Sefa geldin, Safa gittin


Geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz ressam Behçet Safa’nın hayatı ve sanat pratiği üzerinden, Türkiye’deki kültür-sanat ekosistemine, ana akım sanat dinamiklerine ve sanatın “hakiki” sürgünlerine yakından bakıyoruz


Yazı: Oktay Orhun

Behçet Safa, Litografilerinden biri üzerinde çalışırken, Ali Artun'un "Resim Fedaisi" Safa'yı Kaybettik başlıklı makalesinden


1939 yılında Hale Asaf’ın ölümünden bir yıl sonra Paris’e yerleşmek amacıyla gelen ikinci Türk ressamı Fikret Muallâ idi. Muallâ için, “yerleşik düzene uyum sağlamasını zorlaştıran karakteri nedeniyle İstanbul sanat camiası tarafından önce ötekileştirilen, ardından da mitleştirilerek önyargılarla dolu söylencelerin konusu olmuş ilginç bir sanatçıdır,” diye yazmıştı Necmi Sönmez; yorumunda hakikat var. [1] Muallâ’nın ölümünden üç yıl önce –1964’te– Abidin Dino’ya yazdığı bir mektubunda Fransa’nın güneyinde, Alp dağlarının yamacında, Raillannes köyünde gerçekleşen güzel bir tesadüften bahsedilir: “Geçenlerde alaylı ahbaplarımızdan ressam Behçet Safa Bey teşrif eylediler.” İki gün süren misafirlikte “oturdu tıkır tıkır on beş adet gouach döküverdi,” diye yazmış Muallâ; daha sonra Safa’nın gittiğinden, gittiğinden beridir de kendisinden haber alamayışından yakınmış. “El'an bir tek kart almadım, inşallah iyi vaziyetlere kavuşur,” satırındaki şefkati insan yüreğinde hissediyor. Muallâ, “gençlik iyi şeydir, cesaretli çocuk bizim Behçet!” diyerek mektubun ilgili faslını kapatıyor. Doğrusu Fikret Muallâ’dan cesur övgüsünü almak azımsanacak şey değil.


Bu mektup yazıldığı sırada Behçet Safa, 30 yaşındaydı: 1934 yılında İstanbul’da doğmuştu, Aralık 2018’de İtalya’nın Toskana bölgesindeki Elba adasında, zamanında düzen karşıtlarının kurduğu bir köyden büyüyüp gelişen Capoliveri’de 84 yaşında ölecekti. Acaba 30 yaşında aklından ne geçiyordu, gelecekten beklentileri neydi? Doğrusu öldüğü vakit hakkında çok haber çıktığı söylenemez, bir iki satır beylik yazı. Yalnız ölümünden bir yıl sonra Sanat Kaç Para? başlığı ile çıkan ve ressamın 2000’lerin başında Ferit Edgü’ye yazdığı kimi mektuplarını içeren kitabını biliyorum. Kitap, sanatsal çalışmalarından örnekler içermesiyle ayrıca önemliydi. Bir de ölümünden dört yıl önce Hürriyet gazetesinde kapsamlı bir söyleşisi yer almıştı. Geçen ay Summart’ta sona eren Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl küratörlüğündeki Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri sergisinde de bir çalışmasına rast gelince kitaba, söyleşiye ve notlarıma dönüverdim. Abıyeva ve Kızıl, sergi metninde “Behçet Safa’nın resimleri, her dönem güncel olma gücünü bünyesinde barındıran bir anti-büyücünün elinden çıkmış gibidir;” diyorlar. [2] Ne güzel ve doğru bir yorum bu, hatta doğrusu belki genelleştirilebilir de: Kişinin pratiğini güncel kılan, onun büyübozum yetisidir.


Behçet Safa, Açlıktan Ölen Sanatçılar Derneği'ne Anma Pulları, 3 renkli litografi, 76x56 cm, 1989, Elbe



Lakin Safa örneğinin aksine, bu yetinin cemiyet nazarında her zaman arzu edilir ya da hoş görülür olmadığını kabul etmemiz gerekir. Safa gibi ötekileştirilenlerin ötekisi olmak kişiyi kısmen meczup kılabilir ne var ki yine de hayatta tutar. Fakat kişi bu sıfatı kabul etmiyor ve toplumsal merkeze yerleşmeyi talep ediyorsa, işte o kişi tersine haksız yere hor görülüp dışlanabilir. Bu yazıda işte tam da bu hususu soru haline bürümek istiyorum.


Âdettendir, malzeme ettiğimiz sanatçının kısa yaşam öyküsü aktarılır: Safa’nın 1957 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünden mezun olduğunu biliyoruz. Litografi ustalığıyla geçindiğini, 1959 yılında Paris’e gittiğini de… Réalités Nouvelles ve Mai salonlarının yanı sıra, 1963 Paris Bienali'nin Fransız seksiyonuna katılması önemli. (Bu bienalin Türkiye seksiyonuna Ali Teoman Germaner, Devrim Erbil ve Özdemir Altan katılmıştı.) Paris, Roma, Cenevre, Milano, Brüksel, Stockholm ve Bochum’da sergiler açtığını, 1966’da Roma’ya 1968’de hayatının sonuna kadar yaşayacağı Elba adasına taşındığından haberdarız. Ne var ki tüm bu kararlarda etkili olan süreçlerden emin değiliz. Ali Artun’un aktardığına göre “Türkiye’deki ilk sergisini 1959’da İstanbul’da Şehir Galerisi’nde açıyor. Sonraki sergileri ise ancak 1989’da Galeri Nev’de açılıyor. Aynı yıl İstanbul Bienali’nde, Sultanahmet Meydanı’nda uçurtmalardan eserlerini uçuruyor. Daha sonra 1992’de İstanbul Gazhane’de düzenlen Seratonin sergisine, 1994’te Ankara’daki 1950-2000 Merkez Bankası Çağdaş Türk Sanatı Koleksiyonu Sergisi’ne katılıyor.” Yine Artun; “Karaya vuran ziftlerden muraller yapıp duruyor. Gene atıklardan başka sanat eserleri yaratıyor. Piyasaya meydan okuyor. Büyük ölçüde adalı dostlarının destekleriyle ayakta kalıyor. Bir yandan dünyaya karşı beslediği şiddetli öfkenin, öte yandan sürekli dalga geçmenin, ayrıca şarabın ve esrarın verdiği enerjiyle, asıl sanatı olan hayatını 84 yaşına kadar sürdürüyor,” diye yazmış. [3]


1989 Bienali’nin genel koordinatörü Beral Madra idi; kendisine sormak isterdim: Safa’nın hayatının sonraki dönemine ilişkin ipuçları o günlerde kendini açık ediyor muydu yoksa 89 Bienali halihazırda ona uzatılan bir el miydi? Safa, bu bienalde Geleneksel Çevrede Çağdaş Sanat başlığı altında Erdağ Aksel, Mustafa Altıntaş, Metin Deniz, Erol Eti, Ayşe Erkmen, Mehmet Güleryüz, Gülsün Karamustafa, Azade Köker, Sarkis ve Alison Wilding’la birlikte sınıflandırılmış. Yine bu isimlerin hatıratında acaba ona rastlamak mümkün mü? Bienalde uçurduğu uçurtmada kendi portresi vardı, acaba bu fikri uçurtmaların kuyruklarını yapmakla “görevli” Ali Artun’a nasıl anlattı? Kendi siluetini tarihsel Bizans-Osmanlı peyzajının üzerinde uçururken aklından neler geçiyordu?


Behçet Safa’nın Capoliveri'deki atölyesi. Duvarda, İstanbul Bienali’nde uçuracağı, üzerinde kendi portresi olan uçurtma. Önde, uçurtmaların kuyruklarını yapmakla görevli Ali Artun. Ali Artun'un "Resim Fedaisi" Safa'yı Kaybettik başlıklı makalesinden


Behçet Safa söz konusu olduğunda konu hemen haliyle Peyami Safa’ya da geliyor. Behçet’in amcası Peyami’nin mirasını reddetmesi güzelleniyor; tevatür söylence haline bürünüyor. Sahiden de İstanbul 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin arşivinde bulunan 961/46 esas ve 961/108 karar nolu 20.09.1961 tarihli belgeye göre, (yurtdışında bulunan) Behçet Safa, amcasının ölümünden bir ay sonra (elçilik aracılığıyla) 17.07.1961 tarihli dilekçeyle mahkemeden reddi miras talebinin tescil edilmesini istiyor. Hâkim Mehmet Çağatay imzalı belgede, yapılan açık duruşma sonunda Behçet Safa’nın reddi miras talebinin tesciline karar verildiği yazıyor. 2004 yılındaki söyleşisinde ise olay şöyle anlatılıyor: “Amcamın bir oğlu vardı ama askerlik yaparken mayın patlamış ve ölmüştü. Amcam öldüğünde Paris’teydim, yengemden bir mektup geldi. Amcan borç bıraktı, kitaplarının telif hakkının tamamını bana verir misin?” diye. Çünkü mirasın yarısı bana kalmıştı. Ben de devrettim o zaman.”


Behçet Safa

Yani “reddi miras” sözcüğün kulakta tınladığı siyasal muhteva bu anlatıda hiç de belirgin değil. Dahası var, söyleşinin devamında “Şimdi ise tek várisi ben kaldım,” diyor Safa, ekliyor: “Yıllar sonra yine çıktı amcam karşıma. Geldiler bana para verdiler 35 bin Euro. Hortladı birden burada amcam. Bunları alıp yakabilirim diye de düşündüm. Ama hayatımda ilk defa havadan para geldi. Aldığım parayla sağa sola borçlarımı kapatayım dedim baktım 20 bin Euro zaten borcum varmış.” [4] Bu durumda hayatının son döneminde 20 bin avro borçlanmış biri var karşımızda, ayıp değil. Yalnız bu borçların her birinin birilerinden “istendiğini” unutmamamız gerekiyor. Bu hiç değilse iki ön kabul gerektirir. İlki borç verebilecek bir çevre (“Adalı dostlarının desteği” ve muhtemelen Türkiye’den eski ahbapları yani azımsanmayacak bir kültürel sermaye); ikinci olarak da borcu sistematik şekilde isteyebilecek bir karakter...


Ferit Edgü, Safa’nın Paris’te kendisine bir gün “bu resimleri kırıp atmak, yakmak ve o kalıntıları sergilemek istiyorum.” dediğini yazmış. Bu alıntının geçtiği taziye yazısı: “Gençlik arkadaşımdaki bu şiddeti barındıran başkaldırı duygusunun ne zaman başladığını bilmiyorum. Bildiğim, ölümüne değin, eksilmeden sürdüğüdür. Öylesine ki, hiç kuşkusu yok, giderken öte yakaya onu da beraberinde götürmüştür.” [5] İsmail Pelit imzalı Sanat Kaç Para? kitabı üzerine yazılan eleştiri yazısında Ferit Edgü ile Behçet Safa arasındaki dostluğa güzelleme yapılıyor. [6] Doğrusu bu satırlar da beni ikna etmedi. Hem Ferit Edgü’nün “gençlik arkadaşım” vurgusunda hem de az önce yakaladığımız karakter vaziyetinde daha ziyade bir çeşit “iç çekiş” olduğunu seziyoruz. Bu ilişkide ve diğer tüm ilişkilerinde… Aynı şekilde kitabın sunuşunu yazan ve onu yayına hazırlayan Burak Fidan’ın tüm yazınsal övgü girişimine karşın karşımızda gençlik anılarına gömülmüş sarhoş bir ihtiyar çıkar: “Ben elimi rastgele atıp herhangi bir yerden bulduğum eserleri ona gösterip sanatıyla ilgili bilgiler almak isterken, o hiç aldırmıyor; Elvina’ya, aşık olduğu kadınları, Picasso’ların, Giacometti’leri, Yves Klein’ların Paris’ini, Cihat Burak’ı, Abidin Dino’yu, Fikret Muallâ ile beraber Alp dağlarının yamacındaki Raillannes köyünde geçirdiği günleri, İlhan Koman’la yaptığı tekne turlarını, Roma’da Koray Ariş’le birlikte sürttüğü sokakları, adayı, adalıları, balıkçıyı Pablo’yu, aşçı Andrea’yı, türlü serseriliklerini anlatıyordu.” [7]


Behçet Safa & Abidin Dino

Fikret Muallâ ile köyde geçirilen günler… 30 yaşındayken topu topu iki gün, 80 küsür yaşında uzun uzun anlatılıyor. Bu ve diğer örnekler doğrusu pişmanlığın yankısı olarak işitiliyor. Dahası bu satırlarda tümünde karşımıza çıkan sosyal sermayenin evveli de var, 2004’teki söyleşisinde “Büyükbabam İsmail Safa, Darüşşafaka’nın müdürüymüş. Jön Türklerden.” Yine öğreniyoruz ki ailesine ve amcasına zamanında “tek yardım eden Dino Paşa oluyor. Abidin Dino’nun babası.” Yine Babası İlhami Safa gazeteci olarak Yenisabah’ı kuruyor, vs. Gençliğinden itibaren seçtiği yaşam tarzını kısmen finanse edebilecek bir sosyal/kültürel sermayeyi beraberinde taşıdığını her daim görüyoruz. Kendisi zorlandığında kolaylıkla iş ayarlanabildiğini de görmeliyiz, örneğin daha 1954 yılında, bu durumda öğrenciyken 4. Milletlerarası Basketbol Turnuvası Afişi’ni tasarlama işini alabiliyor. (Bu afiş İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Arşivi’nde korunuyor.) Bu durum belli ki 1990’lara kadar hatta 2000’lerin başına kadar sürüyor.

Behçet Safa'nın tasarladığı 4. Milletlerarası Basketbol Turnuvası Afişi

Bu da bizi bu yazının nihaî sorusuna getiriyor. Behçet Safa kuşkusuz seçtiği yaşam tarzı ile sanat tarihimizin özgün ve ilginç bir örneği. Kuşkusuz onun “anarşizm”i de bir şeyler ifade ediyor. Yine de onun büyübozum yetisi, ancak köklü sanat ve kültür ortamımızdan yani bir kültürel/sosyal sermaye tarafından şu ya da bu şekilde finanse edilip toplumsallığın kıyısında hoş görülüyor, ateşli gençlik anılarının hatırına idare ediliyor. Safa'nın kurduğu “Açlıktan Ölen Ressamlar Derneği”ne üye olmak kolay mı sandınız?” diye sormuş Abidin Dino 1989 yılında, onu “rengarenk devingenliğin ressamı” olarak tanımlamış. Ne güzel bir tanım. Sahiden “Açlıktan Ölen Ressamlar Derneği”ne üye olmak kanımca kolay değil; zira bu şakayı yapabilmek için dahi seçkinci bir ayrıcalıktan, neoliberal tahribat öncesi Türkiye’nin saygın nüfusundan biri olmak gerekiyor. Mağlûb, vâlih, sâf ve dîvâne olabilmek dahi bir lükstür, bunu anlamak gerekiyor. Sosyal/kültürel sermaye sahibi olmayanların, hele ki piyasa ihtiyaçlarının tüm zihinleri ele geçirdiği şu çağda toplumsal kabul ve sürdürülebilirlik imkânları nerede ve nasıl inşa edilebilir? Bu soruya yanıt bulmadıkça mevcut toplumsallığı büsbütün değiştirmeye çalışan sanatçıların bir “dernek” dahi kuramayacaklarını, kursalar da toplumsal etkide mahzar olamayacaklarını anlamak gerekiyor. Ben bu yaman çelişkinin kültür/sanat pratiklerinde üstesinden gelmemiz gereken kritik bir mesele olduğuna inanıyorum.


Son olarak Elba Adası, Napolyon’un sürgün yeriydi. Bu bize bir Bonaparte ihtiyacını değil ama, esas dikkatimizi halihazırda sanat ortamının içindeki hakiki sürgünlere odaklamamız gerektiğini dilerim anımsatır.


 

Dipnotlar:

[1] Necmi Sönmez, “Paris’teki Öncüler: Hale Asaf, Fikret Muallâ”, e-skop üzerinde, 10 Haziran 2014, url: https://bit.ly/3ry6EB6

[2] Nergis Abıyeva ve Uras Kızıl, “Gerçekte Olmayan Şeylerin Zihinsel Tahayyülleri”, Argonotlar üzerinde, 10 Mart 2022, url: https://bit.ly/3KMIfiV

[3] Ali Artun, “‘Resim Fedaisi’ Safa'yı Kaybettik”, e-skop üzerinde, 6 Aralık 2018, url: https://bit.ly/37YCb8C

[4] "Elbe'de marjinal bir Türk", Hürriyet, 31 Ekim 2004.

[5] Ferit Edgü, "Uğurlar olsun Safa...", K24 üzerinde, 7 Aralık 2018, url: https://bit.ly/3uQeS9K

[6] İsmail Pelit, "Behçet Safa ve 'Sanat Kaç Para?'", Cumhuriyet, 24 Aralık 2020.

[7] Burak Fidan, “Safa: Sonuna Kadar”, Sanat Kaç Para? içinde, s. 12. Raskol’un Baltası Yayınları, 2019.

[8] Abidin Dino, “Kültür, Sanat ve Politika Üstüne Yazılar” s. 421.