Fotoğraf, gerçeklik ve bulanıklaşan sınırlar

Ersin Berk’in Bir Bilgi Aracı Olarak Fotoğraf: Sosyal Medya & Manipülasyon başlıklı kitabı geçtiğimiz yıl okuyucusuyla buluştu. Berk’le sanat üzerinden “fotoğraf”ı ve çağdaş sanat alanındaki eleştiri kültürünü konuştuk


Röportaj: Hüseyin Gökçe


Ersin Berk


Ersin Berk’in Bir Bilgi Aracı Olarak Fotoğraf: Sosyal Medya&Manipülasyon adlı kitabı Duvar Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Master tezini kitap haline getiren Berk, tezine katkı sunanlara özel teşekkürlerin dışında alışık olmadığımız bir önsöze imza atıyor. Türkiye’de sosyal bilimler alanındaki akademik metinlerin çoğunlukla anlaşılır bir üslup, atıf kültürüne ve “çok sesli bir literatüre” sahip olmamasına yönelik eleştiriler getiriyor. Bu anlamda fotoğraf gibi farklı disiplinleri bir arada barındıran bir alanın bundan muaf olmadığını dile getiriyor. Fotoğraf konusunda teorik çalışmaların ve nitelikli kritiklerin azlığından yakınıyor. Yazar, bu çalışmasıyla eleştiri kültürünün gelişmesine kendince katkı sunabileceği düşüncesinde. Atıfların iyi bir yorumdan geçirilerek aktarıldığı, herkesin rahatlıkla anlayacağı bir dille yazılan kitap; gerçeklik, bilgi, güç ve manipülasyon arasındaki ilişkiye fotoğrafik imgeden bakıyor. Antik dönemde mimemis yasalarının Romantizmle beraber nasıl değişim geçirdiği, fotoğrafın icat edilmesiyle, bir belge ve bilgi aracı olan fotoğrafın ilk döneminden itibaren kurguyla manipülasyonun bir aracı haline geldiğini kapsamlı bir şekilde ele alıyor. Sosyal medyada imajların çarpıtılması ve yönlendirilmesini eleştirel bir okumayla ortaya koyuyor. İktidarın stratejilerle gerçekliği eğip bükmesine karşın “manipülasyon varsa bir o kadar da direnç var” diyor. Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesinde akademisyen olan aynı zamanda Marmara Üniversitesi Fotoğraf Bölümünde sanatta yeterlilik eğitimine devam eden Berk’le kitaptan hareketle fotoğraf, gerçeklik ve manipülasyon üzerine düşündük.


Ersin Berk, Bir Bilgi Aracı Olarak Fotoğraf: Sosyal Medya&Manipülasyon, Duvar Yayınları


Öncelikle kitabınız için sizi tekrardan kutlarım. Bir yandan sanatta yeterlik yapan bir sanatçısınız. Diğer taraftan teorilerle yakından ilgilenen bir akademisyen kimliğiniz var. Bu kitapta sezgilerden çok bu yönünüz ön plana çıkıyor. Tam da buradan hareketle akademik bir çalışmanın hipotezleri, amaçları, kapsamı vb. durumlar gözetilerek, bazı problemler üzerine yazılması gerekiyor. Literatürle kurulan güçlü bir bağla beraber böyle bir çalışmada üslup ve anlatım, hassaslıkla üzerinde durulması gereken bir diğer önemli mesele. Bu anlamda kitabın dikkat çekici yönlerinden birini önsöz metni oluşturuyor. Türkiye’deki sosyal bilimler ve özellikle fotoğraf alanında akademik çalışmalarla ilgili eleştiriler getiriyorsunuz. Kaleme aldığınız kitap bu kültürün oluşması için bir katkıda bulunduğu söylenebilir mi?


Evet, metinlerimi bir sanatçı sezgisinden ziyade daha teorik ve akademik bir yaklaşımla kurguladığım doğrudur. Ne var ki çalışmalarımın Türkiye’de akademik çalışma denilince akla gelen bazı kalıpların içinde sıkışmaması için epey çaba sarf ediyorum. Kaçınmaya çalıştığım temel noktalardan biri çalışmalarımın çok şey söyleyip hiçbir şey söylemeyen kuru metinlere dönüşmemesidir. Diğeri ise, metinlerimi bazen ne anlama geldiği sözlüklerde bile bulunmayan sözcüklerle doldurmadan, anlaşıl(a)mayan bir dille yazmamak. Aldığım geri bildirimlerin çoğunda -siz dahil- bu hatalara düşmediğimin özellikle belirtilmesi beni oldukça memnun ediyor. Kitapta özellikle özendiğim bir konu da akademik metinlerdeki ağdalı teşekkürlerden ibaret olan, sıkıcı ve okunmaya gerek görülmeyen ön sözlerin dışına çıkmaktı. Bu yüzden çalışmamın ön sözünde akademik hayatıma etki eden az sayıda kişiye kısaca teşekkür ederken; Türkiye’deki oturmamış literatür bilincine, eleştirel görme biçimlerinin eleştirel okuma-yazma pratikleriyle olan ilişkisini henüz kavrayamamış olan fotoğraf bölümlerine değinmeden edemedim. Kitabımın kapağını tasarlarken fotoğrafik bir imge yerine bir kalem illüstrasyonu kullanmamın temelinde de bu eksikliğe dikkat çekme arzusu var aslında.


Cevabınızdaki “çok şey söyleyip hiçbir şey söylemeyen” saptamasını Türkiye’de çağdaş sanat eleştirisi alanına da taşıyabiliriz. Arada kıymetli eleştirilerin yanında beğeniler, tepkiler ve yorumlardan öteye geçemeyen bir yazı anlayışı var. Artık benzer kavramlar sıklıkla kullanıldığı için her eleştiride neredeyse aynı şeyi okuyormuşuz hissi uyanıyor. Çağdaş sanat alanındaki eleştiri kültürünü nasıl gözlemliyorsunuz? Eleştiri eksikliğinin fotoğraf alanındaki yansımaları hakkında neler söylemek istersiniz?


Nasıl ki akademik dünyada belli kalıpların dışına çıkmak neredeyse imkânsızsa sanıyorum ülkemizdeki çağdaş sanat alanında yazılan eleştirilerde de bazı kalıpların dışına çıkmak aynı şekilde zor oluyor. Sanırım bunun altında ülkemizde eleştirmenliğin ve hatta çoğu zaman sanatçılığın da bir meslek dalı olarak kabul görmemesi yatıyor. Elbette bu durumun gerekçeleri sosyolojik, kültürel ve psikolojik olarak bir çalışmayla temellendirilebilir. Ne var ki fotoğraf konusu için aynı şeyi iddia etmek pek de kolay değil. Fotoğraf hem teknoloji hem sanatı, hem bir meslek dalını hem akademiyi, hem içinde yaşadığımız dünyayı hem de tüm sosyal medya platformlarını içeren (belki de kuşatan demeliyim) bir disiplin olduğu için fotoğrafı tanımlamak, kategorize etmek veya eleştirmek oldukça zor. Her şeyden önce fotoğrafın ne şekilde kategorize edilmesi gerektiği ya da nasıl eleştirilmesi gerektiğini anlatan Türkçe yazılmış nitelikli bir kaynağımız yok. Fotoğraf ve gerçeklik kavramını sorgulayarak başladığım ve şu an üzerine konuştuğumuz Bir Bilgi Aracı Olarak Fotoğraf: Sosyal Medya & Manipülasyon kitabımla bu ihtiyacın gerekliliğine dikkat çekmeye çalıştım. Eğer şu sıralar "Türkiye’de Fotoğraf Eleştirisi" kapsamında yazmaya başladığım kitabımı bitirebilirsem dile getirdiğim eleştiri ihtiyacını karşılamak adına literatüre bir katkı sunabileceğimi umuyorum.


Burada söyleşinin yönünü fotoğrafın icat edildiği döneme kırmak istiyorum. Fotoğrafın 19. yüzyılla birlikte yaygınlık kazanmasıyla resim sanatı da ciddi bir dönüşüm geçirdi. Portre ressamlığının yerini portre fotoğrafçılığı aldı. Geçmiş dönemlerde portresini yaptıracak gerekli ekonomik güce sahip olamayan insanlar fotoğrafla kendi portresine sahip oldu. Bu gelişme önemliydi fakat kitabınızda fotoğrafın insanları sınıflandıran, denetim, gözetim, türcülük ve ırkçılık gibi kavramlarla da yakın bir ilişki içinde olduğunu belirtiyorsunuz. Tam da sanat hayata karışacakken fotoğrafın birden hayatları belli disiplin yöntemleriyle tahakküm altına almaya aracı olduğu ileri sürülebilir mi?


Fotoğraf makinesinin icadı tıpkı modern matbaanın yaygınlaşarak okuma yazmanın artması gibi sınıfsallık çizgilerini eritmek adına umut vaad edici bir gelişmeydi. Walter Benjamin de böyle düşünüyordu. Ne var ki okuma yazmanın seyri kitleselleşmeye doğru evrilirken teknik görüntüler pozitivist bilim insanlarının elinde etkili bir silaha dönüştü. Fotoğrafın belge olarak kullanılan yönü, onun sanat-hayat çizgisini silikleştirebilecek sanatsal potansiyelinin karşısında daha ağır bastı. Fotoğrafın tarihsel olarak önce sosyolojiyle ve kültürle daha sonra da antropolojiyle kurduğu yakın ilişki sınırlı güzel sonuçlarının yanı sıra dünya savaşlarında ölü bedenler aracılığıyla elde edilen bir güç gösterisine, çirkin bir sömürgeciliğe ve otoriter mekanizmaların ışıltılı bir sembolü haline geldi. Sonuç itibariyle günümüzde korkunç boyutlara ulaşan ırkçılık, türcülük, sınıfsal uçurumlar, gözetim ve denetim kavramlarının yaygınlaşmasında fotoğrafın etkisinin büyük olduğunu söylemek mümkündür. Elbette bu dalganın kökleri moderniteyi de üreten Batı dünyasına dayanmaktadır.


Gerçeklik ciddi bir mesele… Modern dünyada fotoğraf ve gerçeklik ilişkisinin önemli bir sorun olduğunu söyleyebiliriz. Belki de bu yüzden antik dönemde başlayan bilgi, gerçeklik ve taklit gibi konuları ele alıp, Romantizmle dönüşüme uğrayan "mimesis" tartışmalarına giriyorsunuz. Modern dönemle birlikte kültürel, teknolojik ve siyasal gelişmelerle beraber fotoğrafın bir bilgi aracı olarak öneminden bahsediyorsunuz. Burada kilit rol oynayan bir kavram olarak “kitleselleşme” ön plana çıkıyor. Fotoğrafın bir bilgi aracı olmasından çok kitleselleşmeye müsait tekniklerle çoğaltılıyor olmasından dolayı manipülasyona açık hale geldiği söylenebilir mi?


Kitabımın çıkış noktası geçmişte ve günümüzdeki gerçeklik tartışmalarına duyduğum ilgiydi. Bu kavramı sorgulayabilmek için elbette Platon’un mağarasında bir kez daha girmek ve de "mimesis" kavramını tümüyle ele almak zorundaydım. "Mimesis"in antik dönemden Romantik döneme geçirdiği değişim bana bilginin ve gerçekliğin manipülatif kullanımlarına dair önemli ipuçları sundu. Manipülasyon kavramını Sanayi Devrimi sonrası fotoğrafla birlikte kitlesel bir güç kavramıyla ilişkilendirmek pek yanlış olmaz. Fakat manipülasyon eylemini dillerin, bilimlerin ya da ateşin icat edilmediği döneme kadar geri götürmek mümkündür. Tarih boyunca güçlü güçsüzü daima yönlendirmeye/ezmeye çalışmıştır, maalesef böyledir bu. Benim kitapta dikkat çekmeye çalıştığım konu ise gücün moderniteyle birlikte bilgiyle ilişkilendirilmesi, otoriteler tarafından manipüle edilmesi ve de fotoğrafın bu durumda oynadığı önemli roldür. Başlığımda fotoğrafı “bir bilgi aracı olarak” ön ekiyle sunmamın gerekçesini de belirtmiş oldum. Ve evet, dediğiniz gibi tüm bu kavramların iç içe geçmesi kitleselleşmeyle doğrudan alakalı. Kitleselleşmede okur yazarlığın yaygınlaşmasının etkisinin büyük olduğunu da unutmamalıyız. O tarihsellikte bu yalnızca baskı makineleri aracılığıyla mümkün olabilirdi, öyle de oldu. Bu yüzden kitapta kitleselleşmeyi bir üretim biçiminden ziyade şeylerin tüketilme biçimlerine gönderme yapan modern bir kavram olarak temellendirdim. Bu bağlamda "matbaanın icadı", "modern matbaanın icadı" ile "fotoğraf makinesinin icadı", "fotoğrafın icadı" kavramları arasındaki farklılıkları ve kitleselleşmeyle olan ilişkilerini net biçimde ortaya koymaya özen gösterdim. Böylelikle günümüzde, sosyal medyada fotoğraflar aracılığıyla yapılan manipülasyonların çok daha kolay ve rahat anlaşılabileceğini düşündüm.


Anestezi, Massachusetts Hastanesi, Bahar 1847; Southworth & Hawes


Kitabın temel problemlerinden birini de Sosyal Medya & Manipülasyon başlığı oluşturuyor. İmaj, video, bilgi ve haberlerin hızlı bir şekilde yayıldığı sosyal medya ortamlarında manipülasyon daha çok yapılıyor. Bu anlamda sahte içerik karşıtı platformlar da yaygınlaşmakta. 2018 yılında yalan habere en çok maruz kalan ülke olan Türkiye’de yaygın olan kimi görsellerin analizini yapıyorsunuz. Bu kadar yalan habere maruz kalmak ve bunun dolaşımda olması arasında ne türden bir ilişki kuruyorsunuz?


Kitabımın Antik Yunan’dan, "mimesis" kavramından başlayıp sosyal medyaya kadar uzanması çok geniş bir skala gibi görünüyor. Ne var ki ben bu skalayı “bin yıl önceydi, şimdi ise böyle” gibi sığ bir bakış açısıyla sunmak için yazmadım bu kitabı. Aksine, tarihte ne kadar bilgi/güç olduysa bir o kadar manipülasyon ve fakat bir o kadar da direnç vardı demekti niyetim. Dünün ve bugünün sorunları benziyorsa acaba şimdiki direniş biçimleri hangi şekilde oluyor/olmalı konusuna dikkat çekmeye çabaladım, kendimce elbette. Eğer fotoğrafın gerçekliğine tarihsel bir bilinç ve zihni dünyamıza yaptığı katkılar üzerinden bakmayı başarabilirsek günümüzde görüntüler aracılığıyla yapılan manipülasyonlara da bilinçli tepkiler verebileceğimizi düşündüm. Çalışmada sadece 2018 yılını ölçüt almamın sebebi (o yıl sosyal medyayı aktif olarak kullandığım için) her türlü kirli bilginin fotoğraflar aracılığıyla yaygınlaştırılmasına bizzat şahit olmamdan kaynaklandı. Çok aklı başında arkadaşlarımın hatta göstergebilim üzerine çalışan bazı meslektaşlarımın dahi basit görüntü hileleri aracılığıyla kolayca manipüle edilmesine tanıklık ettim. Bunca eğitimli göz/bilinç böyle kolayca manipüle ediliyorsa ortalama bir sosyal medya kullanıcısı bu imge bombardımana nasıl karşı koyabilir diye merak ederken teyit.org sayfasından Reuters’ın Türkiye’yi yalan habere en çok maruz kalan ülke olarak seçtiğini gördüm. O dakikadan sonra bu kitabı yazmak artık benim için bir mecburiyet haline gelmişti. Yeri gelmişken teyit.org sayfasının hakkını da vermek gerek. Son yıllarda fotoğrafik manipülasyonları, kurgusal olarak hazırlanmış imgeleri ve yalan haberleri tespit etmek konusunda öne çıkan bu platforma ülkece çok şey borçluyuz. Manipülasyonlar aracılığıyla kendi gerçekliğini oluşturmaya çalışan tüm iktidar mekanizmalarına karşı duruş sergilemeleriyle ciddi bir övgüyü hak ediyorlar.


İktidar demişken, onlar açısından gerçeklik kendi haline bırakılmayacak kadar hayati bir kavram. Daima eğilip bükülmesi ve belli bir bilgiyle harmanlanarak sunulması gerekiyor. Öte yandan burada kurgu denilen bir başka yöntem devreye girebiliyor. Fotoğrafın gerçeklikle kurgu arasında sınırları bulanıklaştıran yönü onu daha manipülatif hale getiriyor mu sizce?


Fotoğrafta kurgunun kullanılmaya başlaması ilk fotoğraf örneklerinde bile mevcut. Dolayısıyla kurgu, fotoğrafa ilk müdahalenin yani manipülasyonun başlangıcı olarak yorumlanabilir. Zaten kitapta fotoğrafta kurguyu manipülasyona giden temel süreç olarak niteledim. Tarihte anestezinin kullanıldığı ilk ameliyatın belgesi olarak bildiğimiz fotoğrafın da kurgu olduğunu öğrenmem bunun sebeplerinden biridir. Fotoğrafçı ameliyat esnasında kanı görünce bayılmış ve ayıldıktan sonra aynı ekibe poz verdirerek ameliyatı yapıyormuş gibi çekmiştir o fotoğrafı. Bu fotoğraf bana belgesel fotoğrafın başka hangi gerekçelerle ya da hangi koşullarda kurgulanabileceğini sorgulatmaya yetmişti. Daha sonra Roger Fenton’un Kırım Savaşı esnasında (fotoğrafın icadının üzerinden henüz 20 yıl dahi geçmeden) bazen kurgulayarak bazen de gerçekliği gizleyerek ürettiği savaş fotoğraflarını gördüğümde ise kafamda gerçeklik bağlamında dönüp duran sorular daha da arttı. Fenton, harp esnasında bir savaşın gerçek yüzünü gizlemiş olmasının yanı sıra ölen İngiliz askerlerden tek birini bile fotoğraflamamıştı. Sebebi açıktır: Fenton’u İngiliz Hükümeti görevlendirmiştir ve Kırım Savaş’ında kaybettikleri askerlerin belgelenmesini istemiyorlardır. Bu durum, belge olarak nitelenen fotoğrafın gerçeklik boyutunu ele alırken bile çok dikkatli olmamız adına önemli bir uyarılardan biridir bence.


Her şey de iktidardan ibaret değil. Fotoğrafın bu anlamda ontolojik ve epistemolojik olarak hafızaya, bakışa ve düşünceye kattığı çok şey. Estetik ve sanatsal olarak görmemizi sağlayan bir tarafı var. Kişisel tarihimizden kolektif bilinçdışına ait birçok şeyi hareket geçiriyor. Dünyayla kurulacak bağı güçlendirebiliyor. Bugün dışlananlar olarak bir hafızaya sahipsek bunu bir anlamda fotoğrafa borçluyuz. Bu anlamda bir direnç ve direniş sağlıyor. Böyle bir yanının iktidarları rahatsız ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İmge bombardımanından yine fotoğrafa bakmayı öğrenerek az da olsa kurtulabileceğimizi düşünüyor musunuz?


Her şey iktidardan ibaret aslında. Bunu Foucault’cu anlamda söylüyorum. Ne var ki doğru anlaşılıp anlaşılmadığından emin değilim. Foucault bir röportajında iktidarı tanımlarken öncelikle neyi kast etmediğinin altını büyük bir önemle çizer: “Görünür ya da görünmez bir makam ya da bir çeşit güç. Toplumu zararlı şekilde etkileyen, kendi ağını kaçınılmaz biçimde genişleten ya da toplumu ve de bireyleri kendi ağına hapsedip boğan bir mekanizma. Hayır bunlar benim bahsettiğim iktidar değil” diyordu Foucault ve ekliyordu: “Bana göre iktidar bir şey değil, iki birey arasındaki ilişkilerden ibarettir. Öyle ki ilişkide bulunanlardan biri diğerinin davranışını kendi isteği ve amaçları doğrultusunda yönetir, yönlendirir ve hatta belirler.” Bu tanımlama benim kitapta uzun uzun anlatmaya ve kategorize etmeye çalıştığım manipülasyon kavramıyla çok önemli benzerlikler taşıyor. Günümüzde karşılaştığımız her türlü görsel manipülasyon ve iktidar arasındaki ilişkiyi ne kadar derinden kavrayabilirsek inşa edeceğimiz direniş mekanizmaları da bir o kadar kuvvetli olacağına inanıyorum, ki bu gayet de mümkündür.


Her şey iktidardan ibarettir diyorsunuz. Tam da böyle olduğu için cümlelerinizden bireyin tamamen manipüle edildiği gibi bir çıkarım yapmak da mümkün. Böylece elimiz kolumuz bağlanmış gibi hissederken, cümlenizin sonunda hiç de kötümser düşünmediğiniz gayet açık. Bu yaklaşımı nasıl anlamalı?


Manipülasyon denince akla ilk olarak mevcut iktidar mekanizmalarının kitlelere uyguladığı bir gerçeklik algısı geliyor. Elbette bu yaklaşım doğru ancak eksik. Öncelikle iktidar kavramını yalnızca ülkeleri yöneten sınırsız güçteki mevcut siyasal rejimler gibi dar bir kavramsallıkla ele almamalıyız. Kitapta savunduğum temel noktalardan biri günümüzde sosyal medyada imgeler aracılığıyla yapılan manipülasyonların yalnızca iktidar tarafından yapılmadığıdır. Diğeri ise bazen bireysel olarak yaptığımız veya yaygınlaştırmaya çalıştığımız paylaşımlar aracılığıyla başka bir iktidarın ya da bizzat kendimizin iktidar olma arzusunun tuzağına düşebileceğimize dikkat çekmektir. Elbette bu tuzaktan kurtulmanın yolu bir direniş biçimi olarak kullanılan fotoğrafik imgelere dahi eleştirel bir bilinçle yaklaşma farkındalığı kazanmaktan geçiyor. Biliyorum bunu başarmak biraz zor. Çünkü bunun için bazen öncelikli ideolojik perspektifimizin dışına çıkmamız gerekiyor. Tam da bu noktada ümitli olduğumu tekrarlamalıyım. Bu ümidimin temeli de Foucault’un -aynı röportajındaki- bazı cümlelerde gizli aslında. Foucault “Bazı insanların çalışmalarını -Ah, Tanrım, içinde bulunduğumuz sisteme hapsedildik, meğer bizi bu iplerle ne kadar sıkı bağlamışlar, tarihin bize attığı düğümlerden kurtulmak ne kadar zor- demişcesine yapılan analizlerin yanlışlığından dert yandıktan hemen sonra bu yaklaşımların, kötümserliğin neden baştan aşağı kusurlu olduğunu oldukça net biçimde yanıtlamıştır: “Ben yeni olanı, tarihsel olanı ve teknik olarak icat edilen şeyleri ortaya koyuyorum. Mesele, şeyleri tarihsel bir analizle daha kırılgan hale getirmek. Daha doğrusu neden ve nasıl bu şekilde meydana geldi sorusunu sormak ve bize kesinmiş gibi gelen şeylerin öyle olmadığını kanıtlamak.” Benim de kitabımda yapmaya çalıştığım şey tam da bu aslında. Elbette günümüzde iktidarların manipülasyona uğratmadığı bir bilginin/görüntünün/kurumun neredeyse kalmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ne var ki eğer biz bunlara karşı koyabileceğimizin farkında olarak kitaplar yazıyorsak ve bu konudaki eksikliklerimiz üzerine konuşup tartışabiliyorsak kendi eleştirel bilincimizi de oluşturmaya başlamışız demektir. Yani özetle, gelecekten ümitli olduğumu bir kez daha belirtmeden geçemeyeceğim.