Pierre Klossowski ile Kayıt Dışı Metinler: BAPHOMET


Yazar Fatih Tan’ın, edebiyatın ve felsefenin kültleşmiş isimlerini güncel ve deneysel bir yaklaşımla ele aldığı Kayıt Dışı Metinler yazı dizisi, ayda bir Cuma günü yer bulduğu yeni mekânı unlimitedrag.com'da sekizinci metniyle devam ediyor. Kayıt Dışı Metinler’in kısmen yapı-sökümcü kısmen de kurmacaya dayalı dünyasının bu haftaki konuğu: Pierre Klossowski


Yazı: Fatih Tan


Pierre Klossowski, 1960


Polonya asıllı Fransız yazar, çevirmen, ressam, sanatçı ve filozof olan Pierre Klossowski 1905 yılında Paris’te dünyaya geldi. 2001 yılında 96 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Klossowski’nin düşünsel dünyası, kendisine özgü kaygıları yoktan var eden ezoterik bir dünyanın tezahürü gibidir. Resimlerinde daha çok maniyerist akımdan ilham alarak erotik ve sadomazoşist imgeleri kullanan Klossowski, gençlik döneminde de André Gide’in yardımcısı olarak çalışmıştır. İnsanı doğal kaygılara dâhil etmeyen ve gnostik bir metin hissi veren dili, “insan zaten hep oradaydı” düşüncesinden hareket eder. Bundan dolayı da Klossowski hiçbir evrimin yaratıcı kabulünde değildir. Mümkün olduğu kadar en yakın nihilist olanına yaklaşmak için tamamen içsel bir dürtüyle yaşamın temel fenomenlerine ve canlılığın en güçlü jestlerine varıncaya kadar insanın tüm ontolojik saiklerini zorlamanın peşindedir.


Klossowski kendisinin sanatçı, yazar, düşünür ya da filozof olmadığını iddia eder. Daha çok monomania bir kişiliğe sahip olduğunu düşünür. Marquis de Sade’ın erotik imgeleminin yazı ve çizimlerini, oldukça özgür bir ifadeyle oluşturduğu makaleleriyle bu kişilik temelinden hareket ederek pornografik senaryoların felsefi ve edebi kaygılarını bu monomania entegrasyonuyla bir araya getirir. Bu entegrasyon Georges Bataille, Jean-François Lyotard, Pierre Jean Jouve, Jacques Derrida, Michel Foucault ve Gilles Deleuze gibi yazarları ciddi manada etkiledi. Çünkü Klossowski, erotik sanatçı ve yazar olarak hedefleri konusunda canlandırıcı bir şekilde samimiydi ve her zaman sanatı, bir “suç ortağı” arayışı olarak yarattığını dile getirdi. Klossowski bu noktada Bataille’a yakın bir yerde durur. Bataille da eserlerinde ihlâl, sınır aşma, şiddet, eros, ölüm ve cinsellik gibi kavramları oldukça Sadecı katı bir dille birleştirir. Bataille’ın bu birleştirici diliyle ortak noktaları bulunan ve ilerleyen zamanlarda da bu ortak noktalarından dolayı Bataille ile önemli bir dostluk kuran Klossowski, 1930’lu yıllarda Alexandre Kojève’in Hegel'in Zihin Fenomenolojisi üzerine verdiği ünlü seminerler dizisine birlikte katılırlar. O seminerler aynı zamanda Jacques Lacan, Raymond Queneau, Raymond Aron ve André Breton gibi prestijli katılımcılardan oluşuyordu.


Kojéve'nin Hegel'in birbirine bağımlı olan “efendi-köle” ilişkisi üzerine düşüncelerine ilişkin analizi, Klossowski'nin sonraki çalışmalarında etkisini göstererek bu ilişkiyi yeniden gün yüzüne çıkardı. Entelektüel ilgi alanları Hegel ve Sade'ın ötesine geçerek Nietzsche'ye ulaştı ve son yazıları onu, Fransa'nın bu filozofa yönelik modern temsilcisinin önemli bir figürü haline getirdi. Ayrıca hiçbir amatörün başaramayacağı, sürekli uygulama gerektiren birçok eserin çevirisini de yaptı. Walter Benjamin, Franz Kafka, Søren Kierkegaard, Friedrich Nietzsche, Ludwig Wittgenstein, Paul Klee, Martin Heidegger bu isimlerden sadece bazılarıdır. Latince ve Fransızca arasında bir yerde "negatif" olarak bir dil yaratma girişimi nedeniyle Foucault tarafından takdir edilen Klossowski’nin Friedrich Nietzsche üzerine yazdığı 1969 tarihli Nietzsche ve Kısır Döngü kitabı post-yapısalcı filozofların tamamı için sağlam bir temel oluşturdu. İlerleyen zamanlarda Deleuze ve Klossowski, Nietzsche’nin çalışmalarına dikkat çeken yeni monografiler yazdılar. Organizasyonunda yer aldıkları Cérisy-la-Salle’deki 1972 Nietzsche’nin Fransızca Okuması isimli konferans, bugün hâlâ Fransa’nın entelektüel dünyası için, “bir neslin Nietzsche ile karşılaşması” bakımından önemli bir olay olarak yer alıyor.



Klossowski’nin çalışmaları hem naif hem de pornografik olarak açık, bazen okült metinlere bazen de nihilist bir mitolojiye atıfta bulunur. Müthiş bir kurgu yazarı olan Klossowski hiçbir harekete ve akıma tam olarak dahil olmadan ve onların kenarlarında uçuşuyormuş gibi görünen, etrafında ne dönerse dönsün, o yine de kendi eksantrik yolunu izleyen önemli bir figürdür. Edebiyatın gizli tarihini, kolayca akımlara veya eğilimlere indirgemeyerek tam tersine nihilist bir dil temelinde yeniden oluşturan ve tesadüfen kitaplarından birine rastlayana kadar ve aslında ne kadar iyi olduklarını anlayana kadar o hep görünmezliğin eşiğinde bocalayan bir yazardır. Tam da bu bağlamda onun bu görünmezliğini ortadan kaldıran ve onu görünür hale getiren üretimlerinden biri de Baphomet isimli kitabıdır. Yazar bu önemli eserini Foucault’ya ithaf etmiştir.


“...Uzun yaşamına sığdırdığı onca şeye karşılık, Klossowski gibi önemli bir yazara bugüne kadar sanatın, edebiyatın ve felsefenin dijital portallarında bir şeylerin yazılmamış olması onun dili ve felsefesi için büyük bir talihsizliktir. Sanırım bu oluşturduğum metin eksik de olsa -dijital mecra bağlamında- bir ilk olacaktır.”


Baphomet bilindiği üzere 14. yüzyılın başlarında Katolik Kilisesi tarafından aforoz edilen Tapınak Şövalyeleri'nin taptığı iddia edilen şeytanî bir figürdür. Klossowski ise bu romanı tarihi bir olaydan esinlenerek ve Nietzsche’nin Bengi dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların ontolojisinin izini sürüyor. Kitap ölümün ötesinde bir tarihçedir. Bir tür gotik absürt-komediye dönüşen ve zaman zaman pornografik epizotlara yer veren metafizik ve mistik bir romandır. Bütün karakterler, teolojik bir mutluluğa katılan ölülerin ruhsuz bedenleridir. Daha da ilginci ise kitapta Nietzsche’yi bir “Karıncayiyen” olarak tasvir eden Klossowski, sürrealist imgelere de başvurmuştur. Kaldı ki sürrealizme her zaman ciddi bir şekilde ilgi duyan bir yazardır.

Dolayısıyla Klossowski’nin bu önemli eserini kurgusal bir bağlamda yeniden değerlendirmek istedim. Ancak şurası kesin bilinmelidir ki ne kavramın kendi tarihsel tanımı ne de Klossowski’nin genel bağlamı üzerinden hareket etmedim. Kaldı ki Baphomet başlı başına majör bir kavramdır. Klossowski ise bu kavramla birlikte, dile ve düşünceye dair her ne varsa bütün her şeyi büyük bir ezoterik soyutlamaya uğratarak kitabın içinde ilerliyor. Ben ise özellikle kitapta Nietzsche’ye biçilen tasvirden yola çıkarak ve benzer bir tasvirin sadece benzeşimine giderek Kayıt Dışı Metinler serisi kapsamında yeniden kurguladım. Açıkçası kitapla tek ortak noktamız -kitabın ismi dışında- sadece bu benzeşimdir.


Tuhaftır, Klossowski’nin yakın bir dönemde aramızdan ayrılmasına rağmen dijital ortamda kendisi ve bilhassa üretimleriyle ilgili Türkçe bir makaleye rastlamamak epey düşündürücüdür. Açıkçası akademik ve matbu olarak kendisiyle ilgili bir araştırma yapıldığını bilmiyorum. Ancak uzun yaşamına sığdırdığı onca şeye karşılık, Klossowski gibi önemli bir yazara bugüne kadar sanatın, edebiyatın ve felsefenin dijital portallarında bir şeylerin yazılmamış olması onun dili ve felsefesi için büyük bir talihsizliktir. Sanırım bu oluşturduğum metin eksik de olsa -dijital mecra bağlamında- bir ilk olacaktır.


BAPHOMET


Bence tarihin en büyük palavrasını Kafka attı. Yazdıklarının basılmamasını istemiş! Pardon, daha doğrusu okunmamasını hatta görülmemesini istemiş Max Brod’dan. Sizce de bu çok büyük bir palavra değil mi? Mademki kimsenin okumasını istemiyordu o zaman Brod’da dâhil kimseye ama hiç kimseye bundan bahsetmeyecekti. Ancak tam tersine tam da bütün bu yazıları ilerde basımını gerçekleştirsin diye Brod’a verdi. Al bunları ve ilerde tüm dünyaya göster demenin tersten tercümesiydi. Bence iyi bir numara ve çok zekice! Ama yine de bu durumdan emin değiliz. Mutlakiyetçi bir söylemde bulunamayız. Çünkü bu eylemde düalist bir durum söz konusudur. Kafka bu el yazılarını Brod’a verirken gerçekten neyi hesap etti. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Bilinen şu ki, bunları “yayımlamama” üzerine verilmiş büyük bir söz var ortada!

Sırf bu meseleyi, yani Kafka ve Brod’un birbirlerine verdikleri tarihin en büyük çiğnenmiş sözünü seninle konuşmak için, uzun bir yolculuktan ve büyük bir çabadan sonra seni Mağripli yaşlı bir kadından aldım. İkna etmem uzun sürdü. Kafka kendisini göstermeden, yani bir “gösterilen” olmadan kendisini bütün dünyaya hatırlattı. Fakat yolda gelirken nedense fikrimi değiştirdim ve şuan tam tersine “gösterilen” bir şeyin “unutulması” üzerine senle konuşmak istiyorum. Bir “görüntü” üzerine... Konuşmanı sağlamak için de elimde tuttuğum kutuda sana bir sürprizim olacak! Bu arada seni aldım ama inan hiç beklemiyordum umduğumdan daha sakinmişsin. Gerçi yaşlı kadından bununla ilgili gerekli tüyoyu aldım. Farkındaysan yol boyunca pipondaki duman hiç dinmedi. Sürekli tazeledim. Sen tütün olduğunu farz et! Ayrıca çok üzgünüm param tam çıkışmayınca da mecburen kafesini en ucuzundan seçtim. Bakır-krom kaplamalı biraz da oksitlenmiş eski model bir kafes. Her tarafında dışkı ve kan izleri var. Neyse ki kafes hâlâ iş görüyor. Hafif tırtıklı yeşil parlak derin ve uzun yapışkan dilinle hiç sempatik değilsin. Gözlerini 360 derece döndürmen ve birbirinden bağımsız bir şekilde zıt yönlere bakabilme kabiliyetine ne yalan söyleyeyim hayran kaldım. Kaldı ki zıtlıklar zaten senin yapışkan dilinin her zaman bir örüntüsü olmuştur. Fakat kuyruğunu çok fazla hareket ettirmesen sevinirim, çünkü acayip rahatsız oluyorum ve konuya hiç mi hiç konsantre olamıyorum. Konuya gelirsek şunu diyecektim, yapı-söküm senin işin, benim değil. Zaten o yüzden buradasın. Genel anlamda ve ta en başından beri şunu diyorsun, bir kere yapı-söküm bir yıkım değildir! Bir şey eğer inşa edildiyse yapı-sökümü de yapılır. Yapılan inşanın ne şekilde yapıldığının (dil-metin bağlamında) bütün koşullarını araştırmaktır nihai hedef. Bu şey Tanrı, hakikat, adalet, demokrasi, kimlik, sinema gibi herhangi bir kavram olabilir. Önemli olan bu kavramı ortadan kaldırmadan –yani imha etmeden- tek tek parçalara ya da modüllere ayırıp, dili, metafizik temelinde yeniden bir tanımlamaya ve anlamlandırmaya götürmektir. Kabaca “şey”in diyagramını her zaman -dil-metin temelinde- önceleyen bir formülasyondan bahsediyorsun ve bu formülasyonun yöntemine de “dekonstrüksiyon” ismini vermişsin -ki bundan ötürü de mutlak bir hakikatin hiçbir zaman bilinmeyeceğinin katı ısrarındasın. Düşündüm de insanı gerçekten çok yoruyorsun. Bir de şunu demişsin, bir kelimeyi tanımlarsan ona şiddet uygularsın, hatta onu öldürürsün. Hayret! Bunu sen mi diyorsun? Neyse devam edelim, hatta “bir iç tutarlılık beklemeyin hiçbir metinden” diye iddialı bir cümleyi de ekliyor ve bu cümleyi sanata, felsefeye, mimariye, edebiyata, popüler kültüre, cinsiyetçi ve kolonyal kimliklere uygulanabilirliğinden söz ediyorsun. Tam da bu noktaya gelmek istiyordum. Yani sanat bağlamına! Geçenlerde bir sanatçının videosunu izledim ki “görüntüden” kastım da buydu zaten. Sanatçının ismini unutmak için söylüyorum: Mehmet Çeper. İsmi söylenirken dâhi unutuluyor. Çünkü hiçbir tutarlılığı yok isminin. Tıpkı videosundaki metin gibi ya da kimliği gibi... Sanki unutulması için söylenmesi ve görünmesi bu yüzden değerli görülmüş bir isim. Ona bahşedilen değer salt unutulması için verilmiş bir değerdir. Unutulmak nosyonu, sırf hatırlansın ve fiilen yaşansın diye varolan bir beden onunkisi. Bir şeyin unutulabilmesi için önce bilinmesi gerekir. Olmayan bir şey unutulmaz çünkü o şey hiç varolmamıştır. O yüzden unutulmanın hatırlatılması için bazı varolan şeylere işaret edilmesi gerekir. Mesela şu karşında gördüğün bedene ve şu an önünde durarak dinlediğin dile -yani bana- iyice bak ki ilerde unutabilesin. İlerde unutma kavramının sana hatırlatılmasını sağlayacak en önemli gösterge benim bu dilim ve bedenimdir. Kaldı ki ben kendi hesabıma sanatçının ismini şimdiden unuttum bile! Onun bedenindeki ve dilindeki hakikat ya da senin tabirinle iç tutarlılık “unutulma” üzerine inşa edilmiştir. Videosundaki metin de aşağı yukarı öyle bir şeydi.

Video, dümdüz bir duvarda hareket eden bir böceğin ardında bıraktığı kendi dışkısıyla yazdığı bir metinden oluşuyor. Aslında bir cümle kuruyor. İlginç olan ise cümleyi kurduğu sırada daha cümlenin ortasındayken ilk yazdıkları arkasından siliniyor. Yazı kendisini unutuyor. Ve böcek ısrarla tekrar başa dönüp yazmaya çalışıyor. Güdülen amaç bütün cümleyi tek seferde okunacak şekilde bitirmek. Ancak amaç bir türlü hâsıl olmuyor. Videoda böceğin yazmaya çalıştığı cümle tam olarak şöyle: I don't know what it is to have a state. (Bir devlete sahip olmak nedir bilmiyorum.) Videodaki böceğin metni beni de kapsıyor ve böceğin bedeni bana ait olmasa da inan ruh bana ait gibi. Sanatçının bu metni bana çok Sokratik geldi. Şimdi topu sana atıyorum eğer beni ikna edersen sana güzel bir ödülüm olacak. Ödül, gördüğün üzere elimdeki kutuda duruyor. Ama önce dilini kutudan çekmeni istiyorum.


-Kafesin içindeki sürüngen: Videodaki metin, sanatçının kimliği ile birleşince orta yerde şüphesiz “aşkın” bir örüntü vuku buluyor. Dediğin Sokratik tespite yüzde yüz katılıyorum. Videodaki metin sanatçının işini yani anlatımını arkaik bir noktaya çekiyor. Sanatçı kendi dilini metnin dışında ve dışarıda bırakarak iç tutarsızlığı metin temelinde yeniden tanımlıyor. Dışarıda bırakılan şey her zaman yeniden meydana çıkabileceği için ve temsil ettiği tehdit, toplumun özüne ait bir şey olduğu için hiçbir zaman hatırlanmaması gereken yerde meydana gelip yeniden unutulmaya yüz tutuyor. Metnin evrimi doğal bir evrimdir. Aklın ilerlemesinin bir adımıdır. Dolayısıyla bu metni şöyle okuyorum, bütün bu metin sadece bir kavramda vücut buluyor ya da bütün büyüsü o kavramın içinde gizli. Yani bütün bir metin aslında sadece tek bir kavramdan oluşuyor. O da, a priori kavramıdır. Hiçbir deneye tabii olmayan veya kanıtlanamayan din, ölüm, başlangıç, tanrı gibi metafiziksel ve aşkın kavramlar için kullanılan “sokratik önsel” kavram. Ki bu kavrama bütün hayatım boyunca hep karşı çıktım. Yapı-sökümü bilhassa bu kavrama uyguladım. Bana kalırsa sanatçının ironisi tam da burada gizlidir. Birincisi kendi politik kimliğini hiçbir maddi tarafının kabul görmediğine işaret ederek, kendi politik kimliğine yeni bir aşkın gösteren yaratmak; ikincisi ise gösterilenin aşkın buyrukçu söylemini bu sayede dışarda bırakarak ya da kendi lehine doğrudan kurgulayarak unutuluşunu ortadan kaldırmaya yönelik bir hamlede bulunmaktır. Sanatçı böylece kurnazca tersten bir yapı-söküme gitmiştir. Aşkın olanı maddi olana indirgemek yerine maddi olanı aşkın bir zemine çekerek bunu sağlamıştır. Özetle buyurgan dilin aşkın söylemi yerine kendi aşkın söylemini yaratmıştır. Bu bakımdan videodaki metnin tam olarak hiç bitmemesi ya da cümlenin tam olarak son bulmaması transandantal bir olgudur. Yani sürekli silinip tekrardan yazılması onun bütünlüklü okumasını dışarıda bırakıyor. Dolayısıyla sanatçının varlık nedenini kabul etmeyen -videoda üstü kapalı bir şekilde işaret edildiği gibi- fiziki bir iktidar rejiminin, sanatçıyı yok saymadan unutulmaya bıraktığı bir düşüncenin sonucudur ve her ne kadar rejim onu unutarak kabul ediyorsa da, aslında rejimin bu yaklaşımı onu a priori olarak yeniden tanımlamaktadır. Sanatçı kendi düşünsel ve unutulmaya haiz kimliğini aşkın bir noktaya çekerek “unutuluşunu” bu sayede bir kez daha ortadan kaldırıyor.


Sanatçının ifadesinde bir doğruluk ve özgüllük ilişkisi her zaman vardır ve bu da tutkusuna en yakın yerde durur. Sanat nesnesinin hakikatini kaçırdığından, kendisini metin üzerinden dile getirir ve sözünün kökenini otantik olarak anlatır. Böylece nesnel hakikate kendince erişir, hatayı açığa vurur, tutkuları işler ama bütün bunları sanat kökenin canlı hakikatini yitirdiği için yapar. Kendi kimliğinin metni ister felsefi olan evrim ve ekonomi temelli olsun, isterse de unutma ve bastırılma biçimine maruz kalsın hiç fark etmez, bu her zaman imleyenin politik yönündedir. Bütün metinler insanlar tarafından yazıldı. Bazıları ise insan olmayan varlıkların diliyle. Tıpkı sanatçının çalışmasındaki bu metin gibi basitçe düşünebiliriz. Metinlerin evrim süreci doğaldır; ancak metinlerin özü doğal değil, kültüreldir ve bir form gibi kendisini dayatır. Sanatçı da bir form gibi bize bu metni dayatarak, telafi edilemez olanın ve unutulması imkânsız olanın vücut bulduğu yerde, unutulmanın imkânsız hale geldiğini belirtmek amacındadır. Diyeceklerim bunlardan ibarettir.


--: Konuşmanda mutlak bir hakikati yakalamak nerdeyse imkânsız! Keza mutlak bir hakikat bulunmadığı için de iç tutarlılıktan söz edemeyiz. Bu bakımdan yaptığın yorumu beğenmedim desem haksızlık olur. Genel anlamda fena değildi! Şimdi de sıra ödülüne geldi ki ne yalan söyleyeyim fazlasıyla hak ettin! Esasında videodaki böceği sana getirecektim, fakat sanatçının ismini söylediğim için kendisinin kim olduğunu unuttum! Bende Max Brod’a gidip bu böceği aldım. Sağ olsun kendisi çok yardımcı oldu. Kafesin içine yavaşça bırakıyorum. Unutmadan o böcek, galiba videodaki böcekmiş. Çünkü Brod aynı böcek olduğunu ısrarla vurguladı! Eğer Brod’un dediği doğruysa ve yanılmıyorsam sanırım şu an kafesin içinde duran böcek, aynı zamanda Kafka’nın herkesçe bilinen o meşhur böceğidir! Afiyet Olsun!


Gilles Deleuze, Jean-François Lyotard, Maurice de Gandillac, Pierre Klossowski, Jacques Derrida ve Bernard Pautrat, Cerisy-la-Salle, Nietzsche Konferansı, 1972