İstanbul’a içeriden bakan yabancı bir göz
Hector McDonnell’ın İstanbul’u gündelik hayatın içinden resmettiği eserleri Şule Gazioğlu Gallery ve Winsor Birch iş birliğiyle 21 - 26 Eylül tarihleri arasında Gallery 8’de gerçekleşen Istanbul’s Light sergisinde izleyiciyle buluşuyor. McDonnell ve Şule Gazioğlu ile bir şehre dışarıdan bakarken onun içsel yaşamına nüfuz etmenin imkânlarını, yerel olanı pitoresk bir temsile indirgemeden resmetmeyi ve İstanbul’dan Londra’ya uzanan bu serginin galerinin uluslararası programında açtığı alanı konuştuk
Röportaj: Merve Akar Akgün

Hector McDonnell, Aqueduct, Panel üzerine yağlı boya, 30.5 x 25.5 cm
Hector McDonnell

Resimlerinizde İstanbul, anıtsal silüetinden, ünlü camilerinden ve Boğaziçi'nin görkemli manzaralarından uzaklaşarak, kendini apartmanların sakin köşelerinde, merdiven boşluklarında, gölgeli teraslarda ve yalı içlerinde gösteriyor. Tuallerinizdeki ışık, bu mekânların içindeki zamanı ve yaşanmışlığı açığa çıkaran bir öz gibi… İstanbul’a dışarıdan bakan bir ressam olarak, sizi şehrin ışığına çeken neydi?
Bunun cevabının oldukça basit olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da karşılaştığım insanların hayatlarına ve yaptıklarına âşık oluyorum. Londra'da yaşarken, yaşadığım mütevazı sayılabilecek bir semtteki küçük dükkânların ve günlük yaşamın akışına karşı bir hayret beslemeye başlamıştım. Beni büyüleyenin ne olduğunu zamanla anlamaya başladım: Odamızı ve çalışma alanlarımızı düzenlerken etrafımızda yarattığımız güzellik. Resmettiğim mekânlar, dünyada kendi yerlerimizi nasıl kurduğumuza dair şeyler söylüyor. Benim sanatsal hayatımın yönünü bu belirledi. Bulunduğum her yer bana yeni bir ivme kazandırdı ve İstanbul'da da beni harekete geçiren bir kez daha sıradan olanın içindeki o neşe oldu. Önemli olan insanlardır, yaptıkları şeyler ve çevrelerinde yarattıkları özel niteliklerdir. Işık ve gölgenin tınısının, onların sihrini gözler önüne serdiğini fark ediyorum.
Tarihsel olarak, Batılı bir sanatçı Doğu'ya ait bir kenti resmettiğinde her zaman gizli bir oryantalizm veya egzotikleştirme tehlikesi vardır. Yine de bakışınız, şehri pasif bir temaşa nesnesine indirgememeyi seçen, bununla birlikte onun çağdaş ritmi ve içsel yaşamıyla samimi bir bağ kuran hassas bir mesafe koruyor. Stüdyonuzda taşıdığınız anılar, İstanbul'u büyük bir mahremiyetle yakalayan Hoca Ali Rıza veya Feyhaman Duran gibi ressamların sezgileriyle nerede kesişiyor? Resimli/pitoresk tuzağından nasıl kaçındınız?
Egzotik olan benim ilgimi çekmiyor. Paris, Hong Kong, Hindistan ve Tibet, hakkında resimler yarattığım yerlerdi; ancak ben her zaman egzotik bir şeyden ziyade insanların hayatlarında yarattıkları güzelliğe baktım. İstanbul'a da benzer bir gözle yaklaştım. Beni yine o gündelik yaşam heyecanlandırdı. Aklıma hemen, küçük çocukları etrafta oyun oynarken camide dua eden bir baba, bir balıkçının dükkânının etrafında nasiplerini bekleyen martılar ve bir kış bahçesinin pencerelerinden güneş ışığıyla parlayan ağaçlar geliyor. Bunlar, İstanbul'da geçirdiğimiz süre boyunca karşılaştığım sayısız güzel andan sadece üçü. Ben yalnızca karşılaştığım hayatı yakalamaya çalıştım. Önemli olan egzotiklik değil; insanlar, yaptıkları şeyler ve etraflarında yarattıkları özel niteliklerdir.
Soldan sağa;
Hector McDonnell, Pandeli Window, Tuval üzerine yağlı boya, 40.5 x 30.5 cm
Hector McDonnell, Waiter in the Pandeli, Tuval üzerine yağlı boya, 60 x 40 cm
Hector McDonnell, Pandeli Stairway, Tuval üzerine yağlı boya, 60 x 40 cm
Sergi metni, izleyicide uyandırılan çarpıcı bir hisse dikkat çekiyor: “Bu odada hiç bulunmadım ama onu sanki tanıyormuşum gibi hissediyorum.” Bu ifade, Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası ve evin bir sığınak olarak evrensel arketiği ile derin bir yankı uyandırıyor. Belfast ve Londra'dan İstanbul'a uzanan pratiklerinizde, unfamiliar (yabancı) bir coğrafyayı böylesi bir hafıza topografyasına dönüştüren şey nedir?
Bence bu, insanların kendi çevrelerinde yarattıkları güzelliktir. Londra'daki erken dönem resimlerimden o andan beri karşılaştığım yerlere kadar, her zaman insanların odalarını ve çalışma alanlarını nasıl düzenledikleriyle ilgilendim. Bu mekânlar, hepimizin dünyada kendi yerimizi nasıl var ettiğimiz hakkında çok şey anlatır.
Nerede resim yaptıysam bunu buldum. Her yer bana yeni bir itici güç sağladı. Örneğin New York'ta şehir beni büyülemişti ve her gün resmedilmeyi bekleyen yeni bir şey görüyordum. İstanbul da aynı şekilde beni derinden etkiledi.
Belki de yabancı bir yeri tanıdık kılan şey, basitçe orada hayatın varlığıdır; insanlar, yaptıkları şeyler ve çevrelerinde yarattıkları o özgün nitelikler. Daha önce hiç gitmediğimiz bir yerde kendi hayatımızdan bir parça tanımamıza imkân tanıyan şeyler işte bunlardır.
Soldan sağa;
Hector McDonnell, Filigree Mosque Staircase (Rüstem Paşa Cami), Tuval üzerine yağlı boya, 60 x 40 cm
Hector McDonnell, Figures at the Miharab (Rüstem Paşa Cami), Panel üzerine yağlı boya, 25.5 x 20 cm
Hector McDonnell, Doorway (Rüstem Paşa Cami), Tuval üzerine yağlı boya, 40 × 30 cm
Onlarca yıl boyunca pek çok farklı şehrin ve kültürün ışığını gözlemleyip yakalamış biri olarak, sanat tarihinin daha geniş tuvalinde İstanbul'un ışığını ve içselliğini nereye konumlandırıyorsunuz?
İstanbul bana tarifsiz bir neşe ve ilham veren, olağanüstü metropollerden biridir. Paris, Hong Kong, Hindistan, Tibet ve New York gibi o da bana bakmanın yeni bir yolunu ve resim yapmak için taze bir ivme sundu.
İstanbul'da beni özellikle etkileyen şey, şehrin günlük yaşamı ve ışık ile gölgenin onun sihrini ortaya çıkarma biçimi oldu. İnsanlarda, yaptıklarında ve etraflarında yarattıkları o özel niteliklerde güzellik buldum.
Bu sergi, İstanbul üzerine yapmak istediğim resimlerin yalnızca bir parçasını barındırıyor. Umarım önümüzdeki yıl boyunca çok daha fazlasını yapabilirim.
Şule Gazioğlu

Önceki konuşmamızda, Emirgan’daki galeriyi “en yalın haliyle bir Türk/Osmanlı evi odası” olarak kurguladığından ve geçmişin birikimini güncel sanatla dengelerken karikatürize olmadan bu coğrafyadan beslenen hikâyeleri görünür kılma tutkundan bahsetmiştin. Şimdi de İrlandalı bir ressamın gözünden süzülen İstanbul’un mahrem ışığını Londra’ya taşıyorsun. Şule Gazioğlu Gallery’nin bu ilk Londra sergisinde, İstanbul’a “içeriden” köklenen bir hafızayı “dışarıdan” bakan bir gözün aracılığıyla dünyaya sunacak olmak küratoryal olarak sana nasıl bir alan açıyor?
Hector dışarıdan gelen bir göz, ancak bakışını İstanbul’un karşısına yerleştirmiyor; insanların arasına karışarak, onlarla birlikte şehri gözlemliyor. Büyük şehirlerin ışıltılı detayları içinde anonim kalmak, yalnızca bir izleyici olarak gündelik hayatın sıradan ve olağanüstü hâllerine tanıklık etmek bence evrensel bir olgu. Hector’ın işlerinde beni çeken de bu anonim gözlemci olma hâli. New York, Berlin ve Belfast gibi şehirlerin ardından İstanbul’u resmetmesinin yaratacağı sinerjiyi çok merak ediyordum. Hector’ın yıllar önce yaptığı bir seyahatten beri tutkuyla bağlı olduğu İstanbul’a yeniden bakması, benim için de çok özel bir karşılaşmaya dönüştü Küratoryal olarak beni en çok heyecanlandıran ise onun şehre adapte olma biçimi. Kendi bakışını korurken, İstanbul’un Pandeli, Balıkçılar Çarşısı, Zeyrek ya da bir ney yapım atölyesi gibi, bazen şehrin yerlileri için bile gizli kalmış mekânlarına ve hikâyelerine nüfuz edebilmesi. Kuzey İrlanda’nın yetiştirdiği önemli ressamlardan birinin bu kadar “bizden” detayları kendi görsel hafızasına katması, aslında İstanbul’a dışarıdan bakmaktan çok daha fazlasını yapıyor: Şehrin gündelik hayatını kendi kişisel arşivine dahil ediyor. Benim için Londra’da bu hafızayı sunmanın heyecanı da burada. Çok yerel, çok İstanbul’a ait görünen bu anların, başka bir şehirde ve başka insanlarda nasıl yeni bir tanıdıklık duygusu yaratacağını görmek…
Photo London katılımlarının ardından Gallery 8’deki bu sergiyle uluslararası programını daha kalıcı bir zemine oturtuyorsun. Türkiye sanat ekosisteminin küresel pazardaki yerini, potansiyelini ve henüz tam olarak kurulamamış temsil ağlarını çok iyi gözlemleyen bir galericisin. Bu adımı sadece bir sergi olarak değil; Türkiye’nin kültürel ve görsel mirasını egzotikleştirmeden merkeze götürme gayretini görüyorum. Bu konuda neler söylemek istersin?
Öncelikle çok teşekkür ederim; böyle düşünülmek beni çok mutlu ediyor. SG Gallery’nin içinde, daha önce yapılmamış olanı yapmaya dair gizli bir ülkü var. “Neden yapmayalım ki?” sorusunu çok seviyorum. Özgün ve yaratıcı projeler üretmek için muhteşem bir zeminimiz var; bunu kullanmamak bazen daha şaşırtıcı geliyor.
Türkiye, gündemin ve gündelik hayatın yoğunluğunun çok yüksek olduğu bir ülke. Bu yoğunluk, sahip olduğumuz kültürel ve yaratıcı potansiyeli biraz geri planda bırakabiliyor. Oysa tarihsel, kültürel ve görsel birikimimizle, dünyanın önemli sanat merkezlerinde varlık gösterebilecek ve Türkiye merkezli özgün işler üretebilecek çok güçlü bir altyapıya sahibiz.
Yalnızca “Türkiye’de çağdaş sanatta neler yapılıyor?” sorusuyla ilgilenmiyorum. Daha çok, “Bu alanda masaya ne koyabilirim ve uzun vadede nasıl kalıcı bir katma değer yaratabilirim?” sorusunun peşindeyim. Var olanı takip etmekten ziyade, kendi meraklarımın ve sezgilerimin açtığı yolları denemeyi tercih ediyorum.
Gallery 8’deki bu sergi de bu yaklaşımın sonucu. İngiltere’den Winsor Birch Gallery ile eş bir yapıda bu projeyi üretmek büyük bir keyif. Galerinin kurucusu Grant Ford ve yöneticisi Charlie Minter, uzun yıllar Sotheby’s’de İngiliz ve İrlanda sanatında uzmanlaşmış, alanlarında çok önemli isimler. Onlarla, farklı noktalarından ait hissettiğimiz bu projeyi ortaya koymak çok özel bir deneyim oldu.
Gallery 8 mekân seçimi de tesadüfi değil. Burası farklı ülkelerden sanatçıları, galerileri ve kültürel işbirliklerini bir araya getiren, oldukça çeşitli bir sergi programına ev sahipliği yapan bir sergi mekânı. Aynı zamanda St James’s’de, çevresindeki öncü galeriler ve sanat kurumlarıyla birlikte çok stratejik bir nokta.
Türkiye’yi dışarıya anlatırken onu egzotik bir anlatının içine yerleştirmek yerine, kendi kültürel zenginliğiyle doğal biçimde uluslararası bir bağlamın parçası hâline getirmek istiyorum. SG Gallery’nin uluslararası programını bu felsefe üzerinden ilerletiyorum.
Soldan sağa;
Hector McDonnell, Fruit Room, Tuval üzerine yağlı boya, 90 x 60 cm
Hector McDonnell, Istanbul Wooden House, Tuval üzerine yağlı boya, 76 x 50.5 cm
Hector McDonnell, Night Arcade, Tuval üzerine yağlı boya, 30.5 x 25.5 cm
İstanbul gibi sürekli dönüşen ve çoğu zaman hoyratça hafızasını kaybeden bir metropolde iç mekânların, ışığın ve gündelik zarafetin izini süren Hector McDonnell’ın işleriyle izleyiciye sunacağın İstanbul’a dair neler söylemek istersin?
İstanbul, farklı kültürlerin köklendiği ve harmanlandığı benzersiz bir merkez. Güzelliği biraz da dirayetinde saklı. Verdiğimiz onca zarara rağmen, nasıl oluyorsa, hiçbir zaman ışığından ve güzelliğinden bir şey kaybetmiyor. Benim için hâlâ dünyanın en güzel şehri. Hector’ın işlerinde, İstanbul’un kalbimizde ve hafızamızda taşıdığımız; bize tanıdık, sıcak ve ait hissettiren pek çok detayını görüyoruz. Şehrin deneyimleyen, ona kalbini veren herkesin bu eserlerde kendinden bir şey bulacağına inanıyorum. Çünkü Hector, İstanbul’u farklı kültür ve hikâyelerin iç içe geçtiği canlı, katmanlı ve dinamik ruhuyla ve samimiyetle ele alıyor. Özellikle şehrin derin mavilerini, ışık ve gölgelerini ve bu hareketli ruhunu hissettiren çok özel bir dizi eser paylaşıyoruz.






Yorumlar