İçimdeki Öteki üzerine
- Maya Çelem
- 11 dakika önce
- 5 dakikada okunur
Gizem Bilgen’in koreografisini üstlendiği; Barış Diker, Gizem Seçkin ve Selim Cizdan’ın yer aldığı İçimdeki Öteki 13 Haziran 2026 tarihinde Hara’da gerçekleşti. Canavarların Vaatleri sergisiyle diyalog kuran performans, Jung'un benlik, gölge ve anima arketiplerinden hareketle benliğin parçaları arasındaki karşılaşmayı sahneye taşıyor
Yazı: Maya Çelem

İçimdeki Öteki, Barış Diker, Gizem Seçkin ve Selim Cizdan, Koreograf: Gizem Bilgen, 2026, Hara. Fotoğraf: Selenay Yıldırım
Gizem Bilgen’in koreograflığını üstlendiği İçimdeki Öteki performansı 13 Haziran’da Canavarların Vaatleri sergisine paralel olarak Hara’da ilk kez izleyiciyle buluştu. Barış Diker, Gizem Seçkin ve Selim Cizdan’ın yer aldığı performans sergi ile bağlantılı olarak izleyicinin kendi “canavarları” ile tanışmasına kapı araladı.
Ezgi Hamzaçebi küratörlüğünde gerçekleşen Canavarların Vaatleri, insanın kendi hakikatini anlama yolculuğunda “canavar”laştırılan duygu, beden ve hallerin yine insana dair bir söz söylediği argümanından yola çıkıyor. Sergideki eserler, bedenleri ve kimlikleri sabit kategorilere yerleştirmiyor; “kusurlar” ve “karanlık” ise kalıplardan farklı var olma ihtimallerini açığa çıkaran unsurlar olarak beliriyor. Canavar figürü de bu dönüşümün merkezinde, sınırları bulanıklaştıran bir varlık olarak beliriyor. Bu bağlamda İçimdeki Öteki, sergi ile hem görsel hem kavramsal olarak son derece tatmin edici bir uyum içerisinde deneyimleniyor. Henüz hareket ve anlatı başlamadan, başımızın üzerinde uçan canavarlar; yerden tavana uzanan camın ardında gördüğümüz su ve ağaçlar; A. Serkan Aka’nın kinetik heykellerinden gelen organik melodiler; büyük bir bulut benzeri elyaf malzeme ile rüyavari bir dünyaya çekiliyoruz.
İçimdeki Öteki, serginin orta katında, Hilal Polat’ın havada süzülen heykellerinin (El Âlem ve Sülalem) altında Gizem Seçkin ve Selim Cizdan’ın performansı ile başlıyor. Beyaz tonlarında ve siyah tonlarında birer persona görünce bunları içimizdeki iyilik ve kötülük ile bağdaştırma eğiliminde olsak da, performansın kavramsal metninde değinildiği üzere, Carl Gustav Jung’un dört temel arketipinden izler taşıyan bu performansta izleyiciyi “benlik, gölge ve anima” bekliyor. Jung’un felsefesine göre, dört temel arketip: persona, gölge, anima ve benlik şeklindedir. Persona (Latince “maske”), kişinin uyum sağlayabilmek ve onaylanmak için duruma göre dış dünyaya karşı taktığı maskeleri temsil eder. Gölge, kişinin kültürel norm ve beklentilere uyumlanma çabasından; kabul edemediği için bilincinin dışına ittiği istekler, anılar, yaralardan oluşur. Fakat bunlar “kötü” veya “çirkin” olmak zorunda değildir. Gerçek benliğimize ulaşabilmek için gölgelerimizle de tanışmamız ve barışmamız gerekir. Anima, empati, sezgi, iç ses, bir başkası ile bağ kurma gibi özellikleri temsil eder. Kişi içindeki bu yönü fark edip ve kabul ettiği zaman bunu kişiliğiyle birleştirir ve hayatındaki olumlu yansımalarını görebilir. Bu parçayı reddeder ise tam tersi. Benlik ise kişinin reddettiği bilinç dışı parçalarını fark edip onlarla yüzleşmesi ve bu parçaları kendine entegre etmesidir.
İçimdeki Öteki, Barış Diker, Gizem Seçkin ve Selim Cizdan, Koreograf: Gizem Bilgen, 2026, Hara. Fotoğraf: Selenay Yıldırım
İlk olarak Selim Cizdan’ın solosu ile gölge arketipiyle tanışıyoruz. Ardından, somutlaşmış benliğin taşıyıcısı olan Gizem Seçkin ile karşılaşıyoruz. Elyaf ve metal fileden oluşturulmuş olan ve büyük bir buluta benzeyen yerleştirme, bir yatak formunda performansa dahil oluyor. Yatağı başlarının üzerinde taşıyan Cizdan ve Seçkin, yerleştirmenin içine gömülüyor, gölge ve benlik arasında bir geçiş ve bulanıklık hali hissediliyor. Bu sırada yavaşça camın dışarısından yaklaşması ile Barış Diker’in karakteri ile tanışıyoruz: anima. Animanın görüş alanımıza girmesi sürecinde, Seçkin’in aksine, Cizdan bu bulanıklığın, uyku halinin içinden çıkıyor ve mekâna müdahale etmeye başlıyor. Üzerindeki metal malzemeleri mekânda yuvarlayarak A. Serkan Aka’nın işleri ile uyum içerisinde sesler çıkarıyor, mekânı küçük ve sert adımlarla geziyor. Cizdan’ın yüzünün yarısını kaplayan metal yuvarlak bir maske dikkat çekiyor, adeta dansçının bir uzvu gibi görünüyor. Gölge, yüzündeki maske seyirciye dönük şekilde bir yarım daire çizerek önümüzden geçiyor, bu esnada metal maskenin aynadan farksız olduğu görülüyor. Gölge karşısına geçtiği kişiye göre uyumlanarak, ona görmek istediği ve onaylayacağı insanı, kendisini göstererek onu aynalıyor. Maskenin kapatmadığı sol gözüyle ise yansımasından gözümüzün içine bakıyor, adeta tepkimizi ölçüyor, onayımızı gözlüyor. Bu süreçte benlik hala bir rüya/uyku halinde, yükün altında eziliyor, baskılanıyor. Gölge ise metal bir plakaya vurarak gürültü çıkarıyor, tüm hareketler sertleşiyor ve uyku hali bir kabusa dönüşüyor. Gölge, adeta benliği kontrol altına alıyor, hareketlerini yönetiyor. Camın ardında ise Diker bu düeti takip ediyor, zaman zaman seyirciyle beraber onun bir parçası gibi, zaman zaman içeride kendi gölgesinin hareketlerini takip eder gibi.
İçimdeki Öteki, Barış Diker, Gizem Seçkin ve Selim Cizdan, Koreograf: Gizem Bilgen, 2026, Hara
Diker, bu ana kadar dış mekanda, doğanın içinde, kuş maskesi ve tüyleri ile belki de doğal alanında, bir gözlemci konumunda. Cizdan ve Seçkin’in hareketlerdeki tüm kaos ve gerilim, Diker’in iç mekâna girmeye karar vermesi ile duruluyor ve performansın dengesi belirgin biçimde değişiyor. Anima, iç mekânda gölgesinin tüm sertliğine rağmen karşılıksız kalıp, onun hareketlerini de yumuşatıyor. Bu sefer Cizdan ve Seçkin seyirci rolüne bürünürken dışsallaştırılmış olanın bedeniyle kendi alanını çizmesine şahit oluyoruz. O ana kadar dışarıdan izleyen, gözlemleyen ve nadiren müdahil olan figür, artık sahneye dahil olarak hem mekânı hem de ilişkilenme biçimlerini dönüştürüyor. Kuş maskesi ve tüylerle belirginleşen beden, doğa ile kültür, iç ile dış, seyir ile katılım arasındaki sınırları giderek geçirgen hale getiriyor. Anima figürü bu noktada Jung’un klasik tanımındaki gibi toplumsal cinsiyet kodlarına bağlı kalan bir “içsel dişil”den farklı olarak, benliğin dışsallaştırdığı ve yabancılaştırdığı yönlerle kurduğu karşılaşma alanı olarak okunabilir. Burada mesele, tanınmayan, ertelenen ya da bastırılan parçaların geri dönüşüdür. Bu dönüşle birlikte sahnede kurulan ilişkiler de yeniden biçimlenir. Diker’in iç mekana girmesiyle önce seyirci olarak konumlanan, onu nazik temaslarla anlamaya çalışan performansçılar artık daha hırçın tutuşlar, adımlar, çekişler ile bugüne kadar dışarıda olana güven geliştirmeye çalışıyor. Zorlu olduğu kadar gerekli bu tanışma sürecinin sonunda, performansçıların hareket ritmi yavaşça birbiri ile uyumlanıyor, üç beden bir bütün oluyor.
Üç performansçının vücutlarının iç içe geçtiği ve benlikler arasındaki çizgilerin bu denli bulanıklaştığı noktada (Ursula K. Le Guin’in) Yerdeniz Büyücüsü’nü anımsıyorum. Yerdeniz Büyücüsü’ne göre, kişi bütün olabilmek iyi yönleriyle birlikte korkularını, kibrini, öfkesini, reddettiği yönlerini de kabul etmek zorundadır. Ancak o zaman peşindeki karanlık canavar ile uyum içinde var olabilir. Le Guin’e göre insan, kendisinden kaçtığı ölçüde parçalanır; kendisiyle yüzleştiği ölçüde bütünleşir. Bu düşüncenin seyrini üç performansçının dansında takip etmek son derece mümkün. Bedenler birbirine izin verdikleri ölçüde bütünleşiyor, sağlamlaşıyor ve seyirciye de aynı güven hissini aşılıyor. Bu noktada bir kırılma yaşanıyor; artık birbirini tanıyan ve kabul eden benlik, gölge ve anima özgürleşiyor. İlk olarak Seçkin dış mekâna çıkıyor, ardından diğer performansçılar. Seçkin’in dışarıya adımını atması ile artık seyirci de kendini nasıl konumlandıracağı noktasında özgürleşiyor. Performansın başında iç mekânda, eserlerin arasında ve belirli bir izleme düzeni içerisinde konumlanan bedenlerimiz, yavaş yavaş Hara’nın bahçesine doğru taşınıyor. Bu geçiş mekânsal olmanın yanında performansın temel meselesi olan dönüşüm ve bütünleşme sürecinin de bir uzantısı olarak okunabilir. Gösterinin son bölümünde üç dansçı da dış mekânda, suyun etrafında farklı noktalara yerleşiyor. Biri havuzun içinde, biri havuzun üzerindeki platformda, biri havuzun kenarında. Aralarındaki fiziksel mesafe önceki bölümdeki yakın temasın aksine belirgin biçimde artmış olsa da, hareketlerindeki uyum hiç olmadığı kadar görünür hale geliyor. Aynı koreografiyi, aynı ritmi ve aynı hissiyatı paylaşıyorlar. Artık birliktelik fiziksel temasın ötesinde, ortak bir akış ve karşılıklı bir farkındalıkla kuruluyor. Performansın başında benlik, gölge ve anima arasında hissedilen gerilim ve çekişmenin yerini burada sakinlik ve kabullenme alıyor. Su, ağaçlar ve Haziran yağmuru koreografinin canlı birer parçası haline geliyor.
Performansın Jungçu arketipleri ele alış biçiminin önemli bir nüans taşıdığını düşünüyorum. Gizem Bilgen, benlik, gölge ve animayı birbirinden kesin sınırlarla ayrılan; birinin "iyi", diğerinin "kötü" olduğu sabit karakterler olarak kurmanın ötesine geçiyor. Birbirlerinin sınırlarını sürekli dönüştüren varlıklar olarak ele alıyor, böylece performans boyunca her karakterin farklı durumlarda yapıcı ya da yıkıcı potansiyeller taşıdığını görüyoruz. Finalde belirginleşen de bu dinamik denge oluyor. Bir taraf diğerine üstün gelmiyor, biri diğerini “iyi”leştirmiyor; bu farklı güçler birbirini her yönüyle tanıyor ve dengelenerek varlığını uyum içinde sürdürüyor. Benlik, gölge ve anima aynı bütünün farklı katmanları olarak yan yana geliyor; içimizdeki öteki ise insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor. Canavarların Vaatleri de tam bu eşikte duruyor; canavarı dışarıya ait bir tehdit olmaktan çıkarıp insanın kendi çoğulluğunun bir parçası olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. İçimdeki Öteki’nin önerdiği bütünlük bu çelişkileri, kırılganlıkları ve farklılıkları birlikte taşıyabilme hâlinde ortaya çıkıyor. Belki de performansın vaadi tam olarak burada yatıyor.















