farklı disiplinlerden gelerek mobilya alanına bütünüyle yeni bakış açıları taşıyor. Willo her iki alanı da bir arada barındırıyor: Konser tasarımlarıyla müzik kültürünün tam merkezinde yer alırken, çoğu zaman aynı müzisyenler için tasarladığı konut iç mekânları, işlerinin kültürel liderlerin nasıl yaşadığına doğrudan yanıt vermesini gerektiriyor.
Araştırmanın önemini sıkça vurguluyorsunuz; Knoll için ofis koltukları üzerine yürüttüğünüz iki yıllık çalışma gibi örneklerde araştırmayı pratiğinizin merkezine yerleştiriyorsunuz. Araştırmayı yalnızca yenilik için değil, aynı zamanda anlamlı müşteri ilişkileri kurmak ve tasarım deneyimini derinleştirmek için de temel bir araç olarak görüyorsunuz. Araştırmanın tasarım sürecinizdeki rolü nedir?
Bunu daha çok resmi bir araştırma biçimi olarak değil, merak duygusu olarak görüyorum. İyi ya da kötü, konulara karşı takıntılıyım. Bir şey üzerinde çalışıyorsam, onunla ilgili her şeyi bilmek istemekten kendimi alamam. Bu yüzden o alanda bilgisi olan insanlarla konuşurum, okurum, üzerine bir bibliyografya oluşturarak üretirim; nüansları, derin katmanları anlamaya çalışırım. Biraz “fazla meraklanmayı” seviyorum.
Solda: Eero Saarinen, Womb Tekli Koltuk, Kumaş ve metal, 1948. Menşei: İtalya
Sağda: Eero Saarinen, Saarinen Sehpa, Mermer, 1957. Menşei: İtalya
Ekim 2024’te Mozaik’in davetiyle Saarinen sergisi kapsamında İstanbul’a geldiniz. Buradaki konuşmanızda, Eliel Saarinen’in tasarım anlayışının Eero Saarinen üzerindeki etkisine özellikle değindiniz. Saarinen örneğinde olduğu gibi, Knoll koleksiyonundaki tasarım klasiklerinin bugün hâlâ zamanının ötesinde kabul edilmesini nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bunun sırrı nedir?
Eliel’in Eero’ya aktardığı en büyük miras, ilişkisel ve bağlamsal tasarım fikriydi. Bunun sonucunda Eero, bağlama ve müşteriye göre taş, beton, çelik ve cam gibi çok farklı malzemeleri kullanan ilk modernistlerden biri oldu. Saarinen’lerden Florence Knoll’a aktarılan bu ilişkisel tasarım pratiği, Knoll için çok yönlü bir yaklaşım yarattı ve markayı mimarlık ve iç mekân kültürünün sürekli evrilen yapısına köklü biçimde bağladı.
Medya tarafından sıkça “tasarımcıların tasarımcısı” olarak tanımlanıyorsunuz. Karar alma süreçlerinizi nasıl şekillendiriyorsunuz ve bunu iyi tasarım için vazgeçilmez görüyor musunuz?
Ghostface Killah en sevdiğim rapçi ve o da kesinlikle bir “rapçilerin rapçisi”. Dolayısıyla bu tanımı sevmem doğal. Tasarımın hedeflediği kitleyle kurduğu ilişki, benim için her zaman en heyecan verici taraf. Bununla birlikte, avangard tasarımın rollerinden birinin de tasarımın nasıl icra edildiğini ileriye taşımak olduğunu düşünüyorum.
CNC gibi dijital araçlardan yararlanırken, Kvadrat Twill Weave koleksiyonunda olduğu gibi ham minerallerle çalışmak gibi dokunsal deneyimlere de büyük önem veriyorsunuz. Dijital gelişmelerden faydalanırken fiziksel süreçlerle bağınızı korumayı tercih ediyorsunuz. Geleneksel zanaat ile modern teknolojiyi nasıl dengeliyorsunuz?
Zanaat olmadan endüstri insanlığını kaybeder. Endüstri olmadan zanaat ise benim oyun alanım değil. Ben, bu ikisinin nadir bulunan kimyasını arıyorum.
Bir nesnenin nihai sonucunun ötesinde, sizi tasarım yapmaya motive eden şey nedir?
Tasarım, dünyayla ilişki kurmanın bir yolu; daha önce var olmayan bağlar yaratmak ve mevcut ilişkileri önemseyerek sürdürmek demek. Bu anlamda tasarım, toplumsal dokunun bir parçası. Başkalarıyla birlikte üretme süreci beni motive ediyor; ardından tasarımın insanlarla kurduğu öngörülemez ilişkiler.
Jonathan Olivares, Useless, an exploded view, Sergiden görünüm, MUDE, Lisbon, 2011
Mizah, insanlarla bağ kurmanın temel yollarından biri mi? Useless, an exploded view, serginizde, nesneler ve ambalajlar üzerinden absürtlük ve mizahı ele alarak, önemsiz gibi görünen unsurların bile nasıl bir işlev taşıdığını gösteriyorsunuz. Kişisel ve profesyonel deneyimleriniz tasarım felsefenizi nasıl etkiliyor?
Mizah, büyüdüğüm skateboard kültürünün anahtarlarından biri. Yetişkinlerin ahşap oyuncakların üzerinde dolaşmasının absürtlüğünü kabullenmek, iyi skateboard yapmanın ön koşulu. Bu nitelik beni her alanda, tasarımda da kendine çekiyor. Modern tasarımın kendisinde de bir absürtlük var; insanların nasıl yaşayacağına ve çalışacağına dair yeni senaryolar hayal etmek, mevcut gerçekliği olduğu gibi kabul etmeyip alternatifler önermek. Kendini aşırı ciddiye alan işler ve tasarımcılar bana hitap etmiyor.

























Yorumlar