top of page

Performans üzerine bir deney

Duyumsamanın sınırlarını genişleten Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan 14 Ocak’ta Metrohan’da, 19 Ocak ise Kadıköy Alan Sahnesi’nde yer alıyor. Oyunun yönetmeni Emre Şahin ve ses tasarımcısı Evin Bilgin ile oyunun sahne matematiği ve duyumsama dramaturjisi üzerine konuştuk


Röportaj: Begüm Güven



Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan. Fotoğraf: Kaan Akkaya


Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan, İstanbul’un başına gelen ilginç bir olay. Metrohan’da izleme şansına nail olduğum bu oyun yaklaşık 45 dakika sürüyor ve bolca dans ve hareket içeriyor. Metrohan’dan sonra Barınhan’da sergilenen oyun Ocak’ta da sahnelenmeye devam edecek. 14 Ocak’ta Metrohan’da, 19 Ocak’taysa Kadıköy Alan Sahnesi’nde oynayacak. 


Ben de kendimi, bu oyunu Metrohan gibi içler ürperten, geniş ve yankılı bir mekânda izlediğim için şanslı hissedenlerdenim. Öte yandan nerede olursa olsun kaçırılmaması gereken bir oyun: Toplumsal ve bireysel duygulanımlar; bu duygulanımlarda bireyselarası taklit ve yayılım; ses ve sessizlik ve tüm bu unsurların sahnede bir araya getirilmesi, performans üzerine bir deney.


Okuyacağınız metinse, oyunun kilit noktalarını ve sembolizmini, yönetmen Emre Şahin ve ses tasarımcısı Evin Bilgin’le yapılan röportaj üzerinden irdeliyor, sorular ve yorumlar birbirine geçiyor…


Oyun, iki kişiyle açılıyor. Beyaz kıyafetler, ayaklar çıplak. Her şey basit ve sade, yuvarlanan hareketleri sessizlikte bir görme tutkusuna dönüşüyor. İzleyici olarak ben, her ayrıntıyı görmek istiyorum.


Ayaklarının çıplak olması, mahrem bir yerdeymişiz, belki bir evdeymişiz izlenimi uyandırıyor. Fakat bu uzun sürmüyor. Kostümlü bir ordu, sert ve köşeli hareketlerle, birbirlerine asla değmeden, paralel çizgilerde hareket ederek sahneye dalıyor. Sabit bakışları ve atik tavırları var. 


Mahrem olan, giyinik ve kültürel kodlarla dolu, bireysel, böylesine özel alan güden, aceleci bir kalabalık tarafından kesilince insan zihni ister istemez toplum eleştirisine kayıyor. Oyun, sosyal bağlamı üzerinden saydamlaşıyor. 


İşte bu yüzden midir bilmiyorum, oyunun tanıtım kitapçığında Emre’nin annesine ithaf ettiği dörtlüğünü okuduğumda şaşırmaktan kendimi alamıyorum:


Solmuş kırmızı mandallarla astım yüreğimin tellerine.

Kordonu kesilmiş bebeğin;

İlk nefesini alamadan geçen ömrünü.


Görmek, yavaşlamak, yürümek ve anımsamak hakkında hareketli bir şiir.


Damarların anısına ve anneme ithafen...



Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan. Fotoğraf: Emre Tarduş ve Kaan Akkaya


Röportaj başladığında, ilk sorum dolayısıyla bu şiir hakkında oluyor. Şiirin, daha masa başındayken imgeleştiğini söyleyen Emre, ilk nefesimizi alana kadar geçen sürenin “yaşamın ta kendisi” olup olmadığını sorguladığını söylüyor ve ekliyor: 

“‘bütün anneler hüzünlü sanardım / meğerse bütün anneler hüzünlüdür’ kişiselliğinde ve politikliğinde ‘anne’yi, annemi düşündüm. Yaşamın ta kendisi mi sorusu beni kendi yaşamıma götürdü. Kendi kültürel kodlarıma ve kişisel tarihime. Kafamda binlerce sekmeler var gibi hissediyordum. Bu sekmelerin kimi zaman uzamda açıldığını, kimi zaman ‘error’ verdiğini; kimi zaman aynı anda çalıştığını, kimi zaman bazılarının takılı kaldığını... Bu sekmeler halinin koreografik matematiğini merak ettim.”


Oyuna içkin matematik gerçekten de en baştan kendini belli ediyor. Emre’nin tabiriyle obsesif derecedeki nizam ve örüntü...” Ordu olarak tabir ettiğim performansçıların hareketlerinde kesinlikle bir örüntü, üzerine düşünülmüş bir yan var. Koreografiyi merak ediyorum, Emre’ye soruyorum. 


“Koreografideki ve icracıdaki kısıtlılığın” yarattığı bir etki var. Ona göre bu oyunda etkilenim doğrudan gerçekleşmiyor, ne de mekân bu etkilenimin biricik ögesi oluyor. Ama etkilenim yok değil, tersine ta en başından izleyiciyi içine çekiyor. Emre’ye göre “koreografideki ve icracıdaki kısıtlılığın” yarattığı bir etki bu. 


Oyunda gerçekten de bazı şeyler yok. Dansçılar birbirine dokunmadığı gibi eşzamanlı bir iletişim içinde de değiller. Dansçılar birbirleriyle konuşamıyor, birbirlerinin farkına varamıyorlar ve ses, ancak iki dansçı arasında kalmayıp tüm sahneye yayıldığında işlevselliğini kazanıyor. Bu anlamda dansçılar da izleyiciyle benzer zamanda etkileniyor, sahne neredeyse izleyicinin deneyimini taklit ediyor. Emre de bunu şöyle ifade ediyor: 

“...bu iletişimsizlik hali ve kısıtlamaları doğrudan yaşıyor oluyorsun. Fakat mekândan çıkan sesler bir o kadar da doğrudan yaşamanı engelliyor. Yani acı çekerek değil acıyı duyumsayarak ayrılmış oluyorsun. Dansçılarla çalışma sürecinde de ilk olarak tüm bu anların kendilerinde bir deneyim, kendi sinir sistemlerinde bir deneyim olması üzerine zaman geçirdik. Daha sonra ise onlara sadece mimaride oluşan bir geometri parçası, ses çıkaran bir nesne, anıyı hatırlatan bir imaj olarak baktım. Bazen ters bir çalışma izlencesi de oldu.”



Görme Tutkusundan Kör Olabilir İnsan. Fotoğraf: Kaan Akkaya


Oyunun ses tasarımlarını yapan Evin’e (namı diğer Lirikadere), Emre’yle ortak çalışmalarının nasıl geçtiğini soruyorum. Metrohan’a beraber yürüyoruz. Yol boyunca bir duygudan bahsediyor, onu pençesine alan bir duygu, oyunun vizyonundan:

“Şimdiye kadar bir sürü oyun izledim veya seslerini tasarladım ama bu kadar asimetrik (aslında değil ama bir şekilde öyle) bir işten bu kadar senkronize bir duygu doğmasını ilk defa deneyimliyorum. İzleyen herkesi aynı bulutun içine çekiyor, eminim ki... Sanırım güzel bir vizyondan kastım daha önce olmamış ve orjinal bir şey idi. 

Ben oyunu süsledim / sisledim diyebiliriz.”


Oyunun geneline yayılmış sessizlik iki taraflı bir iş yapıyor. Evin’in de vurguladığı gibi insanın oyun öncesi kişisel yaşamını bastırıp söndürüyor. Bunun yerine ortak bir bulutta, yeni bir bilinç doğuyor. Bu bilinçle bekliyorum, bazen izlerken bile hep bir şeyleri bekliyorum. Şehrin akan damarları da bekleyiştir ya bekledikçe de oyuna, gerçekliğine ikna oluyorum. 


Oyundaki dahiyane zamansal kurgu sayesinde en küçük ayrıntılar bile gölgelenmeden açığa çıkıyor, kulaktan aldığımızı göze veriyoruz. Bunu nasıl başardıklarını anlatmaları için Emre ve Evin’e dönüyorum:

Emre: Dansçı ile (Selim Cizdan) provalarda oluşan bir süre oldu. Selim oyunun baş kısmında, belki de onun içinde konumlandığından kimsenin fark etmediği binlerce hareket örüntüsü ve imge peşindeyken, seyirci için de zaman kendince oluşmaya başlıyor. Ben bu sahnenin mekâna ve duruma bağlı olarak daha kısa veya daha uzun olmasını isteyebiliyorum. Selim (nasıl yapıyor, bilmiyorum. maşallah) her seferinde istediğim süreyi tutturuyor.Oyun içinde de oldukça sessiz anlar var. Fakat bence bu sessizlikler hiç de sessiz anlar değil. Prova sürece sesin oluştuğu anlardan daha çok sesin olmadığı anlardaki söylemleri ve sesleri konuştuk-ki sesin olduğu anların içinde de oldukça sessiz anlar var.

Evin: Sessizlik benim için genel anlamında bağlantıları koparmak gibi ya da ateşi söndürmek. Bu oyun içinse dışarıdan getirdiğim veya içimdeki tüm konuşmaların kapanması, sıfırdan izlemeye başlamak gibi bir kullanımda. Bir fırtına varsa ondan önceki tırmanış…


Emre’ye oyunun başlığını sorduğumda, yani görme tutkusunun ve bundan kör olma halinin onun için anlamlarını merak ettiğimde bana, tutkunun hem hızlı hem de yavaş olabileceğini; bir tüketim ya da uzun süreli maruziyet sonucu yaşanan körlük olabileceğini söylüyor ve ekliyor:

“Bir yemeği iki dakikada yiyorum ve ne yediğimin anlamı olmuyor. Önemli olan tüketme hali oluyor. Bu tutkunun hızlı hali; bunun tersine de mümkün. Bir ışığa uzun süre baktığında aslında artık bir şey görmemeye başlıyorsun. Önemli olan bakma hali oluyor.”


Son olarak Emre’ye oyunculuğuyla yönetmenliğinin arasındaki farkları, benzerlikleri, odak noktalarını soruyorum:

“Yönetmen olarak seyircinin, kendimin ya da performansçının sınırlarıyla oynamayı seviyorum. Arabesk müzik, görsellik (mesela geometri), erotizm ve tasavvuftan etkileniyorum. Ama bunların arasından en çok sıyrılan obsesif yapım. Parmağın sahnedeki duruş şekline bile takılabilirim. Bu özelliğimin basit fakat anıtsal duran karanlık görüntüler, sahneler oluşturduğunu düşünüyorum. 

Provayı bir süreç olarak görmeyi yeğliyorum. Üç dakikalık ‘Şunu yap, böyle olsun’, diye direktifler verdiğim anlardan daha fazlası olsun istiyorum. Performansçı için de aynısı geçerli. Onun, seyircinin göremeyeceği bir tarafı olsun, farklı deneyimler yaşasın arzusundayım. Buna bir örnek vermek gerekirse, bir işimde, seyirciye yansıttığımız sürreal bir intihar sahnesiyken oyuncu benim zihnimde Güllü’nün Hayatımın Yanlışı şarkısının klibinde dans ediyordu. 

Oyuncu olarak odağıma gelirsek kısaca şunu diyebilirim: Sanki yazılı bir kağıt var ve ben o yazının üzerinden aynı kalemle hiç taşmadan geçiyorum gibi hissedebileceğim işleri seviyorum.”


Emre bu röportaj esnasında da aslında oyunun, seyircinin bilmediği bölüm başlıklarına sahip olduğunu söylüyor. Sanki oyundaki geometrik örüntüler, ortaya çıkan şekiller ve arka planda kalan yapıcı unsurları, oyunun dramaturjisinde de tekrar ediliyor. Emre, hep geride söylenmemiş bir cümle, seyircinin yalnızca koklayarak izini sürebileceği bir sır bırakmayı seviyor.



Emre ve Evin’den kısa kısa


Bu oyun hakkında sizi en çok heyecanlandıran nedir?

Emre: Farklı deneyimden insanlarla çalışmak, tanışmak.

Evin: Yeni bir his bulutu içine girmek


Sizi en çok zorlayan nedir?

Emre: Farklı deneyimden insanlarla çalışmak 

Evin: Bu his bulutuyla ne yapacağımı bilememek; izleyicilerin arasındayken  bazen “Umarım beynimden yükselen enerjiyle kimseye hasar vermem,” dediğim oldu.


Oyunla alakalı gördüğünüz, “Bana Görme Tutkusu’nu çağrıştırıyor,” dediğiniz, kelime, fikir, müzik, kitap, başka bir oyun var mıdır? 

Emre: Görme Tutkusu mu Görme Tutkundan Kör Olma Hali mi neyi çağrıştırıyor? Politik olarak çok şey sayabilirim ama daha soyut bir cevap vermek isterim sanırım: NAR ve düdük sesi

Evin: Psikanaliz 


Oyunda mekân kullanımı oyunu nasıl etkiliyor, Barın Han ve Metrohan için ayrı hazırlıklar yapılıyor mu? Oyun nerede oynansa çok etkileyici olurdu derdiniz? 

Emre: Mekân her şeyi değiştiriyor. Tarihi veya anıtsal mekânlarda oynansın isterdim. Tünel, maden ocağı, otopark, müze, huzurevi, yetimhane… Ve bu oyun tepeden izlensin isterdim. Ben provalarda tam ortaya sandalye çekip üstüne çıkıp izliyorum. Keşke herkes öyle görsün isterim.

Evin: Tünel, sarnıç, otopark gibi yankısı fazla olan mekânlar mükemmel olurmuş.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page