top of page

Kayıt Dışı Cinayetler No:5 Edward Hopper


Yazar Fatih Tan’ın sanat dünyasının tanınmış ressamlarını birer “maktul” olarak konuk ettiği Kayıt Dışı Cinayetler yazı dizisi iki ayda bir unlimitedrag.com'da okuyucuyla buluşuyor. Kayıt Dışı Cinayetler’in kriminal kurgu dünyasının sıradaki kurbanı: Edward Hopper


Yazı: Fatih Tan


Edward Hopper eskiz yaparken, Paris, 1907


Edward Hopper, 1882 yılında New York’ta dünyaya geldi. Kariyerine illüstratör eğitimiyle başlayan Hopper, ilk başlarda reklam ve gravür işleri üretti. Sonrasında ürettiği yağlıboya ve suluboyalarla çığır açan konuları ele aldı. 1901 ile 1906 yılları arasında Ashcan Okulu olarak bilinen grubun önemli figürü olan ressam Robert Henri’den eğitim aldı. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Avrupa’yı birkaç kez ziyaret eden Hopper, o dönemin en popüler akımı olmaya başlayan kübizm yerine daha çok, artık demode olmaya başlayan empresyonizm geleneğinden ve akımın ünlü isimlerinden olan Claude Monet, Camille Pissarro, Edgar Degas ve Éduard Manet’ten çok etkilendi. Hopper'ın boya dokusu o dönemden sonra daha hafifleşti, fırça stili daha özgür ve gözlemleri de daha keskin hâle geldi. İmgelere yaklaşımı, hem Amerika hem de Avrupa’daki Paris ekolünün konularındaki her türlü model veya idealden giderek daha fazla bağımsızlaşmaya başladı. Hopper, o dönem sadece Paris'e değil, Avrupa’nın birçok başkentine geziler düzenledi. Amsterdam, Londra, Brüksel, Berlin, Madrid gibi birçok önemli sanat merkezlerine bir kâşif gibi seyahatler gerçekleştirdi. Hollanda'da Rembrandt’ın yanı sıra, Vermeer'in ruhsal aydınlanmaya dayanan iç mekân dokusunun eşsiz bir ustası olduğunu keşfetti. Hopper, neredeyse Avrupa’daki tüm sanatçı ve akımları birebir gözlemleme şansına erişti ve o dönem onu en çok etkileyen hiç kuşkusuz Monet, Cézanne ve Van Gogh'un çalışmaları oldu. Yine o dönem de Fovizm ve Kübizm'in başlangıcı ise Hopper'ın dikkatinden kaçmış gibi görünüyordu. Büyük ustaların onda bıraktığı derin etkiden kaynaklı, çağdaş avangardı gözden kaçırmasına sebep oldu. Daha sonra sanatçının kendisi şöyle bir itirafta bulunacaktı, “Pablo Picasso'yu duyduğumu hiç hatırlamıyorum” diyecekti. 1910’da Bağımsız Sanatçılar sergisinde ve ondan tam üç yıl sonra 1913’te Armory Show’da eserleri sergilenecekti. 1915 yılında yağlıboya yapmasına rağmen baskı işlerine başladı ve ona önemli başarıyı getiren de eşsiz bir şekilde ürettiği gravürleri oldu. Sadece birkaç yıl sonra Hopper kendisini bir sanatçı olarak, çok daha müreffeh ve öne çıkan bir ressam konumunda buldu. New York'taki Frank KM Rehn Galerisi'nde açtığı ikinci tek kişilik sergisi, o kadar ticari bir başarı yakaladı ki bütün tabloları satıldı. Hopper, çoğunlukla gündelik hayatın sıradan mekânlarını kompozisyonlarında birebir işlerdi. Sanatçı moteller, barlar, benzin istasyonları, kafeler, restoranlar gibi nüfus yoğunluğunun fazla olduğu kamusal mekânları bilinenin aksine; bunları çoğu defa bir, bazen iki figürle, hatta bazen tamamıyla boş ve yalnız göstermeye çalıştı.


1930'da New York City'de yeni kurulan ve ileride birçok efsaneye ev sahibi olacak olan MoMA’nın koleksiyonuna alınan ilk eseri Demiryolunun Yanındaki Ev adlı tablosu oldu. Bu tablo Hopper’in estetik ve duyusal bakışını tam anlamıyla bünyesinde barındırıyordu. Güçlü bir şekilde tanımlanmış ışıklandırmanın belirlediği ana hatların ve o hatların çizilmiş keskin formlarının bir sinema sekansını andırıyordu. Diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de ürkütücü bir dinginlik söz konusudur. 1933'te Hopper, Modern Sanat Müzesi'nde düzenlediği retrospektif sergisinin konusu olarak, manzaraların ve iç mekânların sessizlik ve yabancılaşma hissini kavramsal olarak ele aldı. Seçtiği mekânlar genellikle insan faaliyetlerinden her zamanki gibi uzak ve sıklıkla çağdaş yaşamın geçici doğasını ima ederdi. Terk edilmiş benzin istasyonları, demiryolu rayları ve köprülerde seyahat etme fikri Hopper'de, hep bir yalnızlık ve gizemi temsil eder. Hopper’ın kompozisyonları genel olarak ya tek bir figürden veya bir biriyle iletişim kuruyormuş gibi görünen iki figürden oluşur. Bu figürler kendilerine ait olsa da sanki kendilerine ait değilmişçesine muhtelif mekânlarda bir yabancılık içindeler. Mekânlara kayıtsız ve yalıtık duran figürler, sinema salonlarının, otel odalarının veya restoranların geçici barınaklarında vakit geçirir gibi dururlar, ancak vakit geçirmelerine rağmen sanki orada değil gibiler. Mekânla hiçbir rasyonel ve duygusal bağıntı kurmama halleri, onların en gerçekçi oluşlarıdır. Hopper'ın en ikonik tablosu Gece Kuşları isimli eseridir. Eser, üç müşteri ve bir garsonun gece şehirdeki bir lokantanın aydınlık ve iç mekânında bir araya gelmesinden oluşur. Kendi yorgunlukları ve özel kaygıları içinde kaybolmuş görünürler; dahası figürlerin kopuklukları belki de modern çağın en gerçekçi atmosferini simgelemektedir. Kısaca Hopper’ın genel kompozisyonları yalıtılmış ve metaforik olarak biçimsel yollarla yerlerinden edinilmiş ve bağlantısız olarak tasvir edilmiş bireylerden oluşur. Sanatçı, modern yaşamın yalnızlığına odaklanmış bireyin varoluş tezahürlerini ayrıntıların keskinliği ile anlatır. Mekânları depresif gösterir, figürleri de bir ataletin ve melankolinin içinde yansıtır. Mekânla figür değiştirilmemiş aydınlatıcı bir ışık ile bir araya gelir. Bu da, izleyicinin dikkatini verilen konudan uzaklaştırarak, onun duyusal deneyimi hakkında çok şey önererek bir gerilim yaratır. 


Hopper, 1930'dan 1950'lere kadar neredeyse her yazı Massachusetts'in Cape Cod kentinde, özellikle de kendi evini inşa ettiği Truro kasabasında geçirdi. Sanatında sık sık tekrarlanan konular olarak yakınlarındaki birkaç yeri kullandı. Farklı ve yeni görüntüler elde etmek için Vermont'tan Charleston’a, Güneybatı'dan Kaliforniya'ya, bazen Meksika’ya kadar kısa yolculuklar yaptı. Ancak Hopper nereye giderse gitsin, bireyler arasındaki gerilimleri hem kırsalda hem de kentsel ortamlarda gelenek ile ilerleme arasındaki çatışma üzerinden anlatmaya çalıştı. Bireylerin günün çeşitli zamanlarının uyandırdığı ruh hallerini tema olarak sürekli işledi. Hopper daha sonraki kariyeri boyunca, özellikle New York'taki Whitney Müzesi olmak üzere birçok retrospektif sergiyi farklı müze ve galerilerde gerçekleştirdi. 1952'de ise Venedik Bienali'nde ABD'yi temsil etmek üzere seçildi. Hopper, ticari başarısına ve aldığı birçok saygın ödüle rağmen, soyut-dışavurumculuk ekolünün New York sanat dünyasına hakim olmasıyla eleştirel beğenisini kaybettiğini fark etti. Ancak sanatçı, ulusal refah ve kültürel iyimserlik çağında bile sanatı, bireyin savaş sonrası Amerika’da hala güçlü bir izolasyon duygusuna maruz kalabileceğini öne sürmeye devam etti. Bu bakımdan Hopper, aslında hiçbir zaman popüler çekiciliğinden mahrum kalmadı ve her dönem yeni nesil Amerikalı gerçekçi sanatçılar tarafından büyük bir etki olarak kabul edildi. 20. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olarak kabul edilen Edward Hopper, hem Amerikan sanatına hem de genel olarak plastik sanatlara damgasını vurdu. Hopper, yaşadığı yüzyılın ruh halini, modern bireyi ve modernizmin tüm genel geçer ideolojisini, insan ve mekân odaklı varoluş ilişkiselliğini belki de en iyi yansıtan ressamdı. Böyle önemli bir ressamın varoluş ve nihilist entropisinin açıklığını ve bilinen tüm yönlerini yeniden kurgulayarak; sanatçının nesnel ölümünü anakronik, karanlık ve kapalı bir metotla yeniden oluşturdum. 


Edward Hopper, Kayıt Dışı Cinayetler serisinin No.5 maktulü olarak dosyada yer alıyor. Cinayetin birinci dereceden faili olarak, kendisi de aynı zamanda ünlü bir ressam olan David Hockney’in ismi geçiyor. Hockney, gece yarısı bir barda bir kadın ve bir erkekle hararetli bir şekilde Hopper hakkında konuşurken, ani bir baskının sonucunda New York polisi tarafından gözaltına alınırlar. Sorguya alınan Hockney ve diğer iki kişi, Hopper’in esrarengiz ölümünün şüphelileri olarak çapraz sorguya çekilirler. 


David Hockney, Los Angeles County Museum of Art'ta, @ Luis Sinco / Los Angeles Times


-Kayıt Dışı Cinayetler-


Yer: Unlimited New York Office

Tarih: 12 Mayıs 1967

Maktul: Edward Hopper

Şüpheli: 1. Dereceden David Hockney 

Ölüm nedeni: Cinayet


Resmi kayıtlar Edward Hopper’ın 15 Mayıs 1967 yılında New York’taki Washington Square Park’a yakın atölyesinde öldüğünü yazar. Oysa Hopper, New York’taki Unlimited Office’nin içinde ölü bulunmuştur. Olayın kayıtlara düşmeyen kriminal durumunu, Kayıt Dışı Cinayetler dosyası sayesinde gerçekte orada ne olduğu ve neler yaşanıldığını öğreneceğiz.




PROLOG – DEKOR


Art Unlimited dergisinin editörü Merve Akar Akgün “Bayan A” ve derginin yazarlarından sanat yazarı ve eleştirmen Mahsum Çiçek “Bay Ç” New York’ta David Hockney ile bir proje etrafında gece yarısı Phillies Bar’da bir araya gelirler. Editör, yazar ve Hockney konuşurken New York polisi barı basarak ve zor kullanarak üç şahsı merkeze alır ve onları tek tek sorguya çeker. Periyodik olarak toplamda 5 sorgu seansı yaşanır. Kriminal sorgu 021, 303, 477 yaka numaralı cinayet büro memurları tarafından yapılır. Soruyu soran memurlar ile cevap veren kişiler sürekli değişir ve bir önceki sahne ile şimdiki anın sahnesi de bazen yer değiştirir.


1.SORGU  (021, 477 yaka numaralı polis memurları ile Bayan A. ve Bay Ç. arasında geçer)


Polis Memuru 021: Hockney ile o saatte Phillies Bar’da neden buluştunuz ve ne konuşuyordunuz? 


Bayan A: Ben bir dergi editörüyüm! Ünlü bir sanat dergisinin editörüyüm! New York’ta yeni temsilciliğimizi açtık, çok olmadı. Çağdaş, plastik, görsel, tasarım, sahne vs. sanatları ile ilgili haber ve makaleleri yayınlıyoruz. Tek mottomuz, Sanat! Dergi yazarlarımızdan M. Çiçek ile Hockney’i ikna ediyorduk. 


Polis Memuru 021: Neye ikna ediyordunuz! ( O sırada Bayan A kalkmış ve yerine Bay Ç oturmuştur ve polis memuru Bayan A’ya sorduğu aynı soruları Bay Ç’ye de yöneltmiştir. Bay Ç, Bayan A’nın bıraktığı yerden devam eder...)


Bay Ç: Unlimited Office’nin açılışı için, butik bir sergi talebinde bulunduk. 


Polis Memuru 021: Bayan A öyle demiyor ama!


Bay Ç: Ne diyor?


(Bir önceki sahne)


Bayan A: Hockney ile bir parti, havuz başı partisini konuşuyorduk!


(Şimdiki sahne)


Bay Ç: Havuz başı partisi mi? O parti geçtiğimiz hafta oldu ama! 


Polis Memuru 477: Bayan A, bilmiyor mu? O partiden haberi yok mu? Yoksa o yok muydu? Bayan A’nın herhangi bir hastalığı var mı? Unutkanlık, hafıza kaybı vs. Yoksa bizimle oyun mu oynuyorsunuz?


Bay Ç: Hiçbir oyun oynamıyorum! Dediğim gibi o parti geçen hafta oldu! Çok kalabalıktı, tüm sanat dünyasının starları oradaydı! Warhol, Madonna, Basquiat, Greenberg, Rotkho, Glen, Kusama, Judd, Koons, Pollock, Danto, Newman, Kosuth, Cage, Hajou, Nicholson vs.


Polis Memuru 477: Hepsi oradaydı tabii! Çünkü partiyi Hockney düzenlemişti!


Bay Ç: Evet, Hockney’ın malikânesiydi!


Polis Memuru 021: Peki, ya Hopper! 


Bay Ç: Hopper mı? Ben çok fazla içmiştim tam olarak olan biteni hatırlamıyorum! Basquiat ile birlikte çimlere uzanmış göklere bakıyorduk! Sanırım o da oradaydı! Orada olmalı! Belki de orada yoktu bilmiyorum...


Polis Memuru 021: Hopper orada mıydı? Emin misin? İyi düşün! 


2.SORGU  (303 yaka numaralı polis memuru ile Bayan A ve Bay Ç arasında geçer)


Polis Memuru 303: Siz, Hockney ile daha gerçekleştirmeyi planladığınız parti programını konuştuğunuzu söylüyorsunuz! Oysa yazarınız Bay Ç partinin geçen hafta olduğunu söylüyor. Hockney ile bir butik sergiden bahsediyor, sizin yeni yerinizin açılışına özel bir sergiden...


Bayan A:  Ne sergisi, Hockney bize bir sergi mi açacak? Sergiden haberim yok, ama keşke olsa... Partiye gelirsek eğer bu imkânsız! Parti daha olmadı! 


Polis Memuru 303: Bay Ç öyle demiyor ama sergi talebinde bulunduğunuzu söylüyor, ayrıca partinin de geçen hafta olduğundan emin! 


Bayan A: (Bayan A kendi kendine çıldıracağım! Sakin ol! Sakin ol! Derin nefes al! Demeye başlar)  Şu an hiç iyi değilim! Bizi niye buraya getirdiniz ve biz şu an neyle suçlanıyoruz? Lütfen birisi bize tam olarak bir açıklama yapabilir mi acaba hım? Yani tam olarak ne ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilir misiniz?


Polis Memuru 303: Demek ki bilmiyorsunuz? 


Bayan A: Hayır! Mümkünse öğrenmek istiyorum...


Polis Memuru 303: Bayan Akgün, Edward Hopper geçen haftadan beri kayıptı ve onun cesedi bu sabah itibariyle sizin ofisinizin devasa akvaryumunda bulundu. Otopsi raporu elimize yeni geçti ve evet, maalesef boğularak ölmüş ancak ters giden bir şeyler var! Bay Hopper boğulmuş orası kesin, ama sizin akvaryumunuzda olduğundan emin değiliz!


Bayan A: Ne ölmüş mü? Aman Allah’ım! Bizim ofisimizde mi? İnanmıyorum! Hayır, bu mümkün değil! Benim hiçbir şeyden haberim yok! Lütfen bana inanın şu an yeni duyuyorum, çok şaşkınlık ve şok içindeyim! Üstelik ofisteki akvaryum bomboştu, içini daha doldurmamıştık... (Kırılgan yapılı Bayan A fenalaşır ve sakinleşmesi için dışarıya çıkarılır ve o sırada Bay Ç ile sorgu devam eder)


Polis Memuru 303: Hopper’ın cesedi, sizin ofisin akvaryumunda ne işi var? Yoksa siz organize bir şekilde adamı ortadan kaldırmak mı istediniz? Hopper ile ne gibi bir sorun yaşadınız? Hockney ile gece yarısı neden o tenha ve tekinsiz barda buluştunuz? Parti gecesine gelelim, Bayan A, partinin olmadığını söylüyor, buna ne diyeceksiniz şimdi!


Bay Ç: Hopper’ın ölümünden haberim yok! Şimdi burada sizden ilk defa duyuyorum, hayretler içindeyim ve maalesef çok üzgünüm Hopper adına! O gece evet, barda oturduk ve demin söylediğim gibi, butik bir sergi projesi içindi... O parti oldu ve gece de değildi, akşama doğruydu. Hopper’ın eserlerini beğenirim. Çünkü Hopper, mekânla kurduğu ilişkiselliği, bakışın göz görünürlüğü ile değil, düşünce ve bedenin orada oluşuyla sağlar. Tek başına şeylerin ve figürlerin uzamını bir evren olarak açarak resmin duyusal idealliğini tamamlar. Hopper da gerçek anlam, mekânla, şeylerin ve figürlerin merkezi bir birlikteliği gibidir. Bir birinin üstüne düşerek hayatta kalma mücadelesidir. Ondaki bu mücadele bir aradalığın fiziki bir boşluğudur, tam da mekânın görünen saydam çölü gibidir. Her şey bir aradadır, donuktur ve perspektif dâhilindedir. Kendini sürekli kat ederek, saydamlaştıran, bir nesneye dönüştüren bir gerçekliğin nihai kararıdır. Hopper’ın figürlerinin bedenleri ve o bedenlerin ontolojisi, nesneye, nesnenin ve mekânın ontolojisine eninde sonunda döner. Figürün kendisi şeye, nesneye ve mekâna dönüşür. Mekân ise aynı paralellikte, nesneye ve şeye; son kertede bedene, figürün bedenine dönüşür. Daha açık ifade edersek, sandalyede oturan bir figür, uzamsal bir akış ve bakıştan sonra sandalyenin kendisine dönüşür, cisimleşir, mekanik bir ivme kazanır. Sandalyede bedenin, figürün fiziki ve tinselciliğini alır. Artık nesne özneyle, öznede nesne ile yer değiştirmiştir. Aynı akışın içinde iki farklı hareket söz konusudur. Akış aynıdır, ama hareketin failleri farklıdır, eylemleri birdir. Dolayısıyla sadece kaygılı olan, boşlukta dolanan, çaresizce ufku izleyen ve düşünümlemeyi bırakan melankoli içindeki dağınık zihinli özne değildir; bizzat nesne, mekân ve zamandır da. Bu karşılıklı yansıma Hegelci bir işlemdir esasında...


Polis Memuru 303: Pardon, araya giriyorum... İtiraf etmeliyim ki, Hopper’ın resimlerini çok etkileyici anlatıyorsunuz. Fakat şu an farkındaysanız bir müzayede salonunda değiliz ve konumuz Hopper’ın eserleri değil, derisi gerilerek bir davula dönüşmüş cesedi! Kriminal bir soruşturmanın tam ortasındayız ve sizde bir zahmet o uzandığınız çimlerden bir an önce kalkarsanız iyi olur. Kafanızı toparlayıp konuya odaklanın!


3. SORGU  (303, 021 yaka numaralı polis memurları ile David Hockney arasında geçer)


Polis Memuru 021: Hopper o gün sizin partinizde miydi?


Hockney: O partiyi ben düzenlemedim. Parti (Andy) Warhol’un malikânesindeydi. Bende o partiye herkes gibi davetliydim. Hopper’ı o gün havuz kenarında birisiyle otururken gördüm. Elinde bir kokteyl vardı. Mutluydu, sürekli gülüyordu. Sanırım (Clement) Greenberg ile konuşuyordu. 


Polis Memuru 021: Herkes gittikten sonra, siz orada kalmışsınız. Neden? Sizi havuzu izlerken görmüşler [1]. Havuzda yüz üstü uzanan bir karartı, bir cisim duruyormuş. Sizde onu izliyordunuz. Doğru mu?


Hockney: Parti bitince bende herkes gibi gidecektim fakat Warhol kalmamı istedi. Warhol ile aramda duygusal bir bağ var. Kendisini kıramadım. Warhol önce dışarda oturmamı, bir şeyler içmemi istedi. Sonra beni içeriye çağırdı, sonra yukarıya... Yatak odasına geçtim... Bir ses geldi, bir çığlık sesi, bir düşme anının sesi, bir fışkırtı [2], sesi! İndim, biraz zaman geçmişti tabii... Ama yine de indim! Havuza birisi düşmüştü sanki emin değildim! Havuzun başında bekledim, dipten yüzeye bir insan bedeni çıktı! Hareketsiz duruyordu, biraz bekledim, fakat hareketsiz olduğundan emindim artık! Şaşkınlık içindeydim! Panikle hareket ettim! Koşarak yukarıya çıktım Warhol’u çağırmaya, ona haber vermeye gittim. İndiğimizde havuzda kimse yoktu. Siz, benim dışımda başka birileri de havuzda yatan kişiyi benle aynı anda gördüğünüzü söylüyorsunuz. O halde benim havuzu izlediğimi kim veya kimler görmüşse, muhtemelen o havuza kimin, kimler tarafından ve nasıl düştüğünü de görmüşlerdir şimdi, öyle değil mi? Veya belki de cesedi onlar havuzdan çıkarıp götürmüşlerdir ya da en kötü ihtimalle götüreni görmüşlerdir olamaz mı hım?


Polis Memuru 303: Basquiat ile yazar Bay Ç sizi görmüş. İçmekten orada baygın düşmüşler, maalesef olayı ve kişileri tam hatırlamıyorlar! 


Hockney: Sizce de bu durum çok şüpheli değil mi? O zaman belki de onlar yapmıştır! 


Polis Memuru 303: Haklı olabilirsiniz... Ancak bunu demek için elimizde yeterli kanıt yok henüz! Size başka bir soru sormak istiyorum, en başa dönelim, o gece barda Bayan A ve Bay Ç ile ne konuşuyordunuz? Sizden ne talep ediyorlardı? Buyurun sizi dinliyoruz!


Hockney: Onlara yeni mekânları için bir akvaryum gönderdiğimi söylediler. Teşekkür etmek istemişler. Ben onlara akvaryum göndermediğimi söyledim. Şaşırdılar, o yüzden buluştuk ve bunu konuşuyorduk. O sırada siz geldiniz! Baskın oldu yani!


Polis Memuru 021: Yani sizden başka bir talepleri olmadı mı? 


Hockney: Ben geçen hafta onlara butik bir sergi açtım, açılışa özel! Beni çok iyi ağırladılar. O kadar. Onlara hediye (akvaryum) göndermedim. Kesinlikle göndermedim!


Polis Memuru 021: Siz sergiyi açtım diyorsunuz, Bayan A sergiden haberim yok diyor, Bay Ç ise daha sizden bir sergi talebinde bulunacaklarını söylüyor. Şimdi biz hanginize inanalım veya hangisi doğru? Hepiniz Hopper’ın karakterlerine dönmüşsünüz, modern zamanın ötesine geçmişsiniz farkında değilsiniz! Bana da sanatla ilgili bir yorum yaptırdınız ya pes doğrusu… Neyse en azından doğru olan şu ki, evet, araştırdık sizin adınıza onlara hiçbir hediye gitmemiş. Öyle bir fatura yok! Neyse 10 dakika bir ara verelim. Çünkü olaylar çok karıştı! Zaman ve mekân algısı çok muğlak şu an ve hiçbir şey sabit değil!


4. SORGU  (303, 021, 471 yaka numaralı polis memurları ile Bayan A arasında geçer)


Polis Memuru 471: Bayan A, tekrar o geceye gelelim, bardaki toplantıya... Siz o gece Hockney ile tam olarak ne konuşuyordunuz? 


Bayan A: Hockney’in eserlerini beğenirim. Tıpkı Hopper’ın eserlerini beğendiğim gibi! Hockney’in renkleri bana huzur veriyor. Gerçekçiliği de beni her zaman çok etkilemiştir. Onu diğer meslektaşlarından ayıran en önemli unsur, eserlerinin otobiyografik olmasıdır. Keza cinsel kimliğini sanatının merkezine koyması ve bunu da pembe, mor, sarı ve yeşil gibi renk seçimleriyle desteklemesi toplumsal cinsiyet tabuları için önemli bir olaydır. Konular arasındaki ilişkiler, bu ilişkilerin portreleri ve portrelerin yalıtık algıları beni hep cezbetmiştir. Arkadaşlarının ve hayatındaki diğer önemli kişilerin portrelerini çift portreler olarak çizmesi de... İkonik manzaralar yaratmada da bir dâhidir kendisi. Hockney, yüzme havuzlarının tasvirleri yanında, ayrıca tuvalleri de bir hikâye alanı gibi kullanır. Portrelerini ise daha az dengeli ve kesin hale getirir ve daha çok isyankâr kışkırtıcı renklere, dalgalı çizgilere ve keskin kontraslara odaklanır. Yemyeşil bitkiler, rengârenk peyzajlar, capcanlı natürmortlar onun imzası haline gelmiştir. Bilindiği üzere bu onun tarzının en temel bir özelliğidir. Hockney’in çalışmaları genel olarak bireysel önyargılara ve homofobik algılara meydan okumaya çalışır. Kamusal alanları özgürlük alanlarına dönüştürür ve üstelik anıtsal manzara resimlerindeki mekânsal heyecanı da başka bir forma dönüştürmede ısrar eder...


Polis Memuru 303: Pardon, araya giriyorum... Sizde yazarınız gibi sanata hâkimsiniz ve iyi anlatıyorsunuz orası kesin... Fakat biz şu an röportaj yapmıyoruz. Konuya dönelim tekrar, Hockney ile ne konuşuyordunuz?


Bayan A:  Bunu daha önce de sordunuz, aynı şeyi söyledim, yine aynı şeyi söyleyeceğim, parti... Havuz başı partisi... 


Polis Memuru 303: Sinirlerim iyice bozuldu! Biraz ara verelim...


5. SORGU  (303, 021, 471 yaka numaralı polis memurları ile Bayan A, Bay Ç ve David Hockney arasında geçer)


Polis Memuru 471: Hepinizi bir araya getirdik, çapraz sorguda çok fazla çelişkili, birbirini tutmayan ve çok fazla şüphe uyandıran tutarsız yanıtlar verdiniz. Hepinizi bir araya getirerek, aynı soruyu aynı anda hepinize soracağız ve sizler de art arda seri cevaplar vereceksiniz, anlaşıldı mı? Şimdi en başından başlıyoruz, o barda neden toplandınız? Bir araya gelme amacınız neydi? (Memur soruyu sorduktan hemen sonra, içeriye düşük rütbeli üniformalı başka bir memur girer, elindeki dosyayı soruyu soran memura uzatır ve kulağına bir şeyler fısıldar. Üniformalı memur tekrar dışarı çıkar. 471 yaka numaralı polis her üç şüpheliye döner) Çok şanslısınız, hem de çok! Hopper’ı infaz eden kişi yakalanmış, şu an içeride tutuluyor. Kendisi itiraf etmiş! Aslında sizin bunca çelişkili yanıtlarınızı yarım bırakmak istemezdik. O şüpheli geceyi aydınlatmak isterdik, Philles Bar’da neler konuşulduğunu bir bir açığa çıkarmak isterdik, ancak gelin görün ki, katil teslim olduğu için eyalet yasaları gereği sizi bırakmak zorundayız, çünkü bu durumda maalesef dosya kapandı artık! Buyurun, gidebilirsiniz!


Hockney: Peki, Hopper’ı öldüren kişinin adını öğrenebilir miyiz acaba?


Polis Memuru 471: (Elindeki dosyaya bakar ve katilin ismini telaffuz eder) Hopper’ı öldüren kişi Peter Schlesinger isimli bir vatandaş. Sanırım o da sizin camiamızdan... Çevirmede yakayı ele vermiş, arabasının içinden Marlyn Monroe ait olduğu tespit edilen kanlı bir adet elbise, yine Monroe’ya ait 4 adet popart resim ve ilginç bir şekilde bir adet canlı balık çıkmış. (Polis Memuru o sırada dosyaya tekrar bir göz atar) Evet, sizin camiamızdan, kendisi ressam diye geçiyor... (O anda odadaki her üç şüpheli Hockney, Bayan A ve Bay Ç birbirine bakar... Suçsuz oldukları kesinleşir, dosyaları kaldırılır ve serbest bırakılırlar...)


Phillies Bar: New York Cinayet Büro Departmanın baskınından 4 saat 37 dakika önce...


(David Hockney, Unlimited Office’in genel direktörü Merve Akar Akgün ve derginin sanat yazarı Mahsum Çiçek kahve içerken...)


Hockney: Tekrar hoş geldiniz, (Hockney gülerek) fakat itiraf etmeliyim ki, bu mekânı tercih etmeniz hayli ilginç olmuş!


Bayan A: Aaa çok ilginç! Bizde Bay Ç ile tam da bu konuyu konuşuyorduk... Yani baya ilginç bir mekân tercih etmiş olduğunuzu konuşuyorduk. Sizin de bu mekândan haberiniz yoksa o zaman kim bizleri burada bu mekânda bir araya getirdi? ( O sırada barmen tarafından masaya Lebanese Coffee gelir ve kahvelerin yanında renkli bir bez parçasına sarılı bir paket bırakılır)


Bayan A: ( Tebessümle) Teşekkür ederiz Bay Hockney, çok incesiniz...


Hockney: (Gülerek) Rica ederim, fakat ben daha sipariş vermemiştim ki! (Hockney ve Bayan A bu karmaşık durumu konuşurken, Bay Ç o arada masaya bırakılan ve pakete benzeyen sarılı olan bezi açar... Bezin içinde büyük bir Norveç somon balığı çıkar. Bezin arkası bembeyazdır ve arkasında “Balıklarla Uyuyor” diye bir İngiliz atasözü yazılıyordur ve aynı bezin ön tarafında ise oturdukları barın yağlı boya resmi vardır. Birisi barı dışardan resmetmiştir. Resim çok çarpıcıdır. Bay Ç bezi havaya kaldırarak önce yazıyı – atasözünü- onlara okutur, sonra da çevirip resimli tarafı gösterir. Kahve ile beze sarılı balığı bırakan barmen orayı terk etmiştir.)


Bayan A: O zaman bu siparişleri kim verdi? Barmen nerede? Demin bunları masaya bırakan barmen nereye gitti? Ona soralım, o bilir;  fakat onu şu an göremiyorum...


Hockney: (Ayağa kalkar, kafasını sağa sola çevirir, arkasına bakar...) Maalesef bende göremiyorum. Ortadan kayboldu...


Bay Ç: Aradığınız kişi, demin arka kapıdan hızlı adımlarla çıktı ve çıkarken de üstündeki önlüğü ve kafasındaki külahı yere fırlatarak kapıdan hızlı adımlarla uzaklaştı! (Tam o esnada polis arabasının renkli ışıklarının yansıması uzaktan görülür ve sirenleri duyulmaya başlanır! Bay Ç balığı tekrar beze sararak, barın üstünden boşluğa – iç tarafa- doğru fırlatır)

 

Notlar:

Sonuç itibariyle Edward Hopper’ın cinayeti de tıpkı resimleri gibi çok hareketli bir donukluğa dönmüştür. Her şey oradadır ama hiçbir şey yoktur. Bir yandan her şey ihtimal dâhilindedir, diğer yandan ise ihtimal resmin dışında, çerçevenin kendisidir. Hopper’ın resimlerindeki ihtimal ile içerik arasında ince bir çizgi vardır; ihtimal, içeriğe müdahale etmeden öylece durur. Şayet müdahale etmeye çalışırsa içerik bozulur, orayı terk etmeye kalkışırsa da bu defa kompozisyon oluşmaz. 



Hikâyede geçen ve beze resmedilen o sahne “Philles Bar” (Edward Hopper, Gece Kuşları, 1942)


Sizi havuzu izlerken görmüşler [1]


David Hockney, Portrait of an Artist (Pool with Two Figures), 1972, © Christie's


Bir Fışkırtı [2]


David Hockney, The Splash, 1966


David Hockney, A Bigger Splash, 1967

댓글


bottom of page