top of page

Manifesta 16 Ruhr: Nesrin Tanç 

Bu yıl This is not a church (Bu bir kilise değildir) başlığı altında düzenlenen Manifesta 16 Ruhr, bölgenin çok katmanlı sosyo-kültürel yapısını ve köklü göç mirasını merkezine alarak 21 Haziran'da açıldı. Bienal kapsamında üretimlerini mekâna özgü gerçekleştiren Türkiyeli sanatçılarla gerçekleştirdiğimiz söyleşi serimizin ilk konuğu Nesrin Tanç 


Röportaj: Selin Çiftci



Nesrin Tanç. Fotoğraf: Fatih Kurceren


Manifesta 16’nın küratoryal konsepti olan This is not a church (Bu bir kilise değildir) ve Ruhr bölgesinin katmanlı yapısı, eserinizin seçiminde veya üretiminde nasıl bir rol oynadı? Küratörlerle kurduğunuz diyaloğa, işinizin ilk fikrinden sergilenme aşamasına kadar geçirdiği sürece dair neler söylemek istersiniz?

Geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiğim Bergüzar başlıklı sergi, küratör Gürsoy’un dikkatini, kişisel ile kolektif hafıza arasındaki geçirgen ilişkiyi kurma biçimi üzerinden çekti. Sergiye annemin adını vermiştim; zira üretim süreci, onun kaybıyla birlikte, sesi, hatırası ve gündelik pratikleri etrafında yeniden örülen bir hatırlama mekânına dönüştü. Bu anlamda Bergüzar, yalnızca bir anma değil, aynı zamanda süreklilik ve aktarım üzerine kurulu çok katmanlı bir duyumsama alanıydı. Bergüzar’da sevdiklerimin anlatıları olsun istedim: Annemin sesinden gelişlerinin ilk yıllarıyla ilgili sözleri, babamın şiirleri, sanatçı ve yönetmen Anna Irma Hilfrich’in kukla tekniğiyle gerçekleştirdiği Fakir Baykurt´un Duisburg Treni adlı öyküsünün çevirisiyle hazırladığı animasyon filmi, Lütfiye Güzel’in sesinden şiirleri ve Derya Yıldırım’ın Anadolu ve müzikle kurduğu ilişkiyi dile getiren sözlerinde yoğunlaştı. Bunun yanı sıra, Duisburglu FEM kadın korosunun sesleri sergiye kolektif, çoğul ve yankılı bir boyut kazandırdı. Çay ise tüm bu katmanların arasında, gündelik hayatın sessiz ama kurucu bir öğesi olarak mekâna yayıldı; paylaşımı, misafirliği ve birlikte olma hâlini görünür kıldı Sonuçta, Gürsoy ile kurduğumuz diyalog bizi annemle de doğrudan ilişkili olan bir işe yöneltti: Türkiye’nin en temel el işi geleneklerinden biri olan tığ işi üzerine odaklanan bir çalışma. Bu seçim, hem kişisel hafızayla hem de kuşaklar arası aktarılan kadın emeğiyle temas eden bir üretim olarak şekillendi. Bu iş, Manifesta 16’nın Bu bir kilise değildir başlıklı küratoryal çerçevesiyle de anlamlı bir ilişki kurdu. Ruhr bölgesinin katmanlı, post-endüstriyel yapısı içinde, kutsal olanı mekândan çok emek, tekrar, bakım ve gündelik pratikler üzerinden düşünmeye imkân verdi. Böylece çalışma, bireysel ile kolektif hafıza, ses ile sessizlik, el emeği ile kültürel aktarım arasında. 


Ruhr bölgesi, Türkiye’den gelen göç dalgasının tarihsel merkezlerinden biri. Manifesta’nın coğrafi seçimi ve bölgenin “misafir işçi” mirası, sizin sanatsal pratiğiniz veya bu sergi için kurguladığınız iş için ne ifade ediyor?

Her şeyden önce, ailemin işgücü antlaşması ile Almanya göç ettiğini belirtmek isterim. Sözde “misafir işçi”, yalnızca bir sosyal etiket değil; hem bilimsel çalışmalarımın hem kendi hikâyemin hem de araştırmalarımın konusu. Bilimsel ve sanatsal çalışmalarımın temelinde, göç, emek, hafıza ve yeni yerellik, onun içerisinde de Anadolu–Ruhr arasındaki ilişkiler duruyor. Bu konular, bu işleri bu şekilde biçimlendirmemin nedeni. Ruhr bölgesi, Türkiye’den gelen göç dalgasının tarihsel merkezlerinden biri. Bu bağlamda Manifesta’nın coğrafi seçimi, “misafir işçi” denilen insanların iki ülkede kültürel mirası ve bölge tarihinin taşıdığı emek, hafıza ve kırılganlık katmanları, benim için yalnızca bir dış sahne değil. 

Aslında bunun yaşamımın konusu olacağını hiç düşünmezdim. Fakat zaman içinde, bu göç hattı üzerine yoğunlaştığım araştırmalar, yazılar ve sanatsal projeler, hem bireysel hikâyemle hem de disiplinler arası bir pratiğin içine oturdu. Bu iş, öncelikle Türkiye ve Almanya arasındaki ikili göç hattı bağlamında değil, daha geniş bir alemden söz ediyor: küresel göç hareketleri, sömürgeci sistemlerin ürettiği merkez-periferi ilişkileri ve bunların “Doğu-Batı” anlatılarının gelişiminde oynadığı rol. Bu göç hattı, yalnızca bir ülke geçişi değil; gövdeler, sesler, el emekleri ve hikâyelerin emek ve sınır politikaları arasında tekrar tekrar konumlandırıldığı bir süreç. Bu bağlamda, annelerimiz kuşağı, bugün ne Almanya'da ne de  Türkiye’de neredeyse anlatılmayan, rolü inkâra imkân verilen bir nesil. Bu kadınlar, stigmalarla, iddialarla ve ideolojik sorularla yüklü bir geçmişin içinde, hem ailenin hem iş gücünün temel taşı olarak kaldı. Onların pratikleri, bugün “hafıza” dediğimizde görmezden geldiğimiz, fakat yapısal düzeyde işleyen ve hâlâ devam eden bir anlatının ta kendisi.



Nesrin Tanç, Bergüzar II, 1990/2025. Fotoğraf: Manifesta 16 Ruhr (Ivan Erofeev)


İşlerinizde kullandığınız görsel dilin, belirli bir coğrafyanın “alt yazısına” ihtiyaç duymadan işleyebilen “sessiz bilgisini” nasıl kuruyorsunuz? Tarihsel arka plana hakim olmayan bir izleyicinin, sadece form ve malzeme üzerinden kurduğu ilk temas size ne söylüyor?

Bence bunu temayı kuran kişinin söylemesi lazım. El işi, tığ işi, kadın olma eğitimini hatırlatıyor. Büyüdüğümüz, yaşadığımız, zaman geçirdiğimiz coğrafyalar hep bir iz bırakır. İzleyicinin ne halde, hangi alt yapıyla geldiğini bilemem; ona göre de işlerimi hazırlamıyorum. Bu işler, dünyanın her yerinde aynı duyguyu ve aynı zamanda birbirinden apayrı, bağımsız özel duygular uyandıracaktır, bundan eminim.


Yerelliği sadece bir tema olarak değil, işinizin dokusuna sirayet eden bir katman olarak nasıl tanımlarsınız? Belirli bir bölgeye ait bir anlatıyı izleyiciye tercüme ederken; neleri özellikle “çeviriden mahrum” bırakıyorsunuz?

Anatolpolitan konseptimle, araştırmacı olarak zaten Anadolu, yerellik, diaspora ve göç üzerine yoğunlaştım. Akademik çalışmalarımı, örneğin bir edebiyat haritasına aktardım; Manifesta’da göstereceğim çalışmada iş, emekçi ellerin, kadınların el işlerinin görünür olmasından ibaret.


Manifesta her edisyonunda Avrupa’nın bir krizine ayna tutuyor. Bugünün post-endüstriyel yıkımı, ekolojik kaygıları, göç ve savaş politikaları, belirsizleşen sınırları arasında; sizin üretiminiz geleceğin yeni yaşam biçimlerine dair ne söylüyor? Sanatınız, dünyanın bugünkü kırılgan haliyle nasıl bir “onarma” veya “yüzleşme” ilişkisi kuruyor?

İnsan, tüm yükseltileri ve derinlikleriyle birlikte hatırlanmış bir geçmişe ihtiyaç duyar. Hatıraları beslemez ve iletimde kurmazsak, ortak bir gelecek olamaz. Sürgüne, yaralara ve yadsımaya dayanan bir geçmiş, bir gelecek sunamaz. İnsanın hafızaya ihtiyacı var; insanı olanı inkâr etmek, yok saymak değildir. İşçilerin, kadınların ve azınlıkların bastırıldığı ya da değer görülmediği bir ortamda iyi bir ortak gelecek oluşturmak mümkün değil. Her zaman bir yarın vardır, ama hep birlikte inşa etmeyi ve biçimlendirmeyi istediğimiz gelecek, hafızanın silinmediği, politik olarak boyanmadığı, aksine küresel bir geçmişe dahil edilip küresel bir ortak geleceğe taşıyan bir gelecek olmalıdır.

Prekaryanın hâkim olduğu bir dönemde yaşıyoruz: Kültüre ayrılan kaynaklar azalıyor; araştırma dünya genelinde baskı altında, özellikle de beşerî bilimler ve güzel sanatlar. Oysa benim için bunlar paha biçilemez değere sahip. Bu her zaman kadınların zanaatkârlığı olmak zorunda değil, ama başlangıç noktası orası. İnsan hayatı, diasporadaki Anadolulu kadınların yaşamı da dahil, kopyalanıyor, aynı anda haklarından mahrum bırakılıyor, değersizleştiriliyor ve görmezden geliniyor. Bu eşitsizliği taşımak bizim doğamızda yok. Bizim doğamız şöyle diyor: Gelişebilmek için hafızasını koru!


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page