Istanbul Conversations
- Unlimited

- 25 Haz
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 29 Haz
SAHA ev sahipliğinde devam eden Istanbul Conversations oturumlarında, Türkiye ve dünya çağdaş sanat ortamının, siyasi baskılar, kültür savaşları, kurumsal otosansür ve jeopolitik krizler karşısındaki dönüşümü ile gelecek stratejileri, SAHA’nın davetiyle bir araya gelen sanatçılar, küratörler, akademisyenler ve sanat profesyonelleri tarafından, kurumsal bağımlılıklar, uluslararası dayanışmanın eksiklikleri, eleştiri refleksleri ve sanat alanında sadece hayatta kalmanın ötesine geçerek özerk, hesap verebilir ve sürdürülebilir yeni altyapıların imkânlarını tartışmak amacıyla masaya yatırılıyor

İstanbul’un kültür-sanat sahnesi son yirmi yıldır sarsıcı ve yapısal bir toplumsal dönüşümün sahnesi oldu. SAHA tarafından düzenlenen Istanbul Conversations oturumlarının ilk günü, hem bu dönüşümün panoramasını çıkardı hem de hayatta kalma arzusu ile eleştirel refleks arasındaki ince çizgiy işaret etti. Begüm Özden Fırat ve Zeyno Pekünlü’nün keynote konuşmalarının ardından, Chus Martinez (Sanat Cinsiyet Doğa Enstitüsü Başkanı (FHNW Sanat ve Tasarım Akademisi, İsviçre) & Yardımcı Küratör (TBA21, İspanya)) moderatörlüğünde Ruben Arevshatyan (ICA Erivan Direktör Yardımcısı & AICA Ermenistan Başkanı), Sten Ojavee (Estonya Güncel Sanat Merkezi (CCA) Küratörü, Estonya), Aykan Safoğlu (Sanatçı, Avusturya) ve Ulya Soley’in (SAHA Küratörü, Hamburger Bahnhof, Almanya) katıldığı beşli oturum, bugünün acımasız jeopolitik ve kurumsal gerçekliğini felsefi bir süzgeçten geçirdi.

Neoliberal vitrinden kültür savaşlarına: Kurumların anatomisi
Begüm Özden Fırat, 2004-2023 yılları arasındaki kronolojiyi önümüze koyarken, kültürün kentsel mekânı ve emeği disipline eden maddi bir yönetim aracı olduğunu hatırlattı. 2004’te AB vizyonu ve devlet desteğiyle Karaköy’de açılan İstanbul Modern’in, 2023’te Galataport’un güvenlikli, sterilleştirilmiş tüketim peyzajı içinde yeniden konumlanışı, bu dönüşümün en somut özeti olarak ortaya çıktı. Fırat’ın analizinde asıl can alıcı nokta, "Kültür Savaşı" kavramının inşa edici gücüne yapılan vurguydu. İktidar sadece yasaklamıyor; Yeditepe Bienali gibi geleneksel sanatı çağdaş formda sunan alternatif altyapılar inşa ediyor ya da Beyoğlu Kültür Yolu projesiyle özel kurumları devlet güdümlü bir takvime eklemliyor. Bu durum, muhalefet baskılandıktan sonra bir "kültürel normalleşme" illüzyonu yaratıyor.
Bu ekosistemde kültürel emek, iki büyük refleksle malul hale gelmiş durumda:
Kurumu veya sanatçıyı koruma adına, eleştirel düşünceyi sürekli geleceğe erteleyen "temkinli eleştiri" ve eserin var olma koşullarına ve mazeretlerine odaklanan "geçici eleştiri".
Sonuç ise eleştirel reflekslerin zayıflaması ve çatışmanın kendisinin yeni bir kültürel normallik olarak kanıksanması olarak tanımlandı. Fırat’ın da işaret ettiği gibi, kurtuluş mevcut büyük yapıları her ne pahasına olursa olsun, daha küçük, hesap verebilir ve özerk altyapıların icat edilmesinde yatıyor.

Baskının küreselleşmesi ve uluslararası dayanışmanın illüzyonu
Zeyno Pekünlü ise madalyonun diğer yüzünü, sanatçı deneyimi ve kurumsal sorumluluk üzerinden küresel bir düzleme taşıdı. Bugün Almanya’daki sanatçı ve akademisyenlerin Filistin konusundaki baskılar ve otosansür nedeniyle İstanbul’a yerleşme yolları araması, tekinsiz bir paradoksu doğuruyor: Dokuz yıl önce entelektüelleri Türkiye’den çıkmaya zorlayan baskı mekanizmaları, bugün biçim değiştirerek Batı’nın merkezlerinde belirmekte. Baskı artık coğrafi sınırları aşmış, küreselleşmiş durumda.
Pekünlü’nün uluslararası sanat camiasına yönelttiği "vasilik eleştirisi", bağımsız habercilik refleksimizin de odaklanması gereken yer. Uluslararası kurumlar, en çok ihtiyaç duyulan kırılma anlarında yerel sanatçıları yalnız bırakırken, dayanışmayı "insani kurtarma ve mağduriyet" anlatısı olarak kurguluyor. Sanatçı, siyasi iradesinden arındırılarak "bakıma muhtaç bir özneye" dönüştürülüyor, biyografisi rıza dışı düzenlenerek sadece maruz kaldığı davalarla sınırlandırılıyor.
Gerçek dayanışma, kurumsal binaları ve fonları koruma refleksinin ötesine geçip, riskli anlarda topluluğun yanında durarak alan koruma pratiğine dönüşebildiğinde başlayacak.

Jeopolitik krizler ve içeriden dönüşüm: "Truva Atı" mümkün mü?
Chus Martinez moderatörlüğündeki panel, Fırat ve Pekünlü'nün kurduğu teorik zemini pratik ve jeopolitik gerçeklerle birleştirdi. Ermenistan-Türkiye ilişkilerindeki normalleşme çabalarından Dağlık Karabağ’daki savaşın kanıksanmasına, Estonya’da 90’lardaki Soros fonlarının yarattığı özgürlük alanının bugün yerini Rusya sınırındaki askeri hareketliliğin getirdiği tedirginliğe bırakmasına kadar geniş bir coğrafya konuşuldu.
Sanat yazımında bağlam kopukluğu: Demokratik olmayan, baskıcı ve otosansürün (örneğin CİMER şikayetlerinin) gölgesindeki bir bağlamda üretilen sanat yazımı ile konforlu alanlardaki yazım eşit tutulamaz. Sanat, totaliter süreçleri gizleyen bir maske haline getirilmemelidir.
Ağ kurma (networking) ve temas (contact) pratikleri: Samuel Delany’nin bu ayrımına atıfta bulunularak, kurumsallaşmış ve metalaşmış ağ kurma biçimlerine karşı gerçek, samimi "temas" alanlarının savunulması gerektiği belirtildi.
Stratejik alan arayışı: Tam sessizlik ile açıkça hedef gösterilmek arasındaki o dar koridorda, izleyicinin hâlâ bir şeyler hissedebileceği etkili, kuir toplulukların alan paylaşma stratejilerinden beslenen ara alanlar yaratmak mümkün.
Mikro kroniklere dönüş: Son 20 yıldır sanatın sığındığı "empati ve bakım" odaklı duygusal retorikten sıyrılıp, Alfredo Jaar’ın ifadesiyle "kelimelerin bittiği yerde" gerçek olay kayıtlarına, yani mikro kroniklere geri dönme vakti.
Şimdi nereye?
Istanbul Conversations’ın ilk günü, bize savunmacı bir ittifakla mevcut statükoyu koruma çabasının çelişkilerini açıkça gösterdi. Çağdaş sanatın Türkiye’deki özel hamiliğe bağımlılığı devlete karşı bir kalkan oluştursa da kendi şeffaf olmayan iktidar mekanizmalarını yarattı.
Bugün aklımızda kalan en net soru şu: Kurumları içeriden dönüştürmek için bir Truva Atı ile sızmayı mı deneyeceğiz yoksa hata yapma özgürlüğünü barındıran, ezber bozan, merkezsiz ve özerk yeni ağlar mı öreceğiz? Gelecek, mazeretlerin arkasına sığınmayan, kendi varoluş koşullarını sorgulayabilen cesur bir hafıza işçiliğinde saklı olabilir mi?
Evrensel modellerin sonu
Juha Huuskonen (Frame Contemporary Art Finland CEO'su) moderatörlüğünde gerçekleşen Rethinking Biennials oturumunda Nawar Al Qassimi (Sharjah Art Foundation Başkan Yardımcısı, BAE), Diana Campbell (Samdani Art Foundation Sanat Direktörü, Bangladeş & Hartwig Art Foundation Küresel Girişimler Başkanı, Hollanda) ve Cecilie C. Ragnheiðardóttir Gaihede (Icelandic Art Center Direktörü, İzlanda), bienallerin geleceğini tartışırken daha temel bir soruya odaklandı: Başarılı olduğu düşünülen bir kurumsal model başka bir coğrafyada gerçekten aynı şekilde işleyebilir mi?
Panel boyunca tekrar eden "there is no one size fits all" vurgusu, uluslararası sanat alanında dolaşıma giren kurumsal modellerin evrenselliğine güçlü bir itiraz niteliğindeydi. Bir bienalin ya da sanat kurumunun başarısını yalnızca ölçeği, görünürlüğü ya da uluslararası ağı üzerinden tanımlamak, her bağlamın kendine özgü toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullarını görünmez kılıyor. Tartışma, başka coğrafyalarda başarı kazanmış modelleri yeniden üretmekten ziyade, her kurumun kendi ihtiyaçlarından ve yerel gerçekliğinden beslenen yapılar geliştirmesi gerektiğine işaret etti.
Fonun siyaseti ve etik kararlar
Panelin dikkat çekici başlıklarından biri de kültür alanında etik karar almanın sanıldığından çok daha karmaşık bir süreç olduğuydu. Özellikle uluslararası fonlar, sponsorluklar ve iş birlikleri söz konusu olduğunda, bir teklifi reddetmek dışarıdan göründüğü kadar kolay bir tercih değil. Çünkü masada yalnızca iki kurum bulunmuyor; bağışçılar, sponsorlar, yerel ortaklar, uzun yıllara yayılan profesyonel ilişkiler ve farklı sorumluluklar aynı kararın parçası hâline geliyor.
Bu çerçevede panel, kültür alanındaki etik tartışmaları mutlak doğrular üzerinden değil, kararların üretildiği koşullar üzerinden okumayı önerdi. Bienalleri yeniden düşünmek, sergi formatlarının ötesinde kurumların hangi ilişkiler ağı içinde hareket ettiğini, bu ilişkilerin karar alma süreçlerini nasıl şekillendirdiğini ve kurumsal özerkliğin hangi sınırlar içinde mümkün olabildiğini yeniden sorgulamayı gerektiriyor.
Diyalog bir yöntem mi, yoksa bir ritüel mi?
Merve Elveren (Bağımsız Küratör) moderatörlüğünde gerçekleşen Ecologies of Dialogue oturumunda Maria-Thalia Carras (TAVROS, Yunanistan), Mónica Carroquino (Catapulta, İspanya), Michèle Ruo Yi Landolt (Asymmetry Art Foundation, Birleşik Krallık) ve Ruben Steinum (OCA – Office for Contemporary Art, Norveç), kurumların sanatçılar ve kültür çalışanlarıyla kurduğu ilişkinin niteliğini tartıştı. Diyalog kavramını yalnızca katılım süreçleriyle sınırlamayan panel, kurumların değişen toplumsal ve politik koşullar karşısında ne kadar esneyebildiği ve geri bildirimleri karar alma süreçlerine ne ölçüde dâhil edebildiği sorularına odaklandı.
Oturum, kurumların yalnızca konuşan değil, dinleyen yapılar hâline gelebilmesi gerektiğini hatırlattı. Sanat alanında giderek daha sık başvurulan katılımcılık söyleminin, gerçek bir etkiye dönüşebilmesi için diyaloğun sembolik bir jest olmanın ötesine geçmesi; sanatçılar, kültür çalışanları ve kurumlar arasında karşılıklı güvene dayanan, uzun soluklu ilişkilere dönüşmesi gerektiği vurgulandı.
Rezidansı yeniden düşünmek
Merve Ünsal (Sanatçı) moderatörlüğünde gerçekleşen Unpacking the Residency oturumunda Fernanda Brenner (Pivô, Brezilya), Lena Malm (IASPIS, İsveç), Tracian Meikle (32° East, Uganda) ve Arvid van der Rijt (Frame Contemporary Art, Finlandiya), sanatçı rezidanslarının günümüzde üstlendiği rolü farklı kurumsal deneyimler üzerinden ele aldı. Oturum, rezidansların geçici konaklama ve üretim modellerinin ötesine geçerek, sanatçılar ve kurumlar arasında daha uzun soluklu ilişkiler kurma potansiyeline odaklandı.
Panelde, sanatçıların ve davet edilen küratörlerin yeni fikirler geliştirebileceği, bulundukları bağlamla anlamlı ilişkiler kurabileceği koşulların nasıl oluşturulabileceği tartışıldı. Bununla birlikte, uluslararası dolaşımın sanatsal ve profesyonel gelişim açısından hâlâ zorunlu olup olmadığı da yeniden gündeme geldi.
Oturum, hareketliliğin duygusal, profesyonel ve finansal maliyetlerini ele alırken, rezidans programlarının bu değişen koşullar karşısında sanatçıları daha etik ve destekleyici biçimde nasıl karşılayabileceği sorusunu da tartışmaya açtı.
Kurumlar aynı dili konuşuyor mu?
Sohrab Mohebbi (SculptureCenter Direktörü, ABD) moderatörlüğünde gerçekleşen One Battle After Another: Institutional Practice in a Multipolar World oturumunda Özge Ersoy (Asia Art Archive İcra Direktörü, Hong Kong), Asena Günal (Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye), Moataz Nasreldin (Darb1718 Kurucusu, Mısır) ve Ibrahim Nehme (Beirut Art Center Direktörü, Lübnan), sanat kurumlarının bulundukları coğrafyaya göre nasıl farklılaştığını ele aldı. Panel, uluslararası sanat alanında sıkça kullanılan kurumsal tanımların her bağlamda aynı karşılığı bulmadığını tartışmaya açtı.
Oturum boyunca, kâr amacı güden ya da gütmeyen, kamusal ya da özel gibi ayrımların farklı ülkelerde farklı anlamlar kazandığı; bu nedenle kurumların yalnızca hukuki statüleriyle değil, faaliyet gösterdikleri siyasal ve toplumsal koşullar içinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. Kurumsal modellerin tek tip olmadığı gibi, bu kurumların karşılaştığı sorunların ve geliştirdiği yöntemlerin de bulundukları bağlama göre değiştiği ifade edildi.
Panel ayrıca fon mekanizmalarının, ifade özgürlüğünün, kurumsal vizyonun ve sosyal medyanın sanat kurumlarının çalışma biçimlerini nasıl etkilediği üzerine yoğunlaştı. Tartışma, sanat kurumlarının aynı anda farklı paydaşlara karşı sorumluluk taşıdığı ve çoğu zaman birbiriyle çelişen beklentiler arasında hareket etmek zorunda kaldığı gerçeğini öne çıkarırken, kurumsal pratiğin her koşulda yeniden tanımlanan, bağlama duyarlı bir süreç olduğuna işaret etti.
Bir ekosistem inşa etmek
Ingo Niermann (Yazar, İsviçre) moderatörlüğünde gerçekleşen It Takes a Village: On Philanthropy oturumunda Margherita Belcredi (Phileas, Avusturya), Füsun Eczacıbaşı (SAHA Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye), Elina Kountouri (NEON, Yunanistan) ve Michelle Newton (Creative Australia, Avustralya), sanat alanındaki destek mekanizmalarının geleceğini tartıştı. Panel, kültürel hamiliği yalnızca finansal destek sağlayan bir model olarak değil, sanatçılar, kurumlar ve topluluklar arasında uzun vadeli ilişkiler kurabilen bir yapı olarak ele aldı.
Tartışma boyunca, sanat alanındaki sürdürülebilirliğin yalnızca fon yaratmakla değil, bilgi, görünürlük ve imkânların daha adil biçimde paylaşılmasıyla mümkün olabileceği vurgulandı. Destek mekanizmalarının kısa vadeli proje odaklı yaklaşımların ötesine geçerek, sanat ekosistemini güçlendiren ortak altyapılar ve karşılıklı sorumluluk anlayışı üzerine kurulması gerektiği ifade edildi.
Füsun Eczacıbaşı ise SAHA'nın kuruluş motivasyonunun kişisel bir miras bırakma düşüncesinden değil, sanat alanında kalıcı bir ekosistem oluşturma arzusundan doğduğunu dile getirdi. Kurumun amacının yalnızca projeleri desteklemek değil, sanatçılar, bağımsız inisiyatifler ve uluslararası kurumlar arasında sürdürülebilir ilişkiler kurabilecek bir yapı oluşturmak olduğunu vurguladı. Bu yaklaşım, panel boyunca öne çıkan kültürel hamiliğin uzun vadeli, kolektif ve paylaşımcı bir sorumluluk olarak yeniden düşünülmesi gerektiği fikriyle de örtüştü.





Yorumlar