Savaşçı, samimi, deneysel
Museum Morsbroich Leverkusen’in 75. yılı vesilesiyle düzenlenen like a warrior sergisi, Cihan Çakmak’ın hem erken dönem işlerini hem de güncel üretimlerini 8 Kasım 2026 tarihine kadar bir araya getiriyor. Sergideki işler üzerinden sanatçının kimlik, temsil ve aidiyet ekseninde kurduğu anlatıya bakıyoruz
Yazı: Necmi Sönmez

Cihan Çakmak, when we leave, 2026, Alüminyum kompozit panel üzerine dijital fotoğraf, 125 x 185 cm, 3 + 1 AP, sanatçının izniyle
Çalışmalarını Berlin ve Lizbon’da sürdüren Cihan Çakmak’ın fotoğraflarıyla daha önce farklı yayınlarda, grup sergilerinde karşılaşmıştım ama nasıl bir izlek üzerinde ilerlediği hakkında detaylı bilgim yoktu. Museum Morsbroich Leverkusen 75. kuruluş yıldönümünde hazırladığı kapsamlı kişisel sergi ile hem sanatçının 2000’li yıllardan itibaren sürdürdüğü çalışmalarını hem de bu etkinlik için ürettiği güncel işlerini bir araya getiriyor. Genç bir sanatçı için bir tür varlığını duyurma eylemi olarak yorumlanabilecek bu donanımlı sergiyi gezerken Çakmak’ın ne kadar içten ve samimi olduğunu duyumsadım. Almanya’daki toplumsal ve ailesel önyargılar karşısında verdiği mücadele üzerinden şekillendirdiği sanatsal duruşuyla Cihan Çakmak, fotoğrafları, videoları, desenleri, metin ve ses çalışmalarıyla kendisine ait bir varoluş biçimini kurguluyor. Burada geliştirdiği yer yer kızgın, yer yer kara mizaha dayalı “anlatım biçimi” bilinen feminist ya da azınlıktan olma konumlarının dışında, farklı bir imge yaratıcılığının altını çiziyor.
Solda: Cihan Çakmak, em fraktal, 2021, Alüminyum kompozit panel üzerine dijital fotoğraf, 50 x 65 cm, 5 + 1 AP, Museum Morsbroich, Özel koleksiyondan, sanatçının izniyle
Sağda: Cihan Çakmak, when we leave, 2024, Alüminyum kompozit panel üzerine dijital fotoğraf, 75 x 100 cm, 3 + 1 AP, Sanatçının izniyle
Küratörlüğünü Thekla Zell’in üstlendiği ve müzenin on bir odasına yayılan bu kapsamlı sergi, isminden de (like a warrior) anlaşılacağı gibi, kimlik, aidiyet, cinsiyet sorgulamalarına dayalı çalışmalardan oluşuyor. Serginin başlangıcında not me not you (2025) isimli dev boyutlu bir fotoğraf görüyoruz. Sanatçıyı pembe renkli mayosuyla çimlerin üstünde uzanmış olarak sırtından gösteren bu fotoğraf, Çakmak’ın “otoportre” teması üstüne yoğunlaşan işlerinin etkileyici bir özeti olduğu kadar, izleyicilere serginin daha sonraki bölümlerinde karşılaşacağı çalışmalar hakkında da kapsamlı bilgi veriyor. Bir sanatçının bakış açısını kendisine yöneltmesi ve kendi vücudunu çıkış noktası olarak yorumlaması sanat tarihinin uzun geçmişi içinde belli gelenekler etrafında temellenen bir tercihtir. Çakmak bu noktada kendi Alman-Kürt kimliğini bir çıkış noktası olarak kullanarak, isminden, ailesinden ve geçmişinden kaynaklanan önyargılara dayalı bakış açılarının, dayatmaların üstüne giderek, “kimlik olgusunun” genelde Almanya’da, özeldeyse çağdaş sanat ortamlarında hangi engelleri, önyargıları ve yanlış anlaşılmaları beraberinde getirdiğini sorguluyor. Almanya’da azınlık-çoğunluk kültürlerinin sürekli ilişki zincirlerinde, göçmenliğin, ikinci ya da üçüncü kuşak göçmen kökenli oluşun getirdiği belli çerçevelerden artık daha kapsamlı olarak tartışılabiliyor. Çakmak’ın sergisini ilginç, farklı, hatta beklenmedik kılan onun neredeyse tüm çerçeveleri, sınırlamaları aşmak için giriştiği samimi deneysellik. Sergide neredeyse her odada karşımıza çıkan otoportrelerinde sanatçı ister fotoğraf, isterse desen, isterse video tekniklerini kullanarak kendisini, kardeşlerini, geniş ailesinin farklı üyelerini bir figür olarak kullanırken, “temsiliyet” kavramını kapsamlı araştırmalarının odağına yerleştiriyor. Örneğin em-fraktal (wir selbstähnlich) dizisine ait videolarda (2021), Almanca’daki fraktal sözcüğüyle Kürtçedeki (Kurmancı) em sözcüğü yan yana gelerek hibrit bir varoluş biçiminin altı çiziliyor. Çakmak işte bu noktada, “Ben kimim?” sorusunu gündeme getiren bir yaklaşım içinde.
Sergide yer alan çalışmaların önemli bir bölümünde sanatçının kendisini farklı pozlarda görmemiz elbette bir rastlantı değil. Bu kurgulama biçimlerinde Çakmak vücudunu, yüzünü, mimiklerini farklı biçimlere sokarak belli hikâyeleri çağrıştıran konulara gönderme yapıyor. Ama nedir burada anlatılmak istenen, sanatçı ne demek istiyor sorularına yöneldiğimizde direkt, bir çırpıda tatmin edici yanıtlar bulmakta zorlanıyoruz. Çünkü Çakmak son derece doğru bir kararla, kendisinden önce kimlik olgusuyla ilgilenen sanatçıların düştükleri hatalara sapmadan daha soyut bir bakış açısıyla ancak gören gözlerin kavrayabileceği pozlarla belli detaylara yoğunlaşıyor. Bu noktada “el, eller” önemli bir temasal yaklaşım olarak dikkati çekiyor. Sanatçının kendi ellerini kompozisyonlarında konumlandırması onlara farklı anlam yükleme çabasının sonuçları olarak değerlendirilebilir. Bu ellere baktığımızda, özellikle de when we leave (2025) dizisinde , onların sanki mücadeleye, savaş vermeye, saklanan gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan detaylar olduğu ortaya çıkıyor. Sanki Türkçedeki güzel ifade biçimiyle, Cihan Çakmak “tırnaklarıyla kazıyarak” kendi varoluş biçiminin dolambaçlı yollarını, ellerini bir tür yansıtım alanı olarak kullanıyor. Bu özelliği feminist bir duruş noktası olarak yorumlamak mümkün. Çünkü sergi için hazırlanan broşürde sanatçının dikkati çeken bir açıklaması var:
I make art because I have to. (Sanat yapıyorum çünkü yapmak zorundayım.)
I shouldn’t make art. (Sanat yapmamalıyım.)
My mother says. (Annem öyle diyor.)
The men in the art world say. (Sanat dünyasındaki erkekler öyle diyor.)
The art world says. But I do. I see. (Sanat dünyası öyle diyor. Ama ben yapıyorum)
Soldan sağa: Cihan Çakmak, Portrait (abstrakt), 2025, Hahnemühle kâğıt üzerine renkli kuru kalem, 59,4 x 42 cm, Sanatçının izniyle
Cihan Çakmak, Version vom Selbst, 2026, Hahnemühle kâğıt üzerine renkli kuru kalem, 59,4 x 42 cm, Sanatçının izniyle
Cihan Çakmak, Wunde, 2024, Hahnemühle kâğıt üzerine renkli kuru kalem, 59,4 x 42 cm, Sanatçının izniyle
Birbiriyle ilişki içindeki odalarda gösterilen farklı dizilere ait çalışmalar Çakmak’ın kendi vücudundan, kimliğinden yola çıkarak geliştirdiği anlatımın tek odaklı olmadığının altını çizen bir karaktere sahip. Çünkü açık bir şekilde “kimliği oluşturan özelliklere” yoğunlaşan sanatçı, aidiyetin tek başına değil, hatıralar, ailevi ve toplumsal ilişkilerle şekillenen bir öğe olduğunu vurgulayan imgesellik geliştirerek, post-migrantisch olarak tanımlanabilecek kavramları ele alıyor. Burada dikkati çeken politik tavır, sanatçının genelde Almanya’da, özeldeyse Avrupa’da etkinliğini günümüzde de sürdüren “kültürel farklılaştırma” eğilimi karşısında durması ve kategorileştirmeleri olanaksız kılan fotografik imgeler üstüne yoğunlaşması. İster post-migrantisch, ister feminist nitelendirmesi yapılsın Cihan Çakmak’ın çalışmalarında bunların da ötesine geçen kuir bir yaklaşım açısının varlığı da duyumsanıyor. Bu da sanatçının açık uçlu olmayı özellikle tercih ettiğinin göstergesi.






Yorumlar