On soruluk sohbetler: Anestis Azas
- Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel
- 14 saat önce
- 6 dakikada okunur
Belgesel tiyatroyu mizah, siyasi alegori ve kolektif hafızayla buluşturan Anestis Azas ile, Paribu Art'ta sahnelenecek oyunları The Dogs ve The Republic of Baklava vesilesiyle; stereotiplerden adalete, krizlerden kimlik meselelerine uzanan tiyatro pratiği üzerine konuştuk
Röportaj: Ayşe Draz Orhon & Mehmet Kerem Özel

Anestis Azas. Fotoğraf: Giannis Papaioannou
Atina Epidaurus Festivali'nde izleyici ödülü alan The Republic of Baklava 2023 yılında İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında İstanbul'a geldiğinde, “yeni nesil Yunan tiyatrosunun öncüsü” diye tanımlanmış, izlediğimizde ise metnin keskin zekâsı, olgun mizahı, sahnelemenin yenilikçi yapısı ve sahnede izlemesi birbirinden leziz oyuncuların uyumu bizi kendine hayran bırakmıştı. The Republic of Baklava’nın odağında, merkez olarak evlerini ve işyerlerini kullanarak kendi ulus-devletlerini kurmaya karar veren bir Türk ve Yunan çift var. Kurgusal bir zemin üzerinden sahte belgesel biçimiyle sunan bu eserde sahneye çıkan “araştırmacılar”, adeta bu küçük ulusun tarihini, çatışmalarını ve mirasını yeniden inşa ediyor. Yunanistan'ın 1821’deki bağımsızlık mücadelesinin yıl dönümünde verilen sipariş üzerine yazılan oyun, tarihin ağırlığını taşımak yerine onunla dalga geçmeyi tercih ediyor ama hafif bir dalga bu ve içinde gerçek bir soru taşıyor: stereotiplerin altından sıyrılmak mümkün mü? The Republic of Baklava’nın yazar (fikrin sahibi Azas olsa da oyunu Gerasimos Bekas ve Michalis Pitidis ile birlikte yazıyor) ve yönetmeni Anestis Azas daha sonra 2024 yılında, gene Atina Epidaurus Festivali'nde prömiyerini yapan ve yine seyirci birinciliği kazanan yeni oyunu, Arachova'da bir husky'nin öldürülmesi üzerine sahneye dedektif köpeklerin çıktığı, Aristophanes komedyası ile film noir karışımı bir siyasi alegori olan The Dogs ile İstanbul’a geldi. Azas The Dogs ile bu sefer de, güçsüzlerin şiddetle karşılaştığı bir toplumda adaletin kimin elinde olduğu sorusunu soruyordu.
1978 Selanik doğumlu Anestis Azas, Aristoteles Üniversitesi'nde tiyatro eğitiminin ardından Berlin'e taşınmış, Ernst Busch'ta yönetmenlik okumuş. Dimiter Gotscheff'in ve Rimini Protokoll'ün asistanlığını yapmış ve de bu iki isim yan yana gelince Azas’ın metodolojisi adeta kendiliğinden ortaya çıkmış: bir yanda ağır, metne işlenmiş varoluşsal sorular; öte yanda belgesel tiyatronun titiz gerçeklik araştırması. Azas ise bu ikisini harmanlayıp kendi sesini bulmuş bir yazar-yönetmen. Ayrıca Prodromos Tsinikoris ile kurduğu uzun soluklu işbirliği neticesinde, 2011'den bu yana Yunanistan'ın krizini, göç meselesini, kimlik çatışmalarını ve özelleştirme politikalarını sahneye taşıyan bir dizi oyun üretmişler ve de 2015-2019 arasında Ulusal Tiyatro'nun Deneysel Sahnesi'ni birlikte yönetmişler. Azas’ın da ilk kez İstanbullu seyirci ile bir araya gelmesi aslında 2019 yılında, yine İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenen Temiz Şehir eseri ile gerçekleşmişti. Yunanistan krizinin zirvesinde ortaya çıkan ve toplumdaki bütün “kir” için göçmenleri suçlayan “temizlik” söylemini mizah dolu ama sert bir performansla masaya yatıran bu mizah dolu belgesel tiyatro eserinde ikili, kenti somut gerçeklikte kimin temizlediğini sorusunu yanıtlamak için Yunanistan'a Arnavutluk, Güney Afrika, Filipinler, Bulgaristan ve Moldova'dan gelen beş temizlik işçisi kadının hikayelerine başvuruyorlardı. Biz Temiz Şehir bağlamında Tsinikoris ile On Soruluk Sohbet’imizi gerçekleştirmiştik. Azas ile sohbetimizi ise, nihayet Haziran ayında Paribu Art’ta yer alacak iki oyunu bağlamında gerçekleştirdik. 2-3 Haziran’da The Dogs’u ve özellikle 6-7 Haziran’da sahne alacak The Republic of Baklava’yı kaçırmamanızı öneriyoruz.

The Republic of Baklava. Fotoğraf: Pinelopi Gerasimou
Sizce tiyatronun özü nedir?
Romanyalı yönetmen Radu Jude'un bir filminde, sinemaya atıfta bulunan ama bence her sanat formuna da uygulanabilecek bir benzetme var; tiyatroya mükemmel bir şekilde oturuyor ve Perseus ile Medusa efsanesine gönderme yapıyor: Perseus Medusa'ya doğrudan bakamaz çünkü bakarsa Medusa’nın bakışları onu taşa çevirir. Medusa’yla yüzleşmek için bir kalkan kullanır; Medusa kalkanın yüzeyinde yansır ve böylece Perseus onunla savaşabilir. Perseus'un kalkanı sanatın işlevidir: Dünyanın dehşetine doğrudan bakamayız; ancak yansıması aracılığıyla onunla yüzleşebiliriz. Sanat, bizim durumumuzda tiyatro, bize bu yansımayı sunar.
Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?
Kesinlikle. Ancak aynı zamanda, bir eserin yaratım sürecinin, onu tüketenlerden önce değil öncelikle onu yaratanlar için dönüştürücü olabileceğine inanıyorum. Birçok kez farklı yapımlarda profesyonel olmayan oyuncularla çalıştım ve prova sürecinde insanların davranışlarında hemen değişiklikler fark ettik; prova süreci esnasında belirli konulara ilişkin algılarının ve yaklaşımlarının değiştiğini görüyorsunuz. Kalabalık bir grupla gerçekleştirdiğimiz bir projeyi hatırlıyorum; birkaç günlük provadan sonra yabancı bir kadınla çok yakın arkadaş olan çok muhafazakar, sağcı bir adam vardı, hatta ona ırkçı bile diyebiliriz. Nefret ettiği şeyin aslında o kadar da nefret edilecek bir şey olmadığını fark etmişti. Ama hayat bizi her halükarda değiştiriyor; deneyimlerimiz ve yaptığımız işe olan bağlılığımız bizi değiştiriyor. Savaşı yaşamış insanları düşünün. Sanatın iyileştirici işlevine inanıyorum. Belki de sanatla olan etkileşimimiz bizi iyileştirebilir ve hayatımıza anlam katabilir, çünkü duyularımıza ve duygularımıza ifade verme fırsatımız olur.
Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinizde etkisi olur mu?
Her şeyin bir rolü var; günlük karşılaşmalar, şarkılar, filmler, rüyalar. Ancak, ilhamdan ziyade disipline, çalışmaya ve yaptığınız her şeyde azim göstermeye çok inandığımı söyleyebilirim. Temelde, bir proje üzerinde çalışırken, kendimi tamamen sürece kaptırmayı ve fikirlerin, imgelerin ve argümanların labirentine, sanki bir tünel kazıyormuş gibi, değerli, anlamlı bir şey ortaya çıkana kadar dalmayı seviyorum.
Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?
Bazen kendiliğinden geliyor; bazen, tıpkı Paribu'da sahneleyeceğimiz oyunlardan biri olan The Republic of Baklava’da olduğu gibi, önce başlık geliyor ve ardından her şey takip edebiliyor. Bazen de birçok deneme ve ince ayar gerekiyor; hangi başlığın ilgilerini çektiğini görmek için arkadaşlarınıza danışmanız, hatta anket yapmanız gerekebiliyor, ama sonuçta başlık o kadar da önemli değil. Önemli olan oyunun kendisi.
Sanatınızı etkilediğini düşündüğünüz biri veya bir sanatçı var mı, varsa kim?
Aklıma ilk gelenler arasında Jarmusch'un filmleri, Francis Bacon'ın resimleri ve rebetiko müziği var. Gerçekte ise hayran olduğum sayısız sanatçı var ve her yerden unsurlar “ödünç almayı” seviyorum.
Dünyanın mevcut durumunu değerlendirdiğinizde, bir sanatçı olarak sizin için en önemli ve acil konu nedir?
Bu soruyu, bir huzursuzluk ve gariplik hissine kapılmadan cevaplamak çok zor. Bu soruya verilecek herhangi bir cevap klişe ve basmakalıp kalıyor. Ancak beni rahatsız eden şey, demokratik uygulamaların ve değerlerin yavaş ama istikrarlı bir şekilde çöküşü. Dünyada hüküm süren adaletsizlik, servetin çok küçük bir grup insanın, teknoloji baronlarının elinde yoğunlaşması ve istediklerini yapabilmeleri, sonuç olarak küresel bir oligarşiye doğru ilerlememiz... Aynı zamanda toplumdaki öfke de var, bu öfke sosyal medyadan birilerine yöneltiliyor gibi görünüyor ve hiçbir şey insanları anlamlı bir siyasi değişime doğru yönlendiremiyor.
Günümüzde, Gazze'deki soykırımı görmezden gelemeyiz. Bu, 21. yüzyılda bir Batı devleti tarafından gerçekleştirilen ilk koordineli etnik temizlik girişimi; bu, büyük bir üzüntüye, şaşkınlığa, ama aynı zamanda öfkeye de neden oluyor. Özellikle de tüm Batı devletlerinin bunu alaycı bir şekilde kabul ettiğini gördüğünüzde. Barış anlaşmasına varmak ve bu insanlara kendi ülkelerine sahip olabilmeleri için bir parça toprak vermek neden bu kadar zor? Bu dehşet bir noktada sona ermeli değil mi?
Öte yandan, dünyanın büyük sorunlarının ötesinde, sanatçıların her zaman içsel bir kriz halinde olduğuna inanıyorum. Benim durumumda, kendi yaşam deneyimime dayanan kişisel öfkem, büyük ölçüde küçük burjuvaziye, ırkçılığa, Hristiyan dar görüşlülüğüne, yani yaşadığım ülke Yunanistan'daki baskın ortama yönelik.
Klasik metinlerden, çağdaş oyunlardan ve belgesel tiyatrodan yola çıkarak, genellikle güçlü bir sosyopolitik odağa sahip eserler üretiyorsunuz. “Gerçek” malzeme, tanıklık, araştırma kullanımı ve belgesel tiyatro ile eserlerinizdeki dramatik biçim ve metafor ihtiyacı arasındaki gerilimi nasıl yönetiyorsunuz? Toplumsal bir meseleyi seçtiğinizde, neyi olduğu gibi koruyup neyi şiirsel olarak dönüştüreceğinize nasıl karar veriyorsunuz?
Gerçeklikten ilham alıyor ve belgesel tiyatro yapıyor olsam da, ekibimle bir projeye başladığımda -ki bu genellikle yeni bir metin geliştirmekle oluyor- her zaman basit sorularla yola koyuluyoruz. Tiyatro okulunda ilk yılımızda öğrendiğimiz sorular: Kim konuşuyor? Ne söylüyorlar? Kime söylüyorlar? Neredeyiz? Sınırlar ve kurallar koymak kesinlikle yardımcı oluyor; genellikle sınırlar hayal gücünü özgürleştiriyor ve sonunda “az çoktur” ilkesi geçerli oluyor. Kolektif yaratım dediğimiz şeye çok inanıyorum; provalar sırasında oyuncular ve ekibin geri kalanı için yaratıcı koşullar yaratmaya çalışıyorum, böylece kendilerini ifade edebilsinler ve ellerinden gelenin en iyisini verebilsinler diye. Daha sonra eserin dramaturjisi grup içindeki tartışmalar ve provada aldığımız geri bildirimlerle gelişiyor. Ancak ne dersek diyelim, tiyatroda hiçbir şey tartışarak çözülmemiştir; sahnede pratik çözümler arayıp ona göre kararlar alırız.
The Dogs. Fotoğraf: Karol Jarek
The Dogs oyununda, insan şiddetini araştıran kahramanlar olarak köpekleri seçmeniz, tipik hiyerarşilerin tersine çevrilmesini öneriyor. Bu hayvan bakış açısı oyunda nasıl bir alegori işlevi görüyor ve insan toplumu, kırılganlık ve kolektif eylem hakkında neyi ortaya koyuyor?
The Dogs bir alegori ve özellikle son zamanlarda Yunanistan'da kamuoyunu meşgul eden bir dizi adli örtbas skandalına bir yanıt olarak okunabilir. Köpekler sevdiğimiz hayvanlardır; zeki ama aynı zamanda komik yaratıklar, bazen çok aptalca şeyler yapan, saygı duymadığınızda vahşi ve tehlikeli hale gelebilen hayvanlar. Oyun gerçek bir hikayeye dayanıyor, ancak daha sonra bu olayın ötesine geçen adalete dair çeşitli fikirleri araştırıyor. Köpeklerin kendilerinin bu hikayenin kahramanları, aralarından birinin cinayetini çözecek dedektifler olması, sadece masal dili konuşmaya dair bir girişim. Köpekler mevcut hiyerarşiyi alt üst etmeye ve faili, bir insanı, kendi yöntemleriyle cezalandırmaya çalışıyorlar.
Cem Yiğit Üzümoğlu. Solda The Republic of Baklava, sağda The Dogs oyununda
İstanbul'da üç eserinizle bulundunuz; Temiz Şehir (2019), The Republic of Baklava (2023) ve en son olarak The Dogs (2025). Son ikisinde Cem Yiğit Üzümoğlu rol aldı. İkinizin nasıl tanıştığını ve yıllar içindeki iş birliğinizi anlatabilir misiniz?
The Republic of Baklava için Türkiye'den bir başrol oyuncusu ararken tanıştık. Oyunun ardındaki temel fikir, tarafsız bir Batı ülkesinde tanışan ancak modern Yunanistan'da yaşamaya karar veren farklı ülkelerden bir çiftin, bir Yunan kadın ile bir Türk erkeğinin bakış açısından günümüz milliyetçiliğini incelemekti. Proje aynı zamanda bir sahte belgesel (mockumentary); kurgusal bir zemine sahip olsa da, sanki gerçekten yaşanmış gibi sunuyoruz, bu yüzden kesinlikle rolüne bu yaşanmış deneyimi getirebilecek Türkiye’den bir başrol oyuncusuna ihtiyacım vardı. İstanbul'da oyuncularla bazı atölye çalışmaları yürütmüş olan ortak bir arkadaşımız Alexandra Kazazou bizi tanıştırdı ve sonra Cem'i Netflix'te yayınlanan, İstanbul'un düşüşünü anlatan Osmanlılar dizisinde Fatih Sultan Mehmed rolünde izlediğimi hatırladım. Fatih Sultan Mehmed'i canlandıran bir oyuncunun bu oyunda yer almasının Yunan izleyici için iyi bir işaret ve güzel bir ironi olduğunu düşündüm. Neyse ki, genellikle yoğun olan programına rağmen Cem, provalar için Atina'ya gelebildi. Sonrasında arkadaş ve iş birlikçi olduk çünkü o muazzam yeteneğe sahip harika bir oyuncu ve aynı zamanda onunla hem tiyatroya hem dünyaya dair benzer bir yaklaşım paylaşıyoruz.













Yorumlar