Sanatsever bir toplum olabilmek


Gençliğinden bu yana kültür ve sanata olan yakın duruşuyla tanınan, Türkiye’de bu alanda önemli faaliyetlerde bulunmuş olan Çiğdem Simavi ile, Meşher’de açtığı, 19. yüzyılın Türk sanatçı kadınlarının yapıtlarını izleyiciye sunan Ben-Sen-Onlar sergisi vesilesiyle Göcek’te Boynuzbükü’nde demirlemiş Çiğdem isimli yatında bir araya geldik


Röportaj: Merve Akar Akgün

Fotoğraflar: Yusuf Sevinçli



Vakfını da kurduğu ve hayatını adadığı “Kültür ve Sanat Varlıklarını Koruma ve Tanıtma” faaliyetleri Çiğdem Simavi’nin genel karakterinin temel çizgilerinden biri olarak da sayılabilecek avangard zevkiyle birleşerek onu hep daha fazla keşfetmeye ve yardım etmeye yönlendirmiş. Henüz kimse bilmezken başlamış tombaklara olan ilgisi, Osmanlı estetiğine ve sofra kültürüne düşkünlüğü… Doğup büyüdüğü toprakları elinde olan imkânlar dahilinde daha çok tanıtmaya, sevdirmeye, göstermeye gayret ettiği yıllarda aynı zamanda keşfettiği, kıymetli bulduğu ve ülkesinin değerini artıracağına inandığı yenilikleri de buraya getiriyor. Kendi de dile getirdiği üzere “bir nevi elçilik” onun yaptığı ve yakından baktıkça görüyorum ki bu gönül vermeden yapılacak, ruha dokunmadan sürdürülebilecek bir iş değil. Çiğdem Simavi’yi çok özel kılan ise kültür ve sanat hayatına yaptığı tüm dokunuşların tıpkı büyük bir balığı servis etmek üzere porsiyonlara ayırırken hareket eden ellerindeki beceri, gözlerindeki keyif ve ruhundaki zarafet gibi doğal olması… Babası Avni Meserretçioğlu’ndan da gelen bir aile geleneği olarak sanat sevgisi onda da hiç bitmemiş. Simavi ile Ekim ayında Vehbi Koç Vakfı kültür kurumlarından biri olan Meşher’de açmaya hazırlandığı ve 19. yüzyılın Türk sanatçı kadınlarının yapıtlarını izleyiciye sunacağı sergisi vesilesiyle sanat üzerine sohbet ettik.


Çiğdem Hanım, bu aralar gündeminizde olan bir konuyla başlayacak olursak, büyük bir kadın sanatçılar sergisi yapma hazırlığında olduğunuzu biliyoruz. Böyle bir sergi fikri nasıl doğdu? Eksikliğini mi hissettiniz ya da söylemek istedikleriniz nelerdi? Bize bu serginin hikâyesini anlatır mısınız?


Türkiye’nin çağdaş sanatçı kadınlarını yurt dışında tanıtmak çok uzun zamandır aklımda olan bir projeydi. İlk olarak, üç sene evvel, Art Dubai sanat fuarı döneminde, Alserkal Avenue’de bir sanatçı kadınlar sergisi düzenlemek üzere ekibim ile çalışmaya başladık. Ancak fuar izleyicisinin, bizim hedeflediğimiz izleyici kitlesiyle örtüşmediğini kaygı ile fark ettik. Bunun üzerine sergiyi Londra’daki Saatchi Gallery’de açmak üzere harekete geçtik. Bu sefer de pandemi şartları elvermeyince, serginin odağını bugünden geçmişe çevirmeye ve kapsamlı bir araştırma sergisi haline getirerek ülkemizde gerçekleştirmeye karar verdik. Projenin amacı, 19. ve 20. yüzyılda Türkiye topraklarında yaşamış ve çalışmış sanatçı kadınların tarihteki izlerini belirginleştirmek ve bir müze ortamında, kahramanı oldukları bir yüzyılı onlara armağan etmek.


Çiğdem Hanım, sizi pek çok farklı yönünüzle tanıyoruz ama elbette bizim en merak ettiğimiz kısmı sanata duyduğunuz ilgi, bu ilginin kaynakları, hayatınıza yansımaları… Türk halkını ve gençliğini kültür ve sanat mirası konusunda bilinçlendirmek, Türkiye’deki sanatsal gelişimin tarihsel aşamalarını değerlendirmek, kültürün günlük yaşamdaki rolü konusunda insanlarımıza katkıda bulunmak, Türkiye’nin kültürel ve sanatsal geçmişini korumak ve restore etmek için devlet ve diğer kamu sektörü kuruluşları ile iş birliği yapmak, öğrencilere uygun alanlarda sanatsal araştırma ve inceleme yapma olanağı sağlamak, bu araştırma ve çalışmaları dış ülkelerde de sürdürebilmeleri için burs vermek, uluslararası kuruluşlarla iş birliği yaparak, yabancıların Türkiye’deki kültürel etkinliklere katılımını sağlamak ve Türk sanatına uluslararası sponsorluk sağlamak gibi amaçları olan Kültür ve Sanat Varlıklarını Koruma ve Tanıtma Vakfı’nın (KÜSAV) kurucususunuz ve halen daha başkanlığını yürütmektesiniz. Kültür ve sanata verdiğiniz değer şüphesiz çok büyük… Peki sanata olan bu ilginizin KÜSAV’ı kurana dek olan geçirdiği yolculuğu bizimle paylaşır mısınız?


Ben hayatımda çok eski yıllardan bu yana sanata, zanaata, kültüre çok ilgi duydum. Gençliğimden beri Kapalıçarşı’ya gitmeyi çok severim. Henüz küçük bir çocukken ailemin yabancı misafirleri Türkiye’ye geldiklerinde Kapalıçarşı’da onlara mihmandarlık yapardım… Sanırım ilk merakım bu yıllarda başladı.


1975 yılında Osmanlı kilimlerini toplayarak bir koleksiyonu oluşturmaya başladım. Yine aynı yıllarda yapıtların üretildiği malzemelere ilgi duymaya başladım ve özellikle metal ile yapılan parçalar dikkatimi çekmeye başladı. Tarihte madeni bulan ve onu hayatın bir parçası haline getiren kavimlerin başında Türkler’in yer aldığını ve maden isimlerinin çoğunun Türkçe olduğunu öğrendim. Hatta Altay dağlarının madeni ve altını bol yüksek vadilerinde gelişen eski Türk maden sanatı yine Türk göçleriyle dünyaya yayılmış. Öğrendikçe ve araştırdıkça bu alana olan ilgimin arttı. Osmanlı tombak sanatına yakın ilgi duymaya başladım. Tombak sanatı maden işçiliğine bağlı olarak gelişmiş ve saygınlığı yüksek bir maden olan altın yerine Selçuklulardan bu yana hep kullanılarak nihayet Osmanlı’da doruk noktasına ulaşmış. Tombak kelimesi, araştırmalara göre Malezya dilindeki Tambaga veya İtalyanca Tombacco kelimelerinden köklerini alıyor ve bakır anlamına geliyor. Tombaklama ise, en genel tarifiyle, bakır ile bakır alaşımlarının (pirinç ve bronz) altın ve cıva amalgamı yardımıyla yaldızlanması demek. Ben sonraları Dünya’nın ziyaret ettiğim her tarafında karşılaştığım, gözüme çarpan Türk İslam sanatının tombaklarını koleksiyonuma eklemeye özen gösterdim. İlk başlarda hobi olarak benimsediğim koleksiyonculuk 1980’lerden sonra profesyonel bir yere doğru ilerleyerek fuarcılık ve müzayedecilik alanlarına yayıldı.



“Çininin Picassosu” olarak da tanınan Kütahyalı Sıtkı Olçar’ın sergi davetiyelerini bizzat ellerinizde dağıttığınızı okumuştum kızının kaleme aldığı kitapta… Kültür tutkunuza, sanata, zanaata olan saygınıza hayran kalmıştım. Şimdi sizden dinlediklerimle bu ilişkiyi çok daha rahat anlamlandırabiliyorum. Böyle başka bir anınız varsa şayet dinlemek çok isterim…


Ben yetişme çağımdayken, Aret Portakal vardı. Aret Bey müzayedeler düzenlerdi ve aynı zamanda aile dostumuzdu. O zamanlar müzayedeler için özel olarak tutulan salonlar yoktu, evlerde yapılırdı. Bir de iç bedestende halılar satılırdı. Ben Aret Bey’in müzayedelerine annem ve babamla giderek bu ortamları solumuştum. Sonra Londra’da yaşamaya başladığımda İngiliz müzayede evlerini görme şansım oldu. Kapalıçarşı’da rastladığım parçaların gerçek değerlerini bulamadan satıldıklarını üzüntüyle fark ediyordum. “Neden bizde de böyle olmasın?” diye sordum kendi kendime. Bunun üzerine, bireysel çabalarımla ekspertiz ekipleri oluşturarak hem satıcılar hem de alıcılar için dünya standartlarında kabul gören bir değerlendirme sisteminin ilk adımları atıldı. Bütün bu sistemin oluşturulma sürecinde, Sotheby’s ve Christie’s müzayede evleriyle beraber çalıştık. Türkiye’de ilk sanat ve antika fuarlarını onlarla birlikte düzenlemeye başladık.


Tabii, biz asla onlar gibi olamazdık. Ben de fuarcılığa başladığım zamanlarda müzayede işini de ortaya koydum. Önce Antik AŞ’ye sonra o dönemde işlerle ilgilenen Aret Bey’in oğullarından Raffi Portakal’a sordum. Raffi benim teklifime ilk yanıt olarak “ben bir daha müzayedeci olamam,” gibi bir çıkışta bulundu. Sonra gördü ki bu işi yapanlar hep çok iyi ailelerin genç evlatları. Hatta söylenene göre böyle evlatlar hayatta ya müzayedeciliğe ya da bahriyeliliğe yönelirlermiş. Raffi de böylece ikna oldu ve biz de başladık. Fakat sonradan bu iş tamamen ticarileşince ben çekilmeye karar verdim. Onlar bu işi fevkalade şekilde yapmaya devam ettiler.


KÜSAV’ın yanı sıra Onursal Başkanı olduğunuz ONE Derneği (Ortak Nesiller Entegrasyonu) etkinliklerine devam ediyor. Aynı zamanda Contemporary Istanbul Temsilciler Kurulu’nda görev alıyorsunuz. Bu deneyimlerinizi nasıl anlatırsınız?


Çağdaş sanata olan ilgim daha sonraki yıllarda gelişti. Oğlum Ömer sayesinde birçok çağdaş sanatçıyı tanıma ve eserleri hakkında bilgi edinme şansı edindim. Benim için ONE Derneği’nin temsil kurulunda yer almak, bir nevi sanat hamiliği ya da elçiliği kimliği edinmek demek oldu ve bunu hayat boyu mutlulukla taşıdım. İstanbul’u, Türk tarihi ve kültürü ile beraber sanatını da tanıtmak, benim için her zaman gurur vesilesi olmuştur. Benimle aynı hisleri paylaşıp, ülkesinin tanıtımına katkıda bulunan kişileri de ayrıca çok takdir ediyorum. Contemporary Istanbul ise çok başarılı bulduğum, özellikle de gençlerin ve koleksiyonerlerin katıldığı bir sanat etkinliği. İstanbul’a artı değer katıyor. Her geçen sene de kendilerini daha çok geliştiriyorlar.


2018 yılında Yapı Kredi Kültür Sanat’ın kendi koleksiyonundaki tombaklardan yola çıkarak hazırladığı ve T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı’nın ortaklığında açtığı Tombak: Altından Süzülen Zarafet sergisi kapsamında sergilenen Türkiye’nin önemli müze ve koleksiyonlarından ödünç alınmış 138 adet Osmanlı tombağı arasında sizin tombak koleksiyonunuzdan da bazı parçaları görme şansını yakalamıştık. Koleksiyonunuzun odak noktası nedir? Koleksiyonunuzu oluştururken neleri göz önünde bulundurmuştunuz?


Tombak koleksiyonum, kendi kişisel zevkime paralel olarak, Güner Liman’dan aldığım danışmanlık ile zaman içerisinde büyüdü, gelişti. Koleksiyonu oluştururken parçaların provenansları, hikâyeleri ve otantisite analizleri başlıca seçim sebeplerimiz olur.



Koleksiyonlarınızla ilgili uzun vadeli projeleriniz var mı?


Gerçek anlamda bir müze açma fikri, beraberinde getirdiği büyük sorumlulukların üzerinde düşünülmesini gerektiren bir konu diye düşünürüm. Benim müze açmak gibi bir projem yok fakat eşim ile büyük bir keyif duyarak yaptığımız çağdaş sanat koleksiyonumuzu ileride bir müzeye bağışlamayı düşünüyoruz. Öte yandan, yıllardır koleksiyonunu yaptığım; Çanakkale seramik testileri, Roma camları, Osmanlı çatmaları, Osmanlı kaşıkları ve tombak koleksiyonumun büyük bir kısmını, Vehbi Koç Vakfı kurumlarından biri olan ve Türkiye’nin ilk özel müzesi olma özelliğine sahip Sadberk Hanım Müzesi’ne bağışlamayı arzu ediyorum.


Kaya Kalaycı sergi kataloğunda geçen size ait bir yazıda şunları kaleme almışsınız: “Bakır’ın en güzel hallerinden biri olan tombak, sanat tarihimizin güzelliklerinden biri olarak, bugün müzelerde, koleksiyonlarda yaşamaya devam ediyor. Osmanlının yükseliş döneminde zirveye çıkan bu sanatın günümüzde devam etmediğini biliyoruz. Ancak Kaya Kalaycı üstün gayreti ve sabrıyla bu konuda müstesna bir alan açmayı başardı.” Zanaat sizin için çok kıymetli belli ki. Peki sizin için sanat ve zanaatı birbirinden ayıran nedir?


Her zaman el emeği ve işçiliğine çok saygı duymuşumdur. Sanat ile zanaatın çok kuvvetli bir bağı olduğunu düşünsem de bazı zamanlarda onları birbirinden ayırabilen gücün “fikir” olduğunu düşünüyorum. Zanaat özen ve beceri gerektirir fakat sanatta esas olan fikirdir.


“Ne yazık ki, dünyanın birçok yerinde kadınların en temel hakları için bile mücadele etmeleri gerekiyor. Bazı şartlar ve hak mücadeleleri, kadınların üretken olmalarını gerektiriyor. Kadınlarımız güçlerinin farkına varmalı ve bu farkındalık ile çevrelerindeki diğer kadınları cesaretlendirmeli…”



Yeni sanatçıları nasıl keşfedersiniz? Estetik kriterleriniz var mıdır?


Çağdaş sanat konusunda, oğlum Ömer’in bilgisinden yararlanıyorum. Onun koleksiyonunda yer verdiği sanatçıları tanıma fırsatı ediniyorum ve onların eserlerini keşfetmekten, izlemekten çok keyif alıyorum. Sanat dünyasında yer alan yazarlar, tarihçiler ve eleştirmenler ile yaptığım sohbetlerden besleniyorum. Estetik kaygım elbette var. Göz zevkime hitap eden eserleri koleksiyonuma katmayı çok arzu ediyor olsam da şu anda herhangi bir şey toplamıyorum.


Art Basel ve UBS Global Art Market raporlarına göre insanları sanat alımında en çok etkileyen sebepten biri olan finansal kazanım estetik, duygusal ve kültürel motivasyonların hemen ardından beşinci sırada yer alıyor. Sizce dünya sanatı finansal kaygılara satın alınan bir olgu olarak görme yolunda mı?


Her ne kadar ben ve ailem sanatı bir yatırım aracı olarak değerlendirmesek de günümüzde önemli bir kesim, ileriye dönük finansal beklentiler içinde sanat alımı yapıyor. Yurtdışında, vergi problemleri yaşanmayan ülkelerde, sanat koleksiyoncularının fazla sayıda olma sebebi de budur aslında. Böylelikle sanat dünyası ve sanat piyasası genişliyor ve daha fazla sanatçı alıcıyla buluşabiliyor.


Günümüz sanat dünyasında sizi en çok etkileyen durumlar nelerdir?


Çevrimiçi platformların gelişimiyle sanatın ulaşılabilirliğinin artması herkes gibi beni de heyecanlandırdı. Pandemi öncesi, belirli sergileri izleyebilmek ve sanatçıları keşfedebilmek için fiziksel olarak farklı ülkelerde bulunmak gerekirdi. Oysaki, günümüzde, sanal müzelerin oluşmasıyla, dünya sanatını kolaylıkla izleyebiliyoruz.



Türkiye’de sanat deyince aklınıza gelen/karşılaştığınız/var olduğunu düşündüğün çıkmazlar nelerdir ve bu konularda geliştirdiğiniz fikirleriniz ya da önerileriniz var mıdır?


Sanatseverlik küçük yaştan teşvik edilmeli, bunun için de galeriler ve müzeler çocukları ve gençleri çekecek sanat faaliyetleri yapmalı. Böylece yeni gelen kuşaklar sanat ile büyüyüp bunu hayatlarının bir parçası haline getirebilirler. Sanatsever bir toplum olabilmek çok kıymetli ve önemli. Böylece müzeler yeni gelen kuşakların içinde büyüdükleri, kendilerini evlerinde hissettikleri yerler haline gelir ve de hem desteklenmiş hem de yaşatılmış olurlar. Son yıllarda ülkemizde de bu tür müzeler artıyor, sanatseverler müzeleri gezdikten sonra yine müzelere ait kafe ve restoranlarda oturabiliyor, dükkanlarda kitap bölümlerinden ihtiyaçlarını giderirken hediyelik eşya bölümlerinden çağdaş tasarım objeleri alabiliyorlar. Böylece müze ya da sanat merkezi sadece ziyaret edilen, içinde sanat eserleri bulunduran bir mekân değil, bir ailenin tüm gününü geçirebileceği bir deneyim alanına dönüşüyor. Bu tür projelerin yaratılması, desteklenmesi ve çoğalması ülkemizin kültür ve sanat dünyası için çok faydalı olacaktır.


Son olarak “kadın” vurgusunun çok yoğun yaşandığı bir dönemde siz de bir kadın olarak bu çembere kuvvet veriyorsunuz, biz de sizden esinlenerek bu yaz sayımızı bir kadınlık kutlaması gibi kurguluyor ve kadınlara adıyoruz… Var mıdır buradan Türkiye kadınlarına iletmek istediğiniz bir mesajınız?


Ne yazık ki, dünyanın birçok yerinde kadınların en temel hakları için bile mücadele etmeleri gerekiyor. Bazı şartlar ve hak mücadeleleri, kadınların üretken olmalarını gerektiriyor. Kadınlarımız güçlerinin farkına varmalı ve bu farkındalık ile çevrelerindeki diğer kadınları cesaretlendirmeli…