Sahipsiz bir imajın kimliği


Nilbar Güreş’in 900 metrekarelik bir alana yayılan ilk büyük Avrupa retrospektifi Baş Üstü, 14 Haziran - 10 Eylül tarihleri arasında Avusturya, Lentos Kunstmuseum Linz’de gerçekleşti. Güreş, son yıllardaki çalışmalarını ve retrospektif sergisine ait detayları Çınar Eslek'e anlattı

Nilbar Güreş, Fotoğraf: Reha Arcan

Son yıllarda her yurt dışına çıktığımda, Türkiye’den giden bir sanatçının başka bir ülkede yaşama olanaklarının nasıl olabileceğini düşünüyorum. Özellikle, son beş yılda Türkiye de toplum olarak maruz kalınan katliamlar, tekinsizlik, bireylerin ya da toplulukların ekonomik, siyasal ya da sosyal etkenler sonucu ciddi bir göç dalgası çeşitli ülkelere. İstanbul sanat ortamında her yıl biraz daha fazla sanatçı akışı söz konusu. Gerçi son dönem giden sanatçılar genel olarak orta-sınıf üstü yaşam biçimine sahipler. Ve ayrıca imkânsızlıklarından dolayı kalmak zorunda olan sanatçılar var. Kalanlar ve Gidenler. Siz bu süreci takip edebiliyor musunuz?

18 yıldır yurtdışındayım, buna rağmen oralarda tamamen bir yabancı sanatçı olarak; yani sahipsiz bir imajın kimliği ile özellikle tanımadığım ülkelerde yaşamak benim için hâlâ zor. Her yeni üretim için yeniden başlamak, öğrenmek, tanımak, tanıtmak, önyargılarla savaşmak ciddi bir efor. Bildiğimiz gibi Türkiye’deki siyasi bozuklukları oluşturan etkenler diğer ülkeler tarafından desteklenen bir takım oluşumlarının sonucu. Örneğin, Türkiye vaktinde AB’ye alınmadıysa bunda Avusturya’nın da payı vardır çünkü istememişlerdi! Şimdi mesela benim gibi Türkiye’den Avusturya’ya gidince ne oluyor? Belli bir normalleştirme yolunda hayatını belli noktalarda “kurtarmış” veya iyileştirmiş oluyorsunuz. Daha özgür yazmak isteyebilirsiniz mesela... Herkes özgür olmalı ve özgür üretmeli, bu sorgulanacak bir şey değil. Gidersiniz ama çok erkenden gitmediyseniz bence oralarda ruhsal olarak tutunmak bazı insanlar için çok zor olabilir, örneğin benim için öyle oldu. Kendimi hep yabancı hissederim ama vatansız değil. Herkesin

sevdiği mevsimler, tatlar, zevkler ve kokular vardır. Anadilimden ve içine doğduğum doğal şartlarımdan uzun süre ayrı kalmak pek bana göre değil. Ayrıca snob Avrupalıları asla sevemedim... Neyse ki Viyana öyle değil, Türkiye’yi pek aratmıyor. (Gülüyor) Yurtdışı hiç de sorunsuz değil, oralarda da tarihte veya şimdi; katliam, kadın cinayeti, çocuk ve hayvan tecavüzü gibi durumlar var. Türkiye sadece saniyeler içinde değişmekte olan kendi gündeminden çıkamadığından ötürü başka yerlerde olan bitenden haberi pek olmuyor..

Düzlem çok farklı olmasına rağmen siz de İstanbul’daki üniversite eğitiminizden sonra Viyana’a yerleştiniz. Trabzon’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Viyana’ya, bir dönemde New York’ta bulundunuz. Bu deneyimleriniz sonucunda aitlik sorunsalı üzerine düşünceleriniz neler? Sizin yurtdışına çıktığınız dönem ile gelinen bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz? Sizin yer değiştirmek için aldığınız karar ve bu süreç nasıl şekillendi?

Türkiye siyasi ve sosyolojik olarak bazı hususlarda hep korkunçtu ve halen korkunç. 2000 senesinde Viyana’ya taşındım. Taşınma nedenlerim ciddiydi; sözlü veya bedensel saldırıya maruz kalmadan sokakta yürüyebilmek gibi. Bu da bir nevi savaş durumudur aslında, kendini sürgün etme nedenidir. Saldırıya uğrayan kadın ateş altındadır. Tam buraya Valie Export’tan Genital Panic ve Barbara Kruger’den Your Body Is A Battleground işlerini koyalım kafamızda...

Özel şoförünüzle geziyorsanız veya sürekli görece iyi muhitlerin taksileriyle dolanıyorsanız

gerçek hayatta sokakta yürürken ne olup bittiğini bilemezsiniz. Ben Viyana’ya gitmeden evvel, benimle aynı zamanda İstanbul’da yaşayan ve bu erkek şiddetinden pek haberdar olmayan, hissetmeyen, ilgilenmeyen birçok kadın vardı ve halen var. Onlar göçmedi, ben göçtüm. Şimdi de başkaları göçüyor, bizim göremediğimiz ya da bilmediğimiz nedenleri var demek ki. Alt orta sınıf bir aileden geliyorum, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi yıllarında Avusturya Liseliler Derneği oradan mezun olmamama rağmen istisnai olarak bana destek olmuş tek kurumdur, bunun nedeni de bana inanan ve içinde bulunduğum zorluğu gören kıymetli Çiğdem İkiışık hanımefendidir. Süreç biraz böyle şekillendi. O burs da bitince sürünmeye başladım. Yemek yok, ev yok... Halbuki Viyana’ya taşındığımda gece dörtte sokakta gezebildiğim için mutlu olmam gerekirdi değil mi? (Gülüyor) İşte her şey aynı anda mümkün olmuyor. Viyana’da yalnız ve çaresiz kaldım. Türkiye’den geldiğim veya Avrupalı olmadığım için (o ne demekse artık...) çok kez sözel, birkaç kez de bedensel ırkçı saldırılara uğradım. Bu sefer de İstanbul’da geride bıraktığım, karşılıksız gülümseyen, kahkaha atabilen herkesi özlemeye başladım.

Kısaca demek istediğim, yapılan eylemlerin, alınan kararların getirileri ve götürüleri oluyor. Ben Viyana’dan aynı zamanda çok da beslenen biriyim. Müzeler, sinema salonları, dans festivalleri, tiyatrolar, alternatif yaşam biçimlerine tanınan özgürlükler ve uluslararası sanatçıları karşılayacak çapta bir kültür ve sanat politikasının olması Avusturya’yı kıymetli kılıyor. Benim asıl eğitim aldığım, sanatı algılamaya başladığım yer Viyana’dır. İlk üretme şansımı da bu imkânlar doğrultusunda yine Viyana’da yakaladım ve sanat hayatım böylece başlayıp şekillenmiş oldu.

Süreç değil sonuç insanıyım. Evet şimdi çoğu insan İstanbul’dan kaçıp bir yere gitti, üstelik istenmedikleri yerlere, sanata verilen değerin yüksek olduğu soğuk ve katı ülkelere... Sonuçlara bakalım, on sene sonra ne üretmiş olacaklar.

Nilbar Güreş, Overhead from the series TrabZONE, 2010

Galerie Martin Janda izniyle , Viyana

Nilbar Güreş, Junction from the series TrabZONE, 2010, Galerie Martin Janda izniyle , Viyana

2013 de Professor Hilde Goldschmidt Award ve 2014’de Monsignor Otto Mauer Prize gibi çok önemli ödüller aldınız. Bu ödüller ve mumok gibi birçok müze de gerçekleştirdiğiniz sergiler de varlık alanınız oluştuğunu gösteriyor. Şimdi de Linz’de yer alan Lentos Kunstmuseum’da gerçekleşen Baş Üstü isimli 2006 yılından bugüne kadar ürettiğiniz çalışmaların yer aldığı retrospektif niteliğinde bir serginiz var. Neden retrospektif ?

Evet haklısınız, retrospektif bir sergi için genç sayılırım ama insanlar benimle karşılaştıklarında “biz senin 50 ile 60 yaş arasında olduğunu zannediyorduk,” diyorlar. Bu durumda, sorun yok. (Gülüyor) Genelde üretimlerim farklı ülkelerde oluyor. Avusturya’da aldığım ödüllerin sergileri veya ufak tefek fuar gösterimleri dışında son yıllarda bu çapta henüz sergileyememiştim. Sonuçta hemen hemen her sene çeşitli yerlerden sergi davetleri geliyor, farklı medyumlar ve çerçeveler dahilinde yeni projeler, bazen de tekil işler çıkıyor. 2009 yılında çok daha küçük çapta gerçekleşmiş olan Avrupa’daki ilk kişisel sergimde Salzburger Kunstverein’de beraber çalıştığım ve kısa bir süre önce Lentos Kunstmuseum müdürlüğüne atanan Hemma Schmutz bu işlerin bir arada görülebileceği bir sergi teklifiyle geldi. Farklı zaman ve ülkelerin etkileriyle üretilen işleri bir araya getirmenin hayali bana başta zor geldi fakat gayet iyi sonuçlandı. Bu sergi sayesinde ben de geçmiş yıllar içindeki kendime uzaktan bakmış oldum. Ayrıca inanılmaz iyi eleştiriler aldık. Çok gezilen, yazılan çizilen ve paylaşılan bir sergi oldu. Çok mutluyum.

Nilbar Güreş, Fotoğraf: Reha Arcan

Serginizin küratörlüğünü üstlenen Silvia Eiblmayr ile çalışma disipliniz nasıldı? Sergi süreci nasıl gerçekleşti? Nasıl fikirler yürüterek sergiyi yapılandırdınız? Müze mekânını nasıl ele alarak serginizin yerleştirmesini gerçekleştirdiğinizden bahseder misiniz? Mekân oldukça büyük ve düzenleme şekliniz oldukça etkileyici. Ayrıca bu sergi için yeni çalışmalar da üretmişsiniz.

Silvia, Avusturya’nın en önemli sanat tarihçisi. Evveliyatında Venedik Bienali Avusturya Pavyonu başta olmak üzere bir çok küratörlük deneyimi var ve sanat yaşamı boyunca pek çok önemli kurumun direktörlüğünü üstlenmiş biri. Valie Export ile yıllarca ortak üretimlerde bulunmuş son derece tecrübeli bir profesyonel. Kendisi ile çalışmış olmak benim için büyük bir şans ve onur. Ek olarak son derece saygılı bir insan. 14 yıllık tecrübeme göre hem işinde, hem de insani anlamda iyi olan, yani menfaat gözetmeyen profesyonellere sanat dünyasında pek rastlanmıyor. O manada da Silvia ile çalışabildiğim için ayrıca şanslıyım.

Sergime dönecek olursak, bu ilk büyük müze sergimi kurgularken Çırçır ve Trabzon’dan değil aslında daha da gerisinden başladık ve 2004’e dek gittik. Uzun yıllar Viyana Generali Foundation’un mimarlığını yapmış olan sergi mimari Tom Ehringer ile çalıştık. Mekâna girdiğinizde bir karşılama alanı var, bir meydan gibi. Yanı sıra bir evin avlusunu çağrıştıran duvarlar kuruldu. Viyana’daki ilk yıllarımda ürettiğim kumaş işlerim ve Torn daha gizli yerdeler.

Lentos Kunstmuseum sergim için üç yeni iş ürettim. Bunlardan biri Torn. Bu işi birkaç sene evvel Trans Yürüyüşü’nde tanıştığım arkadaşım Didem ile gerçekleştirdik. Didem, Gezi Parkı döneminde İzmir’den İstanbul’a yerleşmiş bir trans-aktivist. Uzun süre İstanbul’da inşaatta çalışmak, süpermarket kasiyerliği gibi birçok işte tutunmayı denedi. İş ortamında sürekli uğradığı tacizlerden sonra pes edip tek başına çalışmaya başladı. Bir akşam üç erkek tarafından soyguna uğradı. O gece, aynı kişiler tarafından boynu kesilip yol kenarına atıldı yani Didem'i ölüme terk ettiler: Cinayete teşebbüs!

Bu korkunç durum yüzlerce vakadan sadece biri; her kurban bir can ve her can yaşam hakkına sahip! Torn izleyiciyi Didem ile harfiyen yüzleştiren bir iş. Yırtık, erkek eli ile yamuk yumuk yamalanmış 1970’lerden kalma bir kumaş parçası, siyah beyaz analog fotoğraf ve videodan oluşan bir yerleştirme. Didem, önce uzaktan size, sonra yakından gözlerinizin içine bakıyor. Siz de ona bakıyor musunuz? İnsanca, s