top of page

Merak, tutku ve oyun oynama isteği

11 dakika önce
9 dakikada okunur

Vitra Campus’te başlayarak dünyanın farklı noktalarına taşınan gezici sergi Eames Roadshow, 1-15 Ekim 2026 tarihleri arasında Mozaik Ortaköy’de. Charles ve Ray Eames’in Los Angeles’taki evlerinden ilham alan sergi, ikilinin tasarım anlayışını ikonik mobilyaları, üretim süreçleri ve gündelik yaşamla kurdukları ilişki üzerinden görünür kılıyor. Vitra Tasarım Klasikleri Direktörü Stine Liv Buur ile Eames’lerin ortak üretim biçimlerini, tasarım miraslarının bugünkü karşılığını ve Vitra’nın bu mirası yeni kuşaklara aktarmadaki rolünü konuştuk


Röportaj: Berfin Küçükaçar



Stine Liv Buur, 2026. Fotoğraf: Tara Karaçizmeli (Pasaj Zivo)


Charles ve Ray Eames’in tasarımları 20. yüzyılın belirli bir döneminde ortaya çıkmış olsa da bugün hâlâ üretiliyor, kullanılıyor ve sergileniyor. Sizce Eames’lerin tasarıma yaklaşımında, çalışmalarının kendi dönemlerini aşarak güncelliğini korumasını sağlayan temel düşünce nedir?

En kısa yanıtıyla, Charles ve Ray Eames problem çözmeye odaklanan tasarımcılardı. Toplumdaki ihtiyaçları tespit ediyor, ardından bu ihtiyaçlara yanıt verecek tasarımlar geliştiriyorlardı. Örneğin bir sandalye tasarlarken önce nasıl görüneceğini düşünmek yerine, hangi ihtiyacı karşılaması gerektiğinden yola çıkıyorlardı. O dönem için oldukça yenilikçi bir yaklaşımdı bu. Biçimi belirlemeden önce çözülmesi gereken problemi tanımlayan modern tasarımcılar kuşağının bir parçasıydılar. Böylece yerleşik kalıpları kıran, daha önce benzeri görülmemiş tasarımlar ortaya koydular. Bence bugün hâlâ bu kadar güncel olmalarının ve tasarımlarının bu kadar sık kopyalanmasının nedeni de bu.


Bugün Eames adı büyük ölçüde mobilya tasarımıyla özdeşleşiyor. Oysa Charles ve Ray Eames’in üretimleri mimarlıktan filme, fotoğraftan sergi tasarımına kadar uzanıyor. Bütün bu üretimlere birlikte baktığımızda, yalnızca mobilyalarını inceleyerek fark edemeyeceğimiz nasıl bir tasarım anlayışıyla karşılaşıyoruz?

Charles ve Ray Eames’in mimarlık, sergi, film ve mobilya alanındaki çalışmalarını, hatta evlerinde misafirlerini nasıl ağırladıklarını incelediğimizde, bütün bunların ortak bir düşünce etrafında şekillendiğini görüyoruz: misafirperverlik. Tasarıma, ev sahibiyle misafir arasındaki ilişki üzerinden yaklaşıyorlardı. İster bir sandalye tasarlasınlar, ister sergi hazırlasınlar, film çeksinler ya da bir akşam yemeği düzenlesinler, her zaman karşılarındaki insanların neye ihtiyaç duyacağını, nelerle ilgileneceğini ve nasıl bir deneyim yaşayacağını düşünerek hareket ediyorlardı.

Charles Eames, tasarımcıyı misafirlerinin ihtiyaçlarını önceden düşünen, özenli ve iyi bir ev sahibine benzetiyordu. Bu anlayış mobilyayla da sınırlı değildi. Bir sandalye kullanıcısına rahatlık sunmalı, bir sergi farklı yaşlardan ve bilgi düzeylerinden insanlara hitap edebilmeli, bir film karmaşık düşünceleri açık ve keyifli bir biçimde aktarabilmeliydi. Mimarlıkta ise insanların kendilerini rahat ve güvende hissedebilecekleri, kolayca yönlerini bulabilecekleri mekânlar yaratmak onlar için önemliydi.

Eames’lerin farklı disiplinler arasında bu kadar rahat hareket edebilmelerini de bu yaklaşım açıklıyor. Onlar için tasarım, tek başına bir nesnenin biçiminden ibaret değildi. Asıl ilgilendikleri, o nesnenin insanlar için nasıl bir deneyim yarattığıydı. Örneğin hazırladıkları bir sergi, bir çocuğun anlayabileceği kadar açık olmalı, aynı zamanda konuya hâkim bir ziyaretçinin de ilgisini çekebilecek derinliği taşımalıydı. Benzer bir özeni mobilyalarında ve mimari projelerinde de görüyoruz. Kullanışlılık, konfor ve keyif arasında dikkatli bir denge kuruyorlardı.

Yalnızca mobilyalarına bakarsak Eames’lerin tasarım tarihindeki önemini ikonik biçimler yaratmalarına bağlayabiliriz. Oysa bütün çalışmalarını birlikte değerlendirdiğimizde, insanı merkeze alan; empati, merak ve misafirperverlik üzerine kurulu çok daha kapsamlı bir tasarım anlayışıyla karşılaşıyoruz. Mobilyaları, filmleri, sergileri ve mimari projeleri birbirinden farklı olsa da hepsinin ortak noktası, insanlar için anlamlı deneyimler yaratma düşüncesiydi.



Solda: Eames Tekli Koltuk ve Puf, Tasarım yılı: 1956; Sağda: Eames Plastic RAR Sandalye, Tasarım yılı: 1950


Plywood Group, Shell Chair, Aluminium Group ve Lounge Chair gibi tasarımlar, Eames'lerin en tanınmış tasarımları arasında. Ancak bir tasarımın bu kadar tanınır hâle gelmesi, arkasındaki araştırma, prototipleme ve geliştirme süreçlerini de geri plana itebiliyor. Bir tasarım ikona dönüştüğünde, nesnenin kendisi onu ortaya çıkaran düşüncenin önüne geçebiliyor. Eames tasarımlarını bu süreçlerle birlikte anlatmak sizin için neden önemli?

Bu gözleminize katılıyorum. Bir tasarım onlarca yıl boyunca kullanıldığında, herkes tarafından tanınmaya başladığında ve sonunda bir ikon hâline geldiğinde, insanlar genellikle nesnenin kendisine odaklanıyor. Oysa onun arkasında nasıl bir hikâye olduğunu unutabiliyorlar. Charles ve Ray Eames’i önemli kılan, bugün ikonik kabul ettiğimiz biçimleri yaratmış olmaları değildi. Konfor, üretim, malzeme, fiyat ve kullanım gibi gerçek sorunlara yenilikçi çözümler geliştirerek mobilya tasarımında daha önce görülmemiş türler ortaya koydular. Yerleşik kalıpları bu şekilde kırdılar. Tasarımları bugün de geçerliliğini koruduğu için yeni kuşaklara bunların arkasındaki düşünceyi ve üretim süreçlerini anlatmayı sürdürmemiz gerekiyor. İyi bir tasarım, yalnızca güzel görünen bir biçim olamaz. Bir soruna çözüm getirmelidir. Üstelik bu çözüm hem zekice hem de estetik açıdan başarılıysa, kullanmaktan ve bakmaktan keyif aldığımız bir tasarım ortaya çıkar.

Benim Vitra’daki işimde de önemli olan yalnızca sandalyeyi göstermek değil, o sandalyenin neden tasarlandığını ve nasıl ortaya çıktığını anlatmak. Her sandalyenin arkasında pek çok hikâye var. Bunlar, tasarımın geçirdiği bütün gelişim sürecini kapsıyor. Dolayısıyla benim ilgilendiğim şey sandalyenin son hâlinden çok, o noktaya gelene kadar neler yaşandığı. Charles ve Ray için de biçim, tasarım sürecinin en sonunda belirleniyordu. Önce çözülmesi gereken probleme odaklanıyorlardı.



Solda: Eames Stools, Tasarım yılı: 1960; Sağda: La Chaise Koltuk, Tasarım yılı: 1948


Charles'ın mimarlık, Ray'in ise resim geçmişi var. Ancak Eames pratiğinde ikisinin katkılarını birbirinden kesin çizgilerle ayırmak kolay değil. Bugün “Eames” neredeyse tek bir tasarım imzası gibi algılanıyor. Sizce Charles ve Ray, iki ayrı yaratıcı birey olarak nasıl böylesine bütünlüklü bir ortak tasarım dili geliştirdiler?

Gerçekten de bir ekip olarak çalışıyorlardı. Birbirlerinden ayrı düşünülemeyecek kadar güçlü bir birliktelikleri vardı. İnsanlar sık sık Charles’ın hangi işlerden, Ray’in hangi işlerden sorumlu olduğunu soruyor. Oysa çalışmalarını “Bunu Charles yaptı, şunu Ray yaptı” diye ayırmak doğru olmaz. Birlikte üretiyorlardı ve aralarında başkalarının kolay kolay anlayamayacağı, kendilerine özgü bir iletişim vardı.

Ray, ressam olduğu için renk konusunda çok güçlü bir sezgiye sahipti. Charles ise teknoloji, malzemeler ve farklı parçaları bir araya getirme konusunda oldukça yetenekliydi. Ancak bütün bu beceriler sonunda aynı tasarımda buluşuyordu. Ray’in biçim ve kompozisyon konusunda da çok gelişmiş bir duyarlılığı vardı. Charles da mimarlık geçmişi sayesinde kompozisyon konusunda yetkindi. Birlikte çalıştıklarında bütün bu özellikler birbirine karışıyor, ortak bir üretime dönüşüyordu. İkisinden biri tek başına aynı sonucu ortaya çıkaramazdı. Bu yüzden onları her zaman bir bütün olarak görüyorum.


Peki kariyerlerinin başında ya da daha sonraki dönemlerde birbirlerinden bağımsız olarak tasarladıkları işler oldu mu?

Eames Stools buna bir örnek. Ray Eames, bu tabureyi New York’taki Rockefeller Center’ın üç lobisinde kullanılmak üzere tasarlamıştı. Masif ahşabın tornada şekillendirilmesiyle üretilen bu tasarım Eames Office bünyesinde ortaya çıkmış olsa da Charles ve Ray’in ortak çalışması olarak değil, yalnızca Ray’in tasarımı olarak kabul ediliyor. Charles ve Ray, bir tasarımın kime ait olduğu konusunda her zaman çok dürüst davranıyor, emeği geçen kişilerin hakkını teslim etmeye özen gösteriyorlardı. Bu taburenin Ray’in projesi olduğunu da açıkça belirtmişlerdi. İkisinden yalnızca birine ait olduğu kesin olarak söylenebilen az sayıdaki tasarımdan biri bu. Bir diğer örnek ise 1948 tarihli, organik biçimli La Chaise. O da Ray’e atfediliyor.



Eames Roadshow, Sergiden görünüm, 2026, Mozaik Ortaköy


Eames Roadshow’un sergileme kurgusu, Los Angeles’taki Eames House’un renkli, katmanlı ve son derece kişisel iç mekânlarından hareket ediyor. Modüler yapısı sayesinde farklı mekânlara da uyarlanabiliyor. Dolayısıyla sergiyle birlikte bu nesnelerin parçası olduğu bir yaşam ve düşünme kültürü de yolculuk ediyor. Eames House gibi yaşanmış ve kişisel bir mekânın dünyasını gezici bir sergiye aktarırken neyi korumak istediniz? Eames Roadshow’un İstanbul da dâhil olmak üzere farklı kentlere ve mekânlara uyarlanması bu anlatıyı nasıl dönüştürüyor?

Eames Roadshow’un Eames House’a gönderme yapıyor ancak bunu oldukça sade bir biçimde yapıyor. Eames House’un cephesinde ve iç mekânında kare bölümler oluşturan bir taşıyıcı sistem var. Biz de bu yapıyı örnek alarak oturma odası, açık alan, ev ofisi ve yemek alanı gibi farklı bölümler oluşturmak istedik.

Roadshow’un aynı zamanda eğitici bir yönü var. Örneğin Aluminium Group’un bütün parçalarının birbirinden ayrılarak gösterildiği bir düzenleme hazırladık. Böylece ziyaretçiler sandalyenin dışarıdan görünmeyen kısımlarını inceleyebiliyor, nasıl çalıştığını ve parçaların nasıl birleştiğini anlayabiliyor. Çıkış noktamız bugün de varlığını sürdüren Eames House. Evin bazı unsurlarını alıp farklı bir biçimde yeniden bir araya getirdik. Böylece mobilyaların kendileri kadar, onları ortaya çıkaran düşünceleri de anlatabiliyoruz.

Burada Eames House’un bir ev olması da önemli. Roadshow’da bir çalışma alanı bulunsa da ağırlıklı olarak ev ortamı hissi yaratmak istedik. Ziyaretçiler bu sayede mobilyaları kendi evlerinde nasıl kullanabileceklerini hayal edebiliyor. Bir anlamda Eames House’u temel alıyor, bu yapının bazı özelliklerini Roadshow’a uyarlıyor ve başka bir mekânda yeniden kuruyoruz.

Elbette serginin farklı yerlere uyarlanabilmesi de gerekiyor. İstanbul’da ya da başka bir şehirde Roadshow’u kuran iş ortaklarımızın sergiye kendi kimliklerinden bir şeyler katabilmelerini istiyoruz. Serginin yapısı ve mobilyalar aynı kalıyor, ancak diğer ayrıntılar bulunduğu yere göre değişebiliyor. Örneğin bir mozaik, farklı halılar, yerel çiçekler, taşlar ya da egzotik bitkiler kullanılabilir. Serginin kurulduğu yere özgü bir dokunuşun mutlaka bulunması gerektiğini düşünüyoruz.

Aslında bu yaklaşım Charles ve Ray Eames’in düşünceleriyle de çok örtüşüyor. Farklı kültürlere büyük ilgi duyuyor, çok seyahat ediyor ve karşılaştıkları kültürlere saygı gösteriyorlardı. Bizim sandalyelerimiz bile yerel ihtiyaçlara ve üretim teknolojilerine göre farklılık gösterebiliyor. Dünyanın her yerinde her şeyin aynı olmasını bekleyemezsiniz. Bulunduğunuz yerin koşullarını anlamanız ve o kültüre saygı duymanız gerekir. Sonuçta bütün bunlar karşılıklı saygı, anlayış ve empatiyle ilgili. Kulağa büyük kavramlar gibi gelebilir ama Roadshow’un arkasındaki düşüncenin de önemli bir parçasını oluşturuyorlar.

Dolayısıyla Roadshow’da elbette Eames’lerin hikâyesini anlatıyoruz, ancak bu hikâyenin her yerde aynı şekilde anlatılmasını beklemiyoruz. Sergiye ev sahipliği yapanların da onu kendilerine özgü bir biçimde yorumlamalarını istiyoruz. Mozaik de Eames’lerin hikâyesini kendi hikâyesine dönüştürmeli. Tıpkı evinize bir Eames sandalyesi aldığınızda onu kendi yaşamınızın bir parçası hâline getirmeniz gibi.


Eames Roadshow'un şu ana kadar bulunduğu ülkelerde ziyaretçilerden nasıl yorumlar aldınız? Tasarım öğrencilerinin de projeye ilgi gösterip göstermediğini merak ediyorum.

Charles ve Ray Eames’in, ayrıca birlikte çalıştığımız diğer bazı tasarımcıların yaklaşımında en çok önemsediğim özelliklerden biri, tasarımlarının eğitici bir yönünün olması. Özellikle öğrencilerle bir araya geldiğim konuşmalarda bunun değerini daha iyi görüyorum. Deneyimli mimarlar ve tasarımcılar bu konuşmalarda yeni bir şey öğrenebiliyor ya da daha önce bildikleri bir konuyu yeniden hatırlayabiliyor. Ancak genç öğrenciler, mimarlar ve tasarımcılar açısından etkisi çok daha farklı olabiliyor.

Bugün tasarım dünyasında çok fazla rekabet var ve çok sayıda tasarımcı üretim yapıyor. Böyle bir ortamda kendinize özgü bir yaklaşım geliştirmeniz gerekiyor. Charles ve Ray’in çalışma biçimi bu arayışta çok ilham verici olabiliyor. Genç mimarlar ve tasarımcılarla konuşurken bazen bir anda bir şeyin farkına vardıklarını görüyorum. “Belki de bu konuya başka türlü yaklaşmalıyım” diye düşünmeye başlıyorlar. Bu anları çok değerli buluyorum. Çünkü onlarca yıl önce geliştirilmiş bir tasarım anlayışının bugün bile insanları farklı düşünmeye yönlendirebildiğini gösteriyor.


Bugün Eames mirasını yaşatmak, Charles ve Ray’in tasarımlarını korumanın yanı sıra onların yaklaşımını yeni izleyicilerle buluşturmayı da içeriyor. Roadshow da bu sürecin bir parçası olarak düşünülebilir. Bu mirası gelecek kuşaklara aktarırken sizce karşılaşılan temel güçlük nedir? Tasarımların kendilerini korumanın ötesinde, Charles ve Ray’in tasarıma yaklaşma ve düşünme biçimlerini yaşatmak nasıl mümkün olabilir?

Bunun en önemli yollarından biri eğitim. Üniversitelerle, mimarlık, tasarım ve sanat okullarıyla kurduğumuz ilişkiler sayesinde yeni kuşaklara ulaşabiliyoruz. Özellikle Avrupa’da bu kurumlarla pek çok iş birliğimiz var. Ben de Charles ve Ray Eames üzerine konuşmalar yapmak için dünyanın farklı ülkelerine gidiyorum. İnsanlarla doğrudan bir araya gelmek, özellikle genç tasarımcılara ve sanatçılara ulaşmak açısından çok önemli.

Elbette bunun başka yolları da var. Vitra bir şirket ama aynı zamanda Vitra Design Museum gibi bir kurumumuz da bulunuyor. Tasarım tarihi konusunda çok kapsamlı bilgiye sahip insanlarla çalışıyoruz ve bu birikimi farklı kanallar aracılığıyla paylaşıyoruz. Eames ailesi tarafından yönetilen Eames Office ile yakın iş birliği içinde kitaplar yayımlıyor, sergiler düzenliyoruz. Tasarımlarla ilgili bilgileri İnternet sitemizde ve diğer dijital mecralarda erişime açıyoruz. Böylece sahip olduğumuz bilgiyi farklı yollarla paylaşabiliyor ve gelecek kuşaklara ulaştırabiliyoruz.

Roadshow da bu çalışmaların bir parçası. Oldukça büyük ölçekli bir proje ve elbette ticari bir yönü de var. Sonuçta biz bir şirketiz ve mobilya satmak istiyoruz.


Ancak bu ticari faaliyetler, kültürel ve eğitsel çalışmaların sürdürülebilmesini de sağlıyor, değil mi?

Kesinlikle. Mobilya satmazsanız müzeyi nasıl finanse edeceksiniz? Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı. Bizim için ticari faaliyetlerimizi sürdürürken eğitim ve kültür alanındaki sorumluluğumuzu da korumak çok önemli. Bu konuda hiçbir zaman taviz vermiyoruz.

Benim farklı ülkelere giderek konuşmalar yapmamın nedeni de bu. Bugün burada bir satış temsilcisi olarak bulunmuyorum. Sunumumda size bir sandalyenin hangi renklerde satın alınabileceğini gösteren tek bir görsel bile kullanmadım. Çünkü benim görevim bu değil. Ben o sandalyenin arkasındaki düşünceyi, nasıl ortaya çıktığını ve hikâyesini anlatmak için buradayım. Sonrasında sandalyeyi satın alıp almamaya ya da hakkında bir yazı yazıp yazmamaya siz karar verebilirsiniz. Benim buradaki görevim insanlara bilgi aktarmak.

Vitra’da çalışmayı tercih etmemin nedenlerinden biri de bu. Ticari bir şirketin parçası olurken bir yandan tasarım mirasını gelecek kuşaklara aktarmaya ve insanları bilgilendirmeye devam edebilmek benim için çok değerli. Bu iki alan arasındaki dengeyi önemsiyorum.



Charles ve Ray Eames


Bu röportaj için hazırlanırken okuduğum metinlerin çoğunda Charles ve Ray Eames’in tasarım sürecini bir oyun alanı olarak tanımladığı yazıyordu. Konuşmamızın başında onların problem çözücüler olduğunu belirttiniz. Pratiklerinde bu iki yaklaşım nasıl bir araya geliyordu? Bugünün tasarımında da bu oyunbazlığın izlerini görüyor musunuz?

Meraklarını hiçbir zaman kaybetmediler ve oyun oynamayı çok sevdiler. Oyuncaklardan öğrenilecek çok şey olduğuna inanıyorlardı. Aralarında gemilerin ve trenlerin de bulunduğu pek çok oyuncak biriktirmişlerdi. Oyuncakların gerçek hayatı beklenmedik, bazen de komik biçimlerde yansıtabilmesi onları çok etkiliyordu. Bir çocuğun sanat müzesinde karşılaştığı esere duyduğu merakı düşünün. Eames’ler de bu merakı koruyabildiğiniz sürece öğrenmeye devam edebileceğinize inanıyorlardı.

Bu yaklaşımı şu (üstteki) fotoğrafta da görebilirsiniz. Wire Group için tasarladıkları sandalye ayaklarının altında uzanıyorlar. Fotoğrafta sandalyenin üst kısmını görmüyorsunuz, yalnızca ayakları görünüyor. Yeni bir tasarımı anlatmak için oldukça eğlenceli ve mizahi bir yol bulmuşlar. İnsanı gülümseten bir fotoğraf. Aynı zamanda “Keyif aldığınız şeyleri ciddiye alın” sözleri de bu yaklaşımı özetliyor. Merak, tutku ve oyun oynama isteği, çalışma biçimlerinin her zaman önemli bir parçasıydı.

Bunu filmlerinde de görebilirsiniz. Oyuncaklar, trenler, tekneler ve uçurtmalar üzerine filmler çektiler. Hatta bir uçurtmanın nasıl yapılacağını ve uçurulacağını gösteren filmleri de var. Uçurtma gibi eğlenceli bir nesne üzerinden bile rüzgârın onu nasıl taşıdığını öğrenebilirsiniz. Charles ve Ray, çocuklara özgü o saf merakı ve yeni fikirlere açık olma hâlini mümkün olduğunca korumaya çalışıyorlardı. Bu sayede öğrenmeyi sürdürebiliyor ve bir şeyleri yapmanın yeni yollarını keşfedebiliyorlardı.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page