Post Dijital Cehalet

a’21 amberNetworkFestival, çok merkezli ve çevrimiçi olarak 18 Mayıs tarihine kadar devam ediyor. Festivalin odağındaki “dijital sonrası cehalet” temasını tartışmaya açan Ozan Atalan, kendimizi sorgulamadan üreticisi, yayımcısı ve tüketicisi olarak içinde bulunduğumuz dijital kültürü sorguluyor


Yazı: Ozan Atalan



Ozan Atalan, Dijital fotoğraf ve manipülasyon



Bu sene a’21 amberNetworkFestival’de sergiler, medya performansları, konferanslar, video gösterimleri, sunumlar, paneller, konuşmalar ve çalıştaylarla geçen sürecin etrafında şekillendiği kavram, post dijital cehalet. Üzerinde bu çoklu ortamda kültürler arası tartışmalar süren dijital sonrası cehalet, amberNetworkFestival tarafından, dijital araçlar ve ortamlar aracılığı ile oluşan bilgi kalabalığının hayatlarımızdaki etkilerini, bilginin demokratikleşmesi ve çoğulcu bir şekilde üretilmesi/yayılması gerçeğini de göz ardı etmeden ele alıyor. Cehalet kavramı ise bilgisizlik ya da yanlış tanıma olarak değil; aşırı miktardaki bilginin özümsenememesinin yol açtığı toplumsal umursamama hali bağlamında tartışmaya açılıyor. Bu anlamda katılımcılar, dijital kültürün ve bilgi teknolojilerinin hızlı gelişiminin yol açtığı çağdaş cehalete, kendileri ile genelgeçer algı arasına mesafe koymadan yaklaşıyorlar. Çağdaş cehalet -en basit haliyle- teknolojik aletlerimize bizi yönlendirmeleri, bizim yerimize öğrenme eyleminde bulunmaları, hatta bazen adımıza kararlar vermeleri için yetki verirken bu bilgi üretimi, yöntem uygulaması ve karar mekanizmalarında hayatla olan hakiki bağımızı azaltıp “doğal” zekamızı âtıl duruma düşürmemiz olarak anlaşılabilir. Festival, gerçekliğin ne olduğundan ziyade onun nasıl yorumlandığının öne çıktığı hakikat sonrası kültürlerimizde algoritmik kontrol, yapay zekâ ve uzmanlaşmanın yarattığı bilgi yığını altında ezilen olağan algıyı inceliyor. Bana göre festivalin en güçlü söylemlerinden biri de burada saklı: Bilme hakkımız var, bilmeme hakkımız olduğu gibi. Tartışmalar, tek yönlü didaktik söylemlerin olduğu ayrıcalıklı bir konumlandırmadan gelen bilgiden ziyade, söylemlerin anlamaya ve etkileşime dayalı olmasıyla ilerliyor.


İçinde yaşadığımız bir “sonra(sı)” kültürü var: insan sonrası, modernizm sonrası, hakikat sonrası, dijital sonrası, İnternet sonrası ve benzerleri. Dünyanın yaşam kesitlerimize denk gelen, ileride belki de daha kesin adlandırmalarla anılacak olan bu dönemlerini anlamlandırmaya çalıştığımız bu sonralar, kendilerinden önce gelen ideolojilerin çağın sorularına yetersiz kalması nedeniyle ortaya çıkıyor. Şu an yaşadığımızdan başka bir şey olmalı, fakat ne? Amaç, bu sorunun cevabına ulaşmak için sadece geçmişin sonrası olan şu anı tarif etmek değil; geçmişin yerine ve ona tepki olarak hayatın kendi devinimini yakalamak. Her dönemin kendi içinde Rönesans ve Barokları olduğunu unutmadan, dijital sonrası da tam olarak bu anlayışa tekabül ediyor; yani kendimizi sorgulamadan üreticisi, yayımcısı ve tüketicisi olarak içinde bulduğumuz dijital kültürü sorgulamak.

Gün içinde istediğimizi, belirlediğimiz sosyal çevre ile paylaşma imkânı veren sosyal medyayı düşünelim. On saniyelik zaman aralıklarıyla, siber uzayda önceden belirlenmiş çerçeve oranlarına yüklediğimiz uçucu kaçıcı içeriklerin sayısı oldukça fazla olabiliyor. Takipçilerimizle ve takip ettiklerimizle girdiğimiz görsel-işitsel etkileşimin yarattığı duygu ve düşünce değişimleri de bu oranda hızlı ve fazla oluyor. Bir dakika içerisinde cinsiyet ve kimlik ayrımcılığı, kadın cinayetleri, nefret suçları, hayvanlara karşı şiddet, politik eleştiriler gibi duyarsız kalmamamız gereken konular ile birlikte harmanlanmış tatil, doğum günü, arkadaş yemekleri, kişisel becerilerin pazarlanması, yapılan geziler gibi günlük hayat kesitlerinden içerikleri bir arada görüyoruz ve ne kadar eleştirsek de hepimiz bu bilginin üreticisi ya da gözlemcisi olarak bir parçasıyız. Sosyal medya, dijital medyanın özel bir formu olarak kitlesel iletişimi hızlandırdığı ve ilişkisel toplulukların devamını sağladığı gibi bilgiyi çoğaltması, hızlandırması, dayanaksızlaştırması ve kaynaksızlaştırmasıyla olumsuz etkilere sahip olabiliyor. Sonuç, başarı ve cevap odaklı bir kültürde bu konuda bazı soruları sormanın gerekli olduğunu düşünüyorum.


Gerçeklikle ilişkimizi, ekranlar aracılığıyla sadece görsel ve işitsel duyularımızı kullanarak; üstelik bunu çoğu zaman başka akılların ürettiği bilgiye dayanarak kurmak, bizi dış dünyanın gerçeklik hissinden uzaklaştırıp eleştirdiğimiz olgusal gerçekliklere karşı duyarsızlaştırıyor olabilir mi? Dijital platformların bize yeni veri olarak sunduğu bilginin niceliksel artışı, yayılma hızı ve yarattığı duygu değişimlerine evrimsel süreçte mevcut kapasitemiz hazır mı? Fazla bilgi yaşamlarımızdaki şiirselliği öldürür mü? Bilimsel bilginin, mühendisliğin, teknik kapasitenin, bilgisayımsal düşünmenin içinde duygunun ve sezginin yeri nedir? Dijital kültürün neden olduğu kitlesel cehaletin trendleşmesine dair bu soruların yöneldiği konu sosyal medya ile sınırlı değil elbette. Yeni medyanın sayısal temsil, simülasyon yaratma, modülerlik, otomasyon ve değişebilirlik özelliklerinin uygulandığı, dijital materyalizme yön veren diğer dijital araçların ve alanların da dikkate alınması gerekiyor. Evet, belki hayatımızı makinelerle ve diğer insanlarla iletişim anlamında kolaylaştıran kullanıcı arayüzlerinin, teknik otomasyon süreçlerinin, şablonların işleyiş mekanizmalarını bilmemiz gerekmiyor; ancak bunlar aracılığı ile gelen bilginin olgusallığını ve gerçeklik değerini sorgulamamamız, zihinsel tembellikle birlikte umursamazlığa, sorgulamadan kabul etmeye, bilginin deneyimden ve araştırmadan değil dolayımlamadan gelmesine; dolayısıyla özümsenememesine neden oluyor; bir başka ifadeyle dijital sonrası cehalete.



Ozan Atalan, Dijital fotoğraf ve manipülasyon


İnsanlık tarihi boyunca kaydedilen evrimsel gelişim, insan öncesi evrimin en az yüz bin katı kadar hızlı ilerliyor. 1950’lerden itibaren bilgisayar teknolojisindeki artışla birlikte, dijital devrimin daha önceki devrimlerimizden çok daha etkili olacağı öngörülüyor. Ortalama bir insanın beş duyudan alıp işlemesi için beyne gönderdiği ortalama veri saniyede on bir milyon bit iken bunun sadece saniyede elli biti işlenebilmekte. Kodlanmış, ön mühendisliği yapılmış bilgi yığınları doğruluk kontrolü yapmaya gerek duymayacak kadar yorgun beyinlerimize yeni veriler olarak sunuluyor. Aşırı uyarılmayla birlikte gerçekliğe yabancılaşma ve hissizleşme tehlikesi ortaya çıkıyor ki bu da gelecek bilimci Alvin Toffler’ın söylediği gibi gerçekliğe dair mental imajımızın bozulmasına, zihinsel karmaşaya ve gerçeklikle illüzyon arasındaki çizginin belirsizleşmesine yol açabilir. Henüz tam anlamıyla bağımsız mantık yürütme ve kavramadan yoksun günümüz dar yapay zekâsı, algoritmik çalışma sistemleri, veri ile beslenen çoğunlukla rastlantısal sonuçlar özü itibariyle insan düşünce sisteminin bir imitasyonu olduğu için insan merkezciliği ve üreticilerinin ayrımcı önyargılarını içerme tehlikesine sahip. Buna hemen bir örnek verelim: Wong Kar Wai’nin Happy Together filminin ve yönetmeninin adını hatırlamadan aklınızda kalan sahnelerden arama yaptığınızı düşünün. Arama motoruna ülke adı, aşk, ayrılık gibi anahtar kelimeler yazdığınızda ortaya çıkan sonuç ile bu kelimelere eşcinsel kelimesini eklediğinizde ortaya çıkan sonuç sıralaması farklı olacaktır. Bu noktada şunu sorabiliriz: Bir filmde iki eşcinsel karakter olması onu eşcinsellik temalı bir film yapar mı yoksa bu durum, sorgulamayan popüler algının dijital medyadaki bir uzantısı mıdır? Tüm bunlar dijital kültürün yol açabileceği cehaletin farklı formları olarak yorumlanabilir.


M.Ö. 5. yüzyılın öne çıkan ressamları olan Zeuxis ve Parrhasius’un en gerçekçi resmi kimin yapacağına dair girdikleri yarışmanın sonunda, Zeuxis’in resmindeki üzümlerin kuşları kandıracak kadar gerçekçi oldukları söylenir. Ancak Zeuxis, Parrhasius’un resmini görmeye gittiğinde resmi örten perdeyi kaldırmak isterken bunun bir perde olmadığını fark eder ve bu gerçeğe en yakın olma mücadelesinde yenilmiştir. Bu mit, günümüz dijital bilgi teknolojilerinin bizi gerçeğe duyarsızlaştırma tehlikesine karşı bir analoji olarak kullanılabilir. 21. yüzyıl hakikat sonrası toplumunun da algımızdan bağımsız olgusal gerçekliğe yaklaşımı; gerçeği, gerçek gibi görünen imaj ve bilgiyle simüle etme anlamında belki de yeni bir realizm prototipidir. Yoğun dijital bilginin olgusal olanı görmezden gelmeye, gerçek olmayanıysa çağdaş politik mitler aracılığıyla bilerek ya da umursamadan gerçekmiş gibi göstermeye olan katkısı da dijital sonrası cehaletin başka bir ifadesidir. Ne yazık ki habercilik ve akademiye dahi objektiflik anlamında tam güvenemediğimiz bugünlerde, bu cehaletin üstesinden gelmek için belki de öğrendiklerimizi unutmak, tersine öğrenmek ve yeniden öğrenmek gerekiyor. Bu da dünyaya kültürel mitlerimiz dışında sezgiyle, ilk elden ya da güvenilir kaynaklardan bakarak gerçek anlamda bir umursama ve bilmenin oluşmasıyla mümkün görünüyor.