top of page

Festival Dias da Dança izlenimleri III

Porto’da 8-19 Nisan 2026 tarihleri arasında onuncu edisyonuyla gerçekleşen Festival Dias da Dança (DDD), izleyicilerine genişletilmiş koreografi yaklaşımını benimseyen kapsamlı bir program sundu. Festivalin bu yılki edisyonunu incelediğimiz serinin üçüncü ve son yazısında, Lisa Vereertbrugghen’in Anti-Patriarchal Slow Dancing ve Brezilyalı koreograf Alice Ripoll’un Adorno performansları ekseninde; bedenin bir direniş biçimi olarak yumuşaklığı tartışıyoruz


Yazı: Dila Yumurtacı



Porto’da 8-19 Nisan 2026 tarihleri arasında onuncu edisyonuyla gerçekleşen Festival Dias da Dança (DDD), izleyicilerine genişletilmiş koreografi yaklaşımını benimseyen kapsamlı bir program sundu. Festivalin bu yılki edisyonunu incelediğimiz serinin üçüncü ve son yazısında, Lisa Vereertbrugghen’in Anti-Patriarchal Slow Dancing ve Brezilyalı koreograf Alice Ripoll’un Adorno performansları ekseninde; bedenin bir direniş biçimi olarak yumuşaklığı tartışıyoruz


Porto'ya yayılan Dias da Dança (DDD) festivalini izlerken, programın bütününde derin bir tematik bağ dikkat çekiyor: Genişlemiş bir bilincin ve ekolojilerin kesiştiği yaşayan alanlar. Festivalin sunduğu çeşitliliğe bakıldığında, çağdaş koreograflar modern yaşamın katı ve tüketici yapılarını yıktığı eserler göze çarpıyor. Bu eserler, bedenimizde var olmanın alternatif yollarını sunarken, mekâna, sese ve birbirimize olan yaklaşımımızı katılımcı önerilerle yeniden düşünmeye itiyorlar. 


Belçikalı koreograf Lisa Vereertbrugghen'in Anti-Patriarchal Slow Dancing (daha sonra adı sanatçı tarafından Again Forever olarak değiştirilmiş ve kendi internet sitesinde bu şekilde bulabilirsiniz) adlı koreografisi eski bir elektrik fabrikasında gerçekleşiyor. Festivalin geçmiş yıllarında, bu alanda izlediğim performanslar, mekânla konuşan ve deneyselliğe açık işlerdi. Eskiden mekanik güç üretimi için kullanılan bu alanlar, günümüzde birçok sanat kolektifine ya da yaratıcı çalışma alanına ev sahipliği yapan kültürel ekosistemlere evrilmiş durumda. Kara kutu mantığında tasarlanan alanda seyirciler içeri girdiğinde, kendi aralarında sohbet eden dansçılar tarafından karşılanıyor. Oldukça sıradan hissettiren bu atmosfer, seyirci ile performansçıyı bir gören, sahne ve sahne dışını birleştiren bir yaklaşıma sahip. 


Müzik yavaştan yükselmeye başladığında dansçılar teker teker hareket etmeye başlıyor. Performansa dair her şey sıradan ve yumuşak hissettiriyor. Yavaş olmanın ötesinde, bu yumuşaklığın dokunsal bir niteliği var; sanki seyirciler olarak her birimize fiziksel olarak dokunuyor, masaj yapıyor ve hatta bizi okşuyorlar. Performans boyunca sinir sistemlerimiz aktif bir şekilde gevşiyor ve bedenlerimiz şimdiki ana geliyor.



Anti-Patriarchal Slow Dancing. Fotoğraf: Lisa Vereertbrugghen


Dansçıların hem kendileriyle hem de birbirleriyle kurdukları ilişkiler şeffaflık ve samimiyet üzerine kurulu; hareket ederken keyif aldıkları da her hallerinden aşikar. Büyük bir hikâyeye ya da anlatıya gerek duymadan, onların yumuşaklık içindeki yavaş hareketlerini ve jestlerini izlemek seyirciler için saf bir güzellik deneyimi sunuyor. Uzamsal ve kinestetik olarak Anti-Patriarchal Slow Dancing, hayatımdaki güzel anların yarattığı hisleri bedenimde yeniden canlandırıyor: Yakın bir dostun dokunuşu, göz göze gelinen kısa bir an, sevgiliyle paylaşılan mahrem anlar... Sanki bu izole ve samimi anların hepsinin toplamının, zaman içinde genişletilmiş bir versiyonunu yaşıyorum. Zamanın böylesine esnediği ve dansın kesintisiz, güzel bir his olarak kaldığı bu durumu başka nasıl açıklayabilirim? Yazar Sophie K. Rosa'nın Radikal Samimiyet (Radical Intimacy) adlı kitabında belirttiği gibi: “Normatif ilişki kurma biçimlerimiz, mahrem ihtiyaçlarımızı karşılamakta yetersiz kalıyor.” Vereertbrugghen'in işi tam da bu boşluğa adım atıyor.


Vereertbrugghen'in hardcore beden politikaları (hardcore bodypolitics) kavramı; hardcore techno, gabber ve jungle gibi müzik türleri ile bu ritimlerle dans eden bedenler arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bedenin ele alınış biçimini sosyal ve ekonomik güç ilişkileri üzerinden okuyan sanatçı; bedenin özellikle ataerkil ve hiper-modern bir toplum yapısı içinde nasıl yönetildiğini, kolonize edildiğini ve değer biçildiğini eleştirel bir şekilde analiz ediyor. Durmadan çalışan, neredeyse tükenmiş, rekabet, para kazanma ve acımasız bir verimlilik kültürüyle yönlendirilen kolonize edilmiş bedenlerde yaşadığımızı bize hatırlatıyor. Bu paradigmada dinlenme, oyun oynama ve boş zaman geçirme gibi kavramlar unutulmuş değerler olarak bir kenara atılıyor. Buna taban tabana zıt olarak Anti-Patriarchal Slow Dancing, yumuşaklığın, dokunmanın, yavaşlamanın ve mikro-jestlerin içsel değerini hatırlatıyor. Bu durumları geri kazanan işler, bedenin özgürleşmesine giden bir yol sunarak devrimsel bir nitelik kazanıyor.



Anti-Patriarchal Slow Dancing. Fotoğraf: Lisa Vereertbrugghen


Lisa, 160 BPM'i aşan hardcore techno'ya dayanan koreografik yaklaşımında, sezgilere aykırı bir şekilde, sahneye hiçbir sertlik uygulamadan, tüm bu değerleri ortaya koyuyor. Aksine, müziğin ekstrem yoğunluğu bedenleri yumuşatıyor. Yüksek hızdaki ritimler fiziksel ve zihinsel yapıları parçalayarak bedeni yumuşak, savunmasız, süngerimsi ve aşırı alıcı bir hale getiriyor. Modern toplumda hız, kapitalist üretimle eşanlamlıyken; hardcore bu ekstrem hızı tam tersi bir amaç için yeniden sahipleniyor: Kasıtlı, üretken olmayan bir enerji harcaması. Bedeni tüketiyor ve günlük üretkenlik taleplerinden kaçmak için zamanı adeta boşa harcıyor. Bu alanın içinde ses, neredeyse sanal bir dokunuşa dönüşüyor; çarpıtılan alt bas (sub-bass) ritimlerin frekansları bağırsakları delip geçerken, keskin synth’ler tenimizi okşuyor. Bu durum, sesin bedeni içten dışa fiziksel olarak manipüle ettiği post-hümanist bir akrabalık fikrini de akla getiriyor.


Lisa’nın bu yaklaşımını somatik bir felsefe olarak yorumluyorum. Bu vizyon, müzik eleştirmeni Simon Reynolds’ın İngiliz underground dans müziğinin kesintisiz evrimini tanımlamak için kullandığı Hardcore Sürekliliği (Hardcore Continuum) terimine de güçlü bir referans içeriyor. Jamaika ses sistemi kültürünün derin bas takıntısı ve ritmik mutasyonları ile birleşen bu dünya, geleneksel kulüp ortamlarının hipnotik salınımını reddediyor. Bunun yerine hardcore; kırılmalara, kopuşlara ve karmaşık staccato ritimlere dayanıyor. Bu ritmik sürtünmeler, dansçılardan ne zaman senkronize olacağı, ne zaman duraklayacağı ve ne zaman kopacağı gibi bireysel seçimler yapmasını talep ediyor; Vereertbrugghen de bunu “uyumsuz birliktelik” (dissonant togetherness) olarak adlandırıyor. Tekdüzeliğe direnen bu anarşik ve kolektif yaklaşım beni derinden etkiliyor. Hardcore ritimleri bu alanı açarak, bedenle derinden meditatif ve özgürleştirici bir bağ kurulmasını kolaylaştırıyor; bazen bizi en yumuşak halimize geri götürmek için en ağır frekanslara ihtiyaç duyduğumuzun da bir kanıtı haline geliyor.



Adorno. Fotoğraf: Renato Mangolin


Vereertbrugghen bedeni sesin güçlü frekansları ve içsel sürtünmeler yoluyla yapıbozuma uğratırken, Brezilyalı koreograf Alice Ripoll bu dönüşümü Adorno performasında dışsallaştırıyor. Dünya prömiyerini Porto’da yapan Adorno’ya hiçbir beklentim olmadan gittim, ancak salona adım attığım an çarpıcı bir manzarayla karşılaştım: Dikdörtgen sahnenin tamamı farklı boyutlarda binlerce siyah balonla kaplıydı. Bu siyah kütlenin iki yanına oturan seyirciler, anında lateksin keskin kokusuna ve balonların sürtünme sesine maruz kalıyordu. İnsan uzuvlarının parçaları balonların altından yavaşça belirmeye ve hareket etmeye başladığında ise, sanki insan dışı dev bir varlık canlanıyormuş gibi hissettiriyordu. 


Bu ilk bölüm ağır bir tempoyla ilerledi. Bedenler balon yığınlarının içinde kayboluyor ve dönüşmüş olarak -insandan “öteki”ye geçerek- yeniden ortaya çıkıyor; bu da kimliklerimizi nasıl sürekli olarak yeniden inşa ettiğimize dair güçlü bir hatırlatıcı görevi görüyor. Portekizce’de süs ya da süsleme anlamına gelen Adorno, performansta, önemsiz seçimler ve küçük süslemeler aracılığıyla kendimizi nasıl yeniden yapılandırdığımızı gösterirken, yaptığımız sıradan seçimlerin nasıl büyük bir etki yaratabileceğini gözler önüne seriyor. 


Çağdaş Brezilya dansının önemli isimlerinden biri olan Rio kökenli Alice Ripoll, bu süslemeler ile Rio Karnavalı arasında bir bağlantı kurarken, karnaval estetiğinin ötesine geçmeyi de fazlasıyla başarıyor. Beni en çok büyüleyen, dansçıların bireysel farklılıklarının kolektif içinde nasıl tezahür ettiği oldu. Ripoll; Passinho ve Kuduro gibi sokak dans stillerinin kinetik virtüözlüğünü çağdaş performans sanatıyla harmanlıyor; çünkü dansçıların her biri tüm bu tekilliklerine rağmen performans boyunca tek bir bedende birleşerek, akışkan bir bütünlükte hareket ediyor. Dansçıların hareketlerindeki dinamizm, mekanik bir makinenin hassasiyeti ile organik bir organizmanın uyumu arasında mükemmel bir dengeye sahip. Balonlarla olan ilk temaslarını zamanla birbirleriyle doğrudan ve ham bir temasa dönüştürüyorlar. 



Adorno. Fotoğraf: Renato Mangolin


Performansın ilk yarısında müzik yok; balonların gıcırtısı ve ara sıra patlayan keskin sesler, gerilim dolu bir ses manzarası yaratmak için yeterli oluyor. Zamanla müzikal katmanlar ekleniyor ancak performansın asıl gücü, dansçıların kendi nefeslerini ve seslerini kullanmalarından geliyor. Dans ederken müziklerini kendi sesleriyle yaratıyor, tekillikleri ile kolektif olanın güzelliğini bu şekilde somutlaştırıyorlar. Dansçıların teatrallikleri, teknik becerileri ve en önemlisi esere olan sarsılmaz inançları o kadar güçlü ki, ruhları hareketleri aracılığıyla görünür hale geliyor. Topluluğu izlerken, birlikte uzun süreler çalışarak zaman geçirdikleri yakaladıkları yüksek enerjiden açıkça anlaşılıyor. Dans ederken etraflarında yarattıkları bu enerji, hem dönüştürücü bir direniş hem de saf bir neşe olarak salona yayılıyor.


Festivalinin bütününe dönüp baktığımda, birçok eserin radikal bir yeniden hayal etme eyleminde buluştuğunu gözlemliyorum. Çoğu zaman kolektif olmanın bir direniş biçimi olarak belirdiği ve neşenin en güçlü silah olarak kendini ortaya koyduğu bir yıl. İzlediğim performansların hepsinden bahsetmesem de, genel yaklaşıma dair öne çıkan bu eserler; özellikle bedenlerin çevreleriyle ilişki içinde olduğu, izole edilmeyen, bağlantısal ve geçirgen varlıklar olarak ön plana çıktığı süreçleri görünür kılıyor. Uyumsuzluklara rağmen birlikteliklerin nasıl kurulabileceğini, yumuşaklığın radikal bir versiyonda nasıl deneyimlenebileceğini ya da kolektifin neşeyi önceliklendirdiğinde statükoyu nasıl bozup değiştirebileceğini gösteriyor. Dansın böylesine güçlü etkiler uyandırdığı bir dönemde, tüm bu deneyimlerin ve düşüncelerin hayatın içine karıştığı bu edisyonda DDD; bize statükoyu bozmanın yolunun bedene dönmekten ve kolektif neşeyi elden bırakmamaktan geçtiğini fısıldıyor.

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page