Kafanda Tamamlanan Kitap ve aramızda çoğalan sorular
Güncelleme tarihi: 1 saat önce
Sakıp Sabancı Müzesi’nde devam eden Yoko Ono: İçses ve İçyapı sergisi kapsamında, müzenin Yayınlar Editörü Ecem Arslanay’ın yazdığı, resimlediği ve tasarladığı Kafanda Tamamlanan Kitap: Yoko Ono’nun Dünyasına Katıl yayımlandı. Sanatçının yaşamını ve yapıtlarını resimli bir anlatıyla bir araya getiren kitap, Ono’nun talimatlarından hareketle çocukları kendi hayal güçlerini kullanmaya ve sanatın üretim sürecine katılmaya davet ediyor. Kübra Aycan Gelekçi ve Ecem Arslanay’ın, Ono’nun sanatında oyun ve rastlantının yerinden mekânın alışılmış kullanımlarını değiştirmeye, sanatçıyla kurulan kişisel bağlardan bir kitabı okurun katılımına açmanın olanaklarına uzanan diyaloğunu paylaşıyoruz
Diyalog: Kübra Aycan Gelekçi & Ecem Arslanay

Kübra Aycan Gelekçi ve Ecem Arslanay, Fotoğraf: Berk Sarıgöllü
Aycan: Yoko Ono’nun 1970'lerin başında sorduğu “Dünya ile sanatçı arasındaki ilişki nedir?” sorusunu Ahu Antmen sergi kataloğunda “Dünya ile müze arasındaki ilişki nedir?” diye yeniden kuruyor. Bu sorunun bir adım ötesine geçelim: Ecem ile Yoko arasındaki ilişki nedir? Yoko Ono’yla ilk ne zaman, nasıl karşılaştın?
Ecem: Yoko ile sanırım 13-14 yaşlarımda, hayranı olduğum Beatles vesilesiyle karşılaştım. “Münasebetsizce” kendi olabilen bu kadını merak etmemek elde değildi. Aykırılığıyla övünen 1960’lar sonu rock etosuna aykırıydı; çünkü o aykırılıktaki ayrımcılığı ve ayrıcalıkları görüyordu. Deha, isyan ve sınırsız deneyim erkeklere tahsis edilmişti. Kadınlarsa sadece bakım emeği, cinsel erişilebilirlik ve ilham periliğiyle vazifeliydi. Yoko fütursuzdu, gürültülüydü. Kamu huzurunu tehdit edecek (!) raddede başına buyruktu. Tabii görünüşü ve mazisi de bu gerilimi besliyordu. John’dan yaşça büyüktü, iki kez evlenmişti, anneydi ve Asyalı'ydı. Oysa erkek yıldızın yanında arz-ı endam edecek kadın genç olmalı, Batılı güzellik ölçülerine uymalı, cinsel serbesti taraftarı olsa da kız çocuklarının istismarını erkek dehasının cilvesi sayan patriyarkaya hürmette kusur etmemeliydi.
Aycan: Peki bir kız çocuğu olarak Yoko’nun bu hâlini nasıl okuyordun?
Ecem: El yordamıyla, henüz feminist kavramlara dökemediğim bir adalet duygusuyla. Kadınların müzikle ilişkisini erkek müzisyenlerin yatak odasına havale eden, onları sadece erkek dehasına meftun ve bu dehayı hayranlıklarıyla tasdik etmekle mükellef bir maiyet olarak resmeden groupie kültürünü o gün böyle tarif edemiyordum ama Yoko’nun bu teşrifata riayet etmediğini anlayabiliyordum. Beatles’ın bastığı çimi bile kutsal emanete çeviren Beatlemania’ya iştiraki yoktu. Gruptan bildiği tek isim Ringo’ydu, çünkü ringo Japoncada “elma” demekti. Aşina olduğu John ise avangart çevrelerde baş harflerine de atfen “Jesus Christ” diye anılan John Cage’di. On iki tonlu bestelerden Zen ve I Ching’le kompozisyonu rastlantıya açan New York avangardına uzanan başka bir müzikal âlemi vardı (orada da bir erkeğin takipçiliğine tenzil edilmemek ayrı bir mesaiydi). Yoko kendi işinin başındaydı; onun sanatını merak edip kapısını çalan John Lennon’dı. Tabii ben çocukken bunların hiçbirini bilmiyordum.
Aycan: Erkeğin şöhreti, ilham perisi kadınla tanışmamıza sebep oluyor. Aynı eski ve tanıdık hikaye. Fakat yine de Yoko’yla bir şekilde karşılaşmış olmak harika. Yoko’ya Beatles üzerinden vardın, peki Beatles’ı nasıl keşfetmiştin?
Ecem: Hatırladığım kadarıyla, Radiohead’in kimlerden beslendiğini araştırıp müzikal şecerede geriye doğru ilerlerken varmıştım. Radyo Kafa isimli bir foruma giriyordum. Oradan mı merak salmıştım acaba? İnsanlık yeni bir bin yıla henüz girmişti, sanatla aşinalığın nesilden nesle intikal etmediği, kütüphanesi daha çok romanlardan oluşan, sanata dair kaynaklarıysa kuponla alınmış birkaç (erkek) “büyük usta” monografisi ve ağır ansiklopedi ciltleriyle sınırlı bir orta sınıf evinde, müzik kültürümü milenyum iyimserliği ve çevirmeli bağlantıyla genişletiyordum. Avatarlarından tanıdığım insanların yazışmalarını bir kazı alanı gibi eşeliyordum. Hatta buradan, lisede editörlüğünü yaptığım okul dergisi için rock grubu adlarının kökenlerine dair bir araştırma yazısı da çıkarmıştım. Bu sırada ebeveynlerim de bilginin demokratikleşmesini telefon faturasından takip ediyordu…
Özetle, Yoko’ya önce magazinsel yaklaştım: Herkesin dikkatle baktığı adamın dikkatle baktığı bu kadın kimdi? İşlerinden önce, kendisine biçilen role sığmayışı ilgimi çekti. Zapturapta gelmiyor, John’a bile haddini bildiriyordu. Bir yıldızın etrafında dönmeye vakti yoktu; kendi semasında seyrüseferdeydi. Ve zamanla da bana Beatles’tan daha çok ilham verdi. Birikim’deki yazımda da anlattığım gibi, Yoko’nun kartvizitindeki unvan Space Transformer. Benim evrenimi genişletmek de onun bu sıra dışı mesaisine dâhil oldu. Studio One ekibiyle konuşa konuşa hazırladığım bu kitap yakında bizzat Yoko’nun da eline geçecek. Yeryüzünden bir yıldıza iade-i ziyaret! Mutluluğum tarifsiz.
Aycan: Aklıma Sheila Heti geldi. Cage’den, Zen’den, I Ching aracılığıyla kompozisyonu rastlantının insafına bırakan New York avangardından söz ediyorsun. Heti de Motherhood’da çocuk sahibi olup olmama meselesini, yazı yazan bir kadının bedeni üzerinden, yazı tura atarak karara bağlıyordu. Yoko için rastlantı, sanatın bizatihi kendi gibi, Heti içinse bir yaşam meselesine yanıt aramanın usulü sanki. Senin anlattığın karşılaşmayı da bu yüzden bir tür rastlantı tertibi olarak okudum: Radiohead’den Beatles’a, oradan bir foruma, sonra da hafızanda ancak birkaç kırıntısı kalmış talimatlara… Yoko’ya tek bir kapıdan ulaşmamışsın, birbirine eklenen tesadüflerin izini süre süre varmışsın.
Ecem: Evet, geçmişin henüz başımıza gelmemiş tarafları var galiba…
Aycan: Sanki bütün bunları ben yaşamışım gibi, tatlı bir gururla hüznün birbirine karıştığı bir hâl kapladı içimi. Senin sevincini bu derece sahiplenmem sakıncalı bir vaziyete işaret etmiyordur umarım. Gerçi bizler feministiz; başkasının sevincine yurt olmak da fıtratımızda var!
Ecem: (Patriyarkal) tüm dertlerimizi müşterekleştiriyoruz, sevinçleri tekelleştirecek değiliz ya! Böylesine içten ortak olman ne güzel, çok teşekkür ederim. Heti’yle kurduğun akrabalık da çok hoş. Yoko’nun rastlantıyla münasebeti biraz daha muzır sanki. Talimatı kendisi veriyor ama kimin hayal gücünde neye dönüşeceği meçhul.
Aycan: Şimdi sahiden merak ettim, o tesadüfler silsilesinde, karşına çıkan talimatlar arasında aklında kalan ilk Yoko işi hangisiydi? O an ne düşündün?
Ecem: Bana ilk hangi talimatın musallat olduğunu hatırlamıyorum ama olay mahallini aşağı yukarı biliyorum. Yine o dönemde, o forumlardan birinde, (hatta şu an aklıma geldi, o yıllarda indie bir grubun bir şarkısı vardı My Dad Has a Theory That the Internet Is the Roman Coliseum of Our Times diye) Greyfurt’tan birkaç talimatla karşılaştım. Hangileri olduğunu hatırlamıyorum ama çok etkilenmiştim. Dünyaya bırakılmış muzır bir kullanım kılavuzu bu kitap: sudaki ayı kovayla çalmayı, Mona Lisa’dan uçurtma yapmayı öneriyor, gündelik fiillere hiç de gündelik olmayan işler gördürüyor. Ben o sırada kavramsal sanatın ne demek olduğunu bilmediğim gibi, Yoko’nun kendi müziğini de pek tanımıyordum (Hatta Birikim’deki yazımı okuyup Yoko’nun albümlerini dinlemeye başlayan bir arkadaşımın önerisiyle, 1973 tarihli iki muhteşem rock albümü Approximately Infinite Universe ile Feeling the Space’i de ancak geçtiğimiz haftalarda keşfettim.) Talimatlarını şiir gibi okumuştum. Kozmik olanla alelade olanın aynı cümlede buluşması, tanıdık kelimelerin alışılmadık münasebetlere girmesi bana İkinci Yeni’yi, bilhassa Turgut Uyar’ı hatırlatmıştı.
Yani Yoko hayatıma önce namıyla girdi, kelimeleriyle ahbaplığımız sonradan geldi. Kavramsal sanatına da ancak üniversite zamanı rastladım. Gariptir, bu tanışma faslı hiç bitmiyor. Çocuk kitabına fangirl’ü olarak başladım ve gün geçtikçe gördüm ki hayranlığımın daha bilmediğim pek çok gerekçesi var. Böylesine göz önünde birinin bunca işinin gözden ırak kalmış olması gerçekten çok tuhaf. John Lennon'ın deyişiyle, “dünyanın en ünlü bilinmeyen sanatçısı” Yoko Ono.
Aycan: Peki sen bu ilişkiye hangi konumdan giriyorsun? Müze çalışanı, mimar, araştırmacı, editör-çevirmen ya da yazar olarak mı? Bu kimlikler Yoko’yu anlamada birbirini tamamladı mı, yoksa yazım sürecinde birbiriyle çelişti mi?
Ecem: Hepsi birden! Ve çelişe çelişe tamamlandı bence. Aralarına yeni katılan illüstratör gökyüzünde japon balığı yüzdürürken müze çalışanı kitabın sergiyle bağını gözetiyor, İletişim ve Pazarlama’dan logo onayı, Eğitim ve Öğrenme’den çocuklara yönelik dil tavsiyesi alıyor, mağaza müdürüyle basım, adet, takvim, fiyat ve satış stratejisi konuşuyor, biyografik doğruluk konusunda titiz stüdyoyla da 200 sayfayı bulan yazışmaları yürütüyordu (PDF’ini alıp saydı). Yazar, stüdyonun onayı için İngilizce yazıp kendi kitabının çevirmeni oldu. Türkçedeki kimi kelime seçimlerini bile stüdyoya izah etmesi gerekti. Yeniden yazmaya heveslendikçe çevirmen ona onaylı İngilizceyi hatırlattı. Araştırmacı kanaatkâr değildi. Okudukları yetmeyince Park Avenue Armory’deki Yoko Ono sempozyumunun bütün konuşmalarını dinleyip sayfalarca not çıkardı. Kısaltma işini editöre havale etti. Editör en son çıktı ortaya tabii, arkayı toplamak ona düştü. Mimar ise ayrı bir bahis. Mesleğiyle ihtilafı kitaptan eskiydi. Uzun zamandır mimarlık yapmayışı da bundandı.
Aycan: Tüm geçişler, şapkalar, kimlikler bana Bag Piece’i düşündürüyor. O çuvalı sen de giydin. İçindeyken neler hissettin, dışarıdan bakan biri olmaktan çıkıp işin içine girmek nasıl bir şeydi?
Ecem: Bag Piece’te çuvala girip görünüşünün senin adına konuşmasına bir süreliğine ara veriyorsun; Yoko’yla John bu fikri sonradan Bagism’le barış kampanyalarına da taşıyorlar. Sergi turunda gezdirdiğim gruba işi göstermek için çuvala girdiğimde, Küçük Prens’teki fil yutmuş boa yılanını düşündüm: büyükler şapka görürken çocuk içeride bir yaşam kuruyor. Bir de Miranda July’nin The Future’daki tişört dansı geldi aklıma: Başka biri olma hevesiyle terk ettiğin hayata, kolu bacağı birbirine karışmış bir tekstil heykeline dönüşerek (Erwin Wurm’un 59 Positions’ına fazladan bir pozisyon eklercesine) iltica etmek. İnsanın bazen kendi geçmişine dönebilmek için evvela kendi anatomisinden çıkması gerekiyor belki de. Sinemada en çok ağladığım sahnedir ama konfeksiyonla girdiğim hisli münasebetin sebepleri bana kalsın! Bu arada keşfettiğim ilk çağdaş sanatçıydı Miranda, onu da Harrell Fletcher’la yürüttüğü Learning to Love You More (2002–2009) adlı web sitesiyle tanımıştım. Bir yara izini fotoğraflayıp hikâyesini yazmak gibi ödevler veriyor, insanların yanıtlarını sitede yayınlıyorlardı. Daha ergendim, çağdaş sanat sergileyen bir müzeye henüz ayak basmamıştım. Müze kapısına varmadan sanatçıyla tanışmak da yine milenyumun ikramıydı. Miranda’da Yoko’nun izlerini görüyorum ama ben zaten artık herkeste görüyorum (ve ne kadar öncü bir sanatçı olduğunu düşünürsek, görmem de çok anlaşılır). Sen ne düşünüyorsun? Sen de Budala okuma grubunda Dört Ayak Üstünde’yi ele almıştın, değil mi?
Aycan: Miranda’yı hatırlatman harika! Ben de onu Yoko’dan bağımsız olarak tanımıştım. Senin Birikim’deki yazını okuduktan sonra ikisi zihnimde yan yana oturmuştu. Beni onunla tanıştıran Me and You and Everyone We Know (2005) oldu. Lisede, sabahlara kadar film izlediğim bir dönemin içindeydim. Dansları, şiirleri, umursamaz görünen hâli karşısında aklım başımdan gitmişti. Ona hâlâ “İlgi manyağı mı, dahi mi?” diye sormaktan vazgeçemedim. Galiba ikisinin aynı anda doğru olması sebebiyle sevdim onu. Sonra bütün filmlerini izledim. Bir de Dear Life diye başlayan o küçücük manifestosuna takmıştım kafayı: Hayata “Bu gece çıkalım mı?” diye soruyor, ama makyajsız ve saçları kirli geleceğini de peşinen bildiriyor. Tarihin en dürüst davet cümlesi diyebilir miyiz buna?
Ecem: Hayat da “Bırak dağınık kalsın” derdi bence! Peki, şimdi Miranda senin için ne halde?
Aycan: Bugün Miranda’yı en çok Substack üzerinden seviyorum. Hem komik hem deli, sınırları zorlamaktan da geri durmuyor. Bir gün, yıllardır oturduğu ve satın aldığı ilk evinden taşınacağını duyurdu. Ücretli abonelerine eşyalarını satacağını, isteyenlere de randevu vereceğini yazdı. İlk tepkim ona bağırma isteği oldu: “Sen Miranda July’sın, eşya satmak da ne demek, hediye et, dağıt!” Sonra durup düşündüm zira bu öfke de bir tür okuma biçimi. Félix González-Torres’in tezgâhtan alınıp götürülen şekerleri, Lewis Hyde’ın The Gift’i, Mauss ve hediye ekonomisi geldi aklıma. Miranda ise mahremiyeti bir randevu sistemine endeksliyor. Bakım ve ilişki emeğini sanatın malzemesi kılma biçimi bir nevi. Kendisini iyi biri olarak takdim etmiyor, bilakis bizi gerçekte kim olduğumuzla yüzleştiriyor. Bizi öfkelendiren bu vurdumduymazlık, belki de içimizdeki “bilge ve cömert birey” beklentisinden geliyor. İyiliğin ve bilgeliğin, insanların önünde sergilenen hâlinden ibaret olmadığını fark ettiren bir tarafı var bunun. Yine de sınıf kininin üzerini örtmeye niyetim yok. Miranda’nın eşyalarını satması hâlâ canımı sıkıyor. (Gülüyor.)
Ecem: Peki Yoko’ya dönersek?
Aycan: Yoko’yla bağını şöyle kuruyorum: İkisi de talimatı bir tür olarak kullanıyor. Yoko’da talimat, imgeyi muhayyileye emanet ediyor: dinle, hayal et. Miranda’da ise bir ödeve dönüşüyor: yara izini fotoğrafla, hikâyesini yaz. Yoko Cut Piece’te makası izleyicinin eline veriyor; Miranda Learning to Love You More’da kamerayı. Her iki işte de eser, izleyicinin elinde tamamlanıyor. Sanatçı işi başlatıyor ama son sözü kendisine saklamıyor; tamamlanmayı başkasının eline bırakıyor.
Dört Ayak Üstünde’ye gelince… Evet, o sıralarda kadın+’lara açık bir kitap kulübü başlatmıştım. Herkesin benim arkadaşım olduğu fakat katılımcıların çoğunun birbirini tanımadığı bir yerdi burası. Niyetim genel anlatının haricinde kalmış kurmaca kitapları birlikte okumak, güvenli bir alan açmak, bilgi ve deneyim paylaşmaktı. Miranda’nın kitabı menopozu gündemimize taşıdı. Tıbbın cinsiyet körlüğü yüzünden beyaz olmayan ve erkek olmayan bedenleri ya geç tedavi ettiğini ya da hiç tedavi etmediğini biliyoruz. Adet, doğum, menopoz gibi konularda muazzam bir bilgi eksikliği var. Olup biten de çoğu zaman “deli kadın” meselesine bağlanıp geçiştiriliyor. Kitap bizi bunları hem düşünmeye hem de araştırmaya sevk etti. Kitap kulübü de zamanla bir çembere dönüştü. Yalnızca okuyan, didikleyen bir grup olmak yetmez, birbirimize güvenli bir alan açmayı da üstlenmeliyiz dedik ve çember pratiği sürece girdi. Budala Kitap Kulübü ve Çember olduk.
Ecem: Miranda’ya benim de hayranlığım biraz şerhli, o ikircikli hali de ne güzel tarif ettin! Mauss’tan çembere uzanan yolu da çok sevdim. Armağan ekonomisinin bir karşılığı da birbirinize ayırdığınız vakitte belirmiş sanki. Teorinin böyle gündelik bir hayatı olmasına bayılıyorum.
Aycan: Kesinlikle ben de! Senin kitapla kurduğun ilişki de benzer bir şeyi hatırlatıyor bana. Peki bu senin ilk kitabın mı, ilk çocuk kitabın mı? Çocuklar için yazmak, üstelik bunu Yoko Ono gibi çocuk edebiyatının alışılmış kahramanlarından çok uzak bir figür üzerine yapmak fikri nasıl gelişti? Kitabın görsel dilinde bu fikir nasıl somutlaştı?
Ecem: Ben daha önce çok yazarlı üç kitaba katkıda bulundum: British Council ile Mixer’in yayımladığı çift dilli 12 Sanat Yazısı’na (2018), Mousse Publishing’den çıkan Fatma Bucak: While the Dust Quickly Falls’a (2023) ve 16. Sharjah Bienali’nin YAZ yayın dizisinde yer alan Shedding’e (2025). İlk ikisinde sanat yazılarımla, sonuncusunda bir öyküm ve çizimlerimle yer aldım. Tüm bu metinleri İngilizce yazmıştım. Bu ise ilk müstakil kitabım, ilk çocuk kitabım, aynı zamanda ilk Türkçe kitabım! Bir de beş yıldır Sakıp Sabancı Müzesi’nde editör olarak çalıştığım için elimden pek çok sergi kitabı geçti. Adlarına “katalog” diyoruz ama çoğu, akademik metinlerin de geniş yer tuttuğu, yoğun okuma gerektiren kitaplar. Dolayısıyla kitaplarla epey bir mesaim var.
Yoko’nun sergisinin çalıştığım müzede açılması büyük şanstı. Görev tanımımın dışında, müze için de sürpriz gelişen bu iş, kitap olmaya usulca talip 13 sayfalık taslağımı Ahu Antmen’e göstermemle başladı. Çok sevip hemen “Yapalım!” dedi. Taslağı Studio One’dan Connor Monahan ve Jon Hendricks’le de paylaştık. Sergi telaşı içinde sıcak baktıkları projeyi, Amerika’ya dönüşlerinden sonra e-postalarla birlikte geliştirdik.
Yoko’da zaten çocuksu bir bilgelik var, yetişkinlerin cevabını bildiğini sandığı şeyleri yeniden soruya çevirebiliyor. Dünyanın dönüşünü dinlemeyi önerebilen biriyle çocukların anlaşması bana pek zor görünmedi. Çocuk kitabına tercüme ederken de onun bu oyunbaz düşüncesine ayak uydurmaya çalıştım. Kitabın resimleyeni de olmak, yazıyla kurduğum ilişkiyi epey değiştirdi. Genellikle önce metin yazılır, ardından resimlenir. Buradaysa bazen imge cümleyi çağırdı, bazen ikisi birlikte belirdi. Yoko’nun estetiğindeki sadeliği korumak, sayfaları da onun kadar canlı ve muzip kılmak istedim.
Aycan: “Çocuksu bilgelik” derken Yoko’nun bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden soruya çevirmesinden söz ediyorsun. Space Transformer unvanı da buna çok yakışıyor: İşleri, en tanıdık mekânlara ve gündelik alışkanlıklara bile yeniden bakmamızı sağlıyor. Bu unvanın Yoko’dan sonra da sürdürüldüğünü düşünüyorum. Yayoi Kusama, Obliteration Room’da beyaz bir evi ziyaretçilerin, özellikle çocukların yapıştırdığı noktalarla dönüştürüyor. Céline Sciamma’nın Petite Maman’ında sekiz yaşındaki bir kız, annesinin çocukluğuyla bir orman kulübesi kuruyor. Ev ve zaman çocuğun bakışıyla yeniden düzenleniyor. Ursula K. Le Guin’in “taşıyıcı çanta kuramı”nda hikâye bir kap, yani bir mekân. Bu da bana çuvalı hatırlatıyor. Senin “bazen imge cümleyi çağırdı, bazen ikisi birlikte belirdi” cümlen de bu geleneğe oturuyor. Sorum şu: Bir mimar olarak Yoko’yla kurduğun bağ, kitabın sayfa düzenine, boşluklarına ve çocuğun sayfayla kurduğu fiziksel ilişkiye nasıl yansıdı? Kitabı bir mekân olarak da düşündün mü?
Ecem: Kitabı bir mekân olarak düşünmeyi çok seviyorum ama bu kitabı öyle mi tasarladım, emin değilim. Mimarlığı icra etmesem de mekânla düşünme hali peşimi hiç bırakmıyor. Yoko da sağ olsun, bu mesleki deformasyona sürekli yeni malzeme çıkarıyor. Room Piece’te barınacak bir oda yerine bir insan bulmanı öneriyor mesela. Bir insanı kendine mesken tutmak: birine sığınmakla onun sırtından geçinmek arasındaki tuhaf yakınlığı düşündürüyor bana.
Çizimlerde de mimarlık tahsilinin izleri var: izometrik labirentler, başka aksonometrik görünüşler, kesitini aldığımda içinden bir ev çıkan piyano, kaçışlı perspektifler… Bunları biraz serbestçe kullandım. Ölçeklerle ve oranlarla oynadım, mekânları yer yer karikatürize ettim. Nihayetinde mimari temsilin de bir politikası var. Mina Gürsel ile Drawing Matter için birlikte yazdığımız metinde planla kesiti, mimari tarifle hikâyeyi karıştıran geç Osmanlı çizimlerine bakıyorduk. Bir donanma haritası mesela kâğıdın dört tarafından da okunabiliyordu; bakmak için önce “doğru” tarafa geçmen gerekmiyordu. Bu çizimleri Batılı bir bakışla "kusurlu" sayınca, taşıdıkları hikâyeler de gözden kaçıyor.
Bizim kitabın giriş sayfasında doğrudan bir maketin başındayız: Yoko’nun En Trance (1990) adlı yerleştirmesini çizdim. Farklı geçitler arasından yolunu seçerek içeri girdiğin bu iş, müzedeki sergimizin de girişi. Kitaba da aynı eşikten, bir yerleştirmeye girer gibi giriyoruz. İlk sayfayı çevirmeden önce hangi kapıdan geçeceğimizi seçiyoruz. Tabii sayfanın mekânı da ayrıca ilgimi çekiyor. Mallarmé’nin kelimeleri sayfaya dağıtıp okumayı satır nizamından çıkarmasını çok seviyorum. Ben de böyle şiirler yazmayı deniyorum. Daha önce sözünü ettiğim Shedding’deki öykümün kapanışında heceler, moleküller gibi birbirine bağlanarak kelime öbekleri oluşturuyordu. Hikâyedeki parçalanma ve yeniden birleşme, dilde de sürüyordu. Sevim Burak’ın metin parçalarını perdelere iğneleyip yerlerini değiştirerek çalışmasını da çok severim: Cümle kurmakla cümleleri birbirine komşu etmek iç içe geçiyor.
Jonathan Safran Foer’in Tree of Codes’unda ise sayfalardan kesilip çıkarılan yerler, henüz çevirmediğin sayfaları görmene izin veriyor. Kitabın derinliği okumaya katılıyor. George Brecht’in Water Yam’ındaki talimat kartlarını da elinle yeniden sıralayabiliyorsun. Greyfurt’a dönersek, onun sayfaları cilde bağlı ama cümleleri seni dışarı çıkarabiliyor. Şehrin bütün su birikintilerine basmanı isteyen bir talimat var mesela. Bir başka talimatta kaybolmak için harita çiziyorsun…
Aycan: Cevabında harita hem bir çizim hem de bir fiil: aksonometrik labirentler, dört taraftan okunabilen donanma haritası, En Trance’te bir kapı seçip içeri girmek, Greyfurt’ta “kaybolmak için harita çiz” talimatı. Bunları okurken aklıma Sophie Calle geldi. Kedimin adı da bu yüzden Sophie’ydi bu arada. Calle ile Paul Auster’ın Gotham Handbook’ı, yani New York için bir kullanma kılavuzunu düşünüyorum. Auster, Calle’e şehri katlanılır kılacak talimatlar yazmış, Calle de bunları hayatına tatbik etmişti. Auster, Leviathan’daki Maria’yı Calle’den mülhem yazmış, Calle de sonradan Maria’nın hayatını tecrübe etmişti. Kurgu hayata, talimat kurguya, karakter sanatçıya dönüşmüş; birbirinin sınırlarını ihlal ederek birbirine karışmıştı.
Senin “bir insanı kendine mesken tutmak” cümledeki gibi sanki. Calle, başkalarının odalarına yerleşiyor, bir adamın peşine düşüyor. Louise Bourgeois’nın Femme Maison’unda kadınla evin birbirine karışması gibi, burada da kimin kimi barındırdığı, kimin kimin mahremiyetine sığındığı belirsizleşiyor. Georges Perec’in Life: A User’s Manual’ı bir apartmanın kesitinden hayatları birbirine eklerken, Mekanfeşmekan’da sayfanın kendisi bir mekâna dönüşüyor. Senin “içinden ev çıkan piyano” kesiti de bu düşünceye yakın geliyor bana. Gordon Matta-Clark’ın evlerin duvarlarını keserek açtığı yarıklar, Foer’in kesilmiş sayfaları… Sanki bir şeyin içini görebilmek için evvela yüzeyini tahrip etmek, mahremiyetine müdahale etmek gerekiyor. Peki, bir insanın içini açmakla ona mesken olmak arasındaki hudut nerede başlıyor?
Calle’in Take Care of Yourself’te bir ayrılık mektubunu 107 kadına yorumlatması da burada mühim: Talimat, başkalarının elinde çoğalıyor; tekil bir tecrübe kolektif bir okumaya dönüşüyor. Bir mektubun mânâsı, onu yazanın niyetinden çıkıp başkalarının yorumlarına emanet ediliyor. Debord’un dérive’indeki amaçsız dolaşma, Greyfurt’ta kaybolmak için harita çizme talimatıyla buluşuyor. Bachelard’ın ev ve çocukluk üzerine düşünceleri de mekânın yalnızca içinde yaşadığımız bir şey olmadığını, bizi de biçimlendirdiğini hatırlatıyor. Belki insanın kendine bir yer edinmesiyle bir yere ait olması arasındaki fark da burada saklıdır.
Bütün bunlardan hareketle sana son olarak şunu sormak istiyorum: Bu kitabı bir kullanma kılavuzu olarak okusam yanılır mıyım? Bu kitabı tek taraflı bitmiş bir hikâye olarak mı kurguladın, yoksa çocuğun (benim) zihninde ve eyleminde tamamlanan ucu açık bir “talimat/oyun alanı” olarak mı tasarladın? Okur, kitabı “yanlış” tamamlayabilir mi? Yoko’nun hayatını yazarken, Maria’nın Calle’e dönüştüğü gibi, sen de bir müddet onun talimatlarıyla yaşadın mı? Yoksa asıl mesele, bir başkasının talimatlarını tatbik ederken kendi hayatının haritasını çıkarmak mıydı? Belki de bir başkasının hayatına girmek için çizdiğimiz harita farkında olmadan kendi içimizin krokisini çıkarıyordur.
Ecem: Verdiğin örneklerin bir kısmı doğrudan yüksek lisans tezimde var; onları burada böyle birbirine komşu görünce çok sevindim! Tezimde, Jill Stoner’ın Toward a Minor Architecture (2012) kitabından hareketle minör mimarlığın imkânlarını araştırmıştım. Stoner, Deleuze ve Guattari’nin minör edebiyat düşüncesini mimarlığa taşıyor: Mekânın bedeni ve gündelik hayatı hizaya sokan düzeni, kendi içinden nasıl bozulabilir? Yapılmış olanı sökmek, eksiltmek, öngörülen işlevinden saptırmak da mimarlığın imkânları arasında. Tezin ölçeklerini Perec’in Mekân Feşmekân’ından hareketle kurmuştum. Yataktan başlayıp odaya, apartmana, şehre doğru ilerliyordum. Yatak bölümünün merkezinde de Yoko’yla John’un Bed-In for Peace eylemi vardı! Amsterdam Hilton’un balayı süitinde, çiçeklerin ve elde yazılmış barış pankartlarının arasında, beyaz sabahlıklarıyla basını ağırlıyorlar. Yatak, bir haftalığına dünya siyasetine müdahil oluyor. Karyola yerinde duruyor ama mahremiyetle kamusallık arasındaki hudutlar oynuyor. Madem bütün dünyanın gözü balayı odalarında, onlar da özel hayatlarını kurcalayan o bakışı savaşın üzerine çevirerek yatağa kamusal bir vazife çıkarıyorlar.
Oda ölçeğinde de Kurt Schwitters’ın, 1923 dolaylarından 1937’de Almanya’dan ayrılana dek büyüttüğü Merzbausu vardı: Hannover’deki atölyesinde başlayıp binanın başka mekânlarına yayılan, ahşapla alçıdan tuhaf bir mikrokozmos. Yerleştirme sanatının öncü örneklerinden sayılan, içine girilebilen bir kolaj bu. Arkadaşlarına adanmış grottolarda onlara ait nesneler de yer buluyor. Rivayete göre Mies van der Rohe’nin kurşun kalemi de bunlardan biri. Bir mimarın kalemi, bu kez plan çizerek değil, bizzat inşaata katılarak mimarlık yapıyor. Bu tuhaf inşaatın harcına dostluklarla birlikte yas da karışıyor: bir sütunun tepesinde, bebekken ölen oğlunun ölüm maskesi duruyor. Bruno Munari’nin rahat edemediği bir koltukta türlü pozisyonlara girerek “doğru oturuş”la boğuşması da tezde vardı. Bedenin mobilyaya itirazı! Bu örneklerde kullanımın kendisi yaratıcı bir faaliyete dönüşüyor; nesnenin ya da mekânın nasıl kullanılacağını tasarımcının bir kereliğine belirlemesi yetmiyor.
Kitabın da böyle bir hayatı olsun isterim. Kullanma kılavuzu demene itirazım yok. Okurun da yeni maddeler ekleyebildiği bir kılavuz diyelim. Yoko’nun hayatını anlatan hikâyeye, çocuğun kendi talimatlarıyla sürdürebileceği bir oyun alanı eşlik ediyor. Son sayfada çocuk kendi talimatını yazıyor. Kitabın sonuna, yazarını da peşinden sürükleyebilecek bir cümle sızıyor böylece. “Yanlış tamamlamak” sorusuna gelince, elbette çocuğun hayal gücünü redakte edecek değilim. Üniversitede ders vermeyi bıraktığımdan beri çocuk atölyeleriyle devam ediyorum. Soruların kolaylaştığını söyleyemeyeceğim! Suzanne Lacy sergisi kapsamında da onun Performans Kıyafeti’nden hareketle çocuklarla performans kıyafetleri tasarlamıştık. Keçe, karton, tülle bedene uzantılar ekliyor, tasarımları yürüyerek, dönerek, birbirimizle karşılaşarak deniyorduk. Bir kıyafetin nasıl hareket edeceğimizi, birbirimize ne kadar yaklaşabileceğimizi değiştirmesi de pekâlâ bir mekân meselesi.
19 Kasım Perşembe günü de bu kitap kapsamında ilk kez çocuklarla buluşacağız: 11.00–13.00 saatlerinde 7–9 yaş grubuyla Yazar Buluşması: Bir Cümle ile Başlayan Hayaller, 14.00–16.00 saatlerinde de 10–12 yaş grubuyla Yazar Buluşması: Sanat Bir Talimatla Başlar mı? başlıklı atölyelerde. Önce kitabı birlikte okuyacağız, ardından çocuklar Yoko’dan ilhamla kendi talimatlarını yazacaklar. Şimdiye kadar kitabın çocukların elinde nerelere gidebileceğini hayal ettim. Bu kez onlardan öğreneceğim.
İnsanın içini açmakla ona mesken olmak arasındaki hudut soruna da buradan dönebilirim sanırım: Her şeyi bilme arzusundan biraz vazgeçmek gerekiyor bence. Glissant’ın, başkasını kendi ölçülerimize göre anlaşılır kılma talebine karşı savunduğu “opaklık hakkı” geliyor aklıma. Bunu yakınlık üzerine düşünmeye taşırsak, birini sevmek için onun bütün sırlarını çözmüş olmak gerekmiyor. Birine mesken olmak, onun benim bilmediğim yanlarının da yanımda barınabilmesi belki. Mimari kesitle insan kesiti arasında böyle bir fark gözetmek isterim!
Greyfurt’un talimatları bana hep eşlik ediyor. Bu kitabı yaparken de 1962 tarihli Harita Parçası’nı kullanmış olabilirim! Talimatta önce hayalî bir harita çiziyor, gitmek istediğin yeri işaretliyorsun. Sonra bu haritayla gerçek sokaklarda yürüyorsun. Haritanın gösterdiği yerde sokak yoksa engelleri kenara çekip o sokağı yaratman gerekiyor. Üstelik harita eksiksiz izlenmeli; aksi halde etkinlik bütünüyle bırakılmalı. Hedefe vardığındaysa şehrin adını sorup karşılaştığın ilk kişiye çiçek veriyorsun.
Şimdi de Rüzgâr İçin Resim’i düşünüyorum: Tohum dolu bir torbaya delik açıp onu rüzgâr alan bir yere koyuyorsun. Bir sayfa havalansın; rüzgârına tutunan tohum, bir çocuğun aklında ağaç olsun…




Yorumlar