Ekoloji sadece bir tema olabilir mi?
Aksak, tarihin pürüzlü ve eksik doğasını sanat pratikleri aracılığıyla sorguluyor. Serinin sıradaki yazısında ekoloji, sanat ve kapitalist üretim ilişkileri arasındaki bağı William Morris’ten Ana Mendieta’ya uzanan bir hat üzerinden ele alıyoruz
Yazı: Ateş Alpar

William Morris, The Strawberry Thief, 1883, Kumaş tasarımı
“‘Burası gerçekten Thames mi?’ diye soracaktım ki dilimi tuttum (...) Sabun fabrikaları ve duman kusan bacaları ortadan kaybolmuştu (...)”¹
Ekoloji ile sanat arasındaki ilişkiyi günümüzün çevresel krizlerine verilen güncel bir tepki olarak değerlendirmek eksik bir tespit olacaktır. İnsan topluluklarının doğayla kurduğu ilişki, binlerce yıl öncesine uzanan sanat üretimlerinde de izlenebilir. Kaya resimleri, heykeller, mitolojik anlatılar ve ritüeller insan ile insan-olmayanlar arasındaki ilişkinin kültürel ve simgesel biçimlerde ifade edildiği erken örnekler olarak düşünülebilir. Bu nedenle doğa, sanat tarihinde betimlenen bir nesne olarak ele alınamaz. Doğa toplumsal yaşamı, inanç sistemlerini ve kolektif tahayyülü biçimlendiren temel unsurlardan biridir. Ancak Sanayi Devrimi ile birlikte insanın doğayla kurduğu ilişkinin niteliğinde büyük bir kırılma yaşanır: Üretimin makineleşmesi, kentleşme, doğal kaynakların yoğun biçimde kullanılması ve kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşması, doğayı giderek daha fazla ekonomik bir kaynağa ve üzerinde tasarruf kurulabilecek bir alana dönüştürür. Böylece insanın doğa üzerindeki hâkimiyetini artırma düşüncesi hem teknolojik ve ekonomik bir gelişme hem de ekolojik sonuçları olan bir toplumsal dönüşüm olarak ortaya çıkar. Bu dönüşüm, sanatçıların doğayla kurduğu ilişkiyi önceki dönemlerden farklı bir düzleme taşır. Doğa estetik olarak temsil edilen ya da kültürel anlamlar yüklenen bir unsur olmaktan çıkarak sanayileşme ve kapitalist üretim ilişkileri bağlamında eleştirel bir tartışma alanına dönüşmeye başlar. Bu bağlamda çok yönlü bir sanatçı olan William Morris’in (1834-1896) 1890 yılında yayımlanan Hiçbir Yerden Haberler adlı eseri, ekoloji, sanat ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi tartışan erken örnekler arasında yer alır. İlk bakışta politik bir ütopya olarak değerlendirilebilecek eser, kapitalist üretim biçiminin toplumsal eşitsizlikler yaratmakla kalmadığını, insanın yaşadığı çevreyi de dönüştüren ve tahrip eden karakterine yönelik güçlü bir eleştiri içerir. Morris’in tahayyül ettiği alternatif toplumda üretim, tüketim, emek ve doğa arasındaki ilişkiler yeniden düzenlenirken estetik deneyim gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası olur. Bu yönüyle Hiçbir Yerden Haberler, doğayı ekonomik üretimin sınırsız nesnesi olmaktan çıkaran ve insanın çevresiyle daha uyumlu bir ilişki kurmasını öneren bir toplumsal tahayyül ortaya koyar. Bana göre Morris’in eseri, kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin ekolojik sonuçlarını henüz “ekolojik kriz” kavramının bugünkü anlamıyla gündemde olmadığı bir dönemde tartışmaya açması bakımından, ekoloji mücadelesinin düşünsel öncüllerinden biri olarak da okunabilir. Morris’in yaklaşımı, doğanın korunmasını kapitalizmin toplumsal ve ekonomik yapısından bağımsız bir mesele olarak ele almak yerine, insanın doğayla kurduğu ilişkinin üretim biçimleri ve toplumsal örgütlenmeyle doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyar.
Günümüz sanatında ise ekoloji ve ekolojiyle ilişkili meseleler, bienallerden müze sergilerine, sanatçı atölyelerinden seminer ve söyleşilere kadar uzanan geniş bir alanda giderek daha görünür hale geldi. İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması, doğal kaynakların tükenmesi, ekosistemlerin tahribi ve çevresel adaletsizlik gibi küresel ölçekte etkisini gösteren sorunlar, sanat üretim biçimlerini, sanat malzemesini, sergileme pratiklerini ve izleyiciyle kurulan ilişkiyi de dönüştürdü. Bu bağlamda politik ekoloji, güncel sanatın ele aldığı temalardan biri olmasının ötesinde insan ile insan-olmayanlar arasındaki ilişkileri, doğa-kültür ayrımını ve günümüz yaşamının ekolojik koşullarını yeniden düşünmeye imkân veren eleştirel bir çerçeve sunar. Bu noktada bir parantez açarak her eleştirel tema gibi ekolojinin de çoğu zaman sanat piyasasının dışında konumlanmadığının altını çizmek isterim. Ekolojik meseleleri merkeze alan çalışmaların bir bölümü, doğrudan sanat piyasasının işleyişine uygun şekilde üretilip dolaşıma girebilmektedir. Bu yazının doğrudan konusu olmamakla birlikte, sanat piyasasının eleştirel kavramları, temaları ve yaklaşımları kendi bünyesine dahil ederek yeniden üretmesi ve bunları yine eleştirel bir söylem içinde sunmasının yeni bir durum olmadığını vurgulamak isterim. Bu açıdan ekoloji de piyasanın dışında, saf ve özerk bir eleştiri alanı olarak düşünülmemeli. Tam tersine, ekolojik söylemin sanat piyasası tarafından nasıl içerildiği, dönüştürüldüğü ve metalaştırıldığı da eleştirel sanatın güncel çelişkilerinden biri olarak görülmelidir. Bu parantezi kapatırken, insan-doğa ayrımını feminist bir perspektiften sorgulayan erken dönem sanatçılardan biri olan Ana Mendieta’nın (1948-1985), farklı disiplinlerde ürettiği ve ekoloji, beden, doğa ve mekân arasındaki ilişkileri birlikte düşünmeye imkân veren çalışmalarından kısaca söz etmek isterim.
Mendieta’nın Silueta Series (1973-1980) çalışmaları beden, toprak ve doğa arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlar. Mendieta, bedeninin ya da bedeninin izinin toprak, çamur, kum, çimen, taş, ateş ve su gibi doğal unsurlarla bütünleştiği geçici işler üretmiştir. Sanatçı doğayı temsil etmek ya da onu nesneleştirmek yerine bedenini bütüncül bir döngünün içinde ve bu döngünün bir parçası olarak konumlandırır. Bu yaklaşımda doğa sanat yapıtının mekânı veya malzemesi olmaktan çıkar; yapıtın oluşumunu, dönüşümünü ve nihayetinde yok oluşunu belirleyen etkin bir aktör olarak ele alınır. Sanatçı kalıcı sanat nesnesi anlayışının yerine ekolojik döngülere bağlı, geçici ve dönüşebilir bir sanat pratiği önerir. Bedenin toprağa karışması ise yerinden edilme, aidiyet, kayıp ve yeniden köklenme meselelerini görünür kılarken aynı zamanda sanatçının kişisel yaşamından izler taşır. Beden ile doğa arasındaki sınırları muğlaklaştıran performatif çalışmalarında toprak, bitki örtüsü ve doğal çevreyle kurduğu doğrudan ilişki, mekânın insan müdahalesinden bağımsız, canlı ve değişken bir yapı olarak ele alınmasını mümkün kılar.
Sonuç olarak Morris’in kapitalist üretim ve tüketim eleştirisinden Mendieta’nın beden, toprak ve mekân arasındaki sınırları belirsizleştiren pratiklerine uzanan bu düşünsel alan, ekolojiyi sabit bir tema olmaktan çıkararak rizomatik bir ilişkiler ağı içinde düşünmeyi mümkün kılar. Bu perspektifte ekoloji, insan ile doğayı karşı karşıya getiren ikili ayrımları aşarak bedenler, mekânlar, canlılar, maddeler ve üretim biçimleri arasındaki çoklu bağlantılarda ortaya çıkan sürekli oluş halindeki bir ilişkisellik olarak belirir.





Yorumlar