top of page

Değişmek, devinmek ve yürümek

Türkiye’nin en seçkin müzik eğitim kurumlarından olan İstanbul Devlet Konservatuvarı, Sahne Sanatları Bölümü Opera Anasanat Dalı’nın Başkanı ve aynı zamanda Ezginin Günlüğü grubunun kurucuları arasında yer almış olan Profesör Şebnem Ünal ile yaptığımız söyleşiyi sizlerle buluşturuyoruz


Röportaj: Buğra Poyraz


Şebnem Ünal


Günümüzde yapılan Türkçe müzik eserleri Ezginin Günlüğü'nün 1993 öncesi tınısına, çok sesliliğine, duruşundaki cesarete, naifliğine, onu farklı kılan tüm özelliklere yaklaşamıyor bile. O dönemin ve o ekibin farkı neydi? 


Günümüzde tabii ki çok farklı stilde ve tınıda Türkçe müzik eserleri yapılıyor, pop, caz, rock, rap vb. İçlerinde gerçekten çok kaliteli olanları da var. Ezginin Günlüğü günlerine dönersek, bu neredeyse 40-42 yıl öncesi demek. Bizi farklı kılan öncelikle grup, yani birliktelik ruhuydu diyebilirim. Grubun öncüsü, solisti, yöneteni yoktu. Hepimiz kurucuyduk, hepimiz eşittik, eser seçiminden düzenlemeye, yorumlanmasına kadar herkes eşit derecede söz sahibiydi. Dönemin müzik anlayışına bakılırsa biz yeniydik. Halk müziği ve çok sesliliği birleştirme açısından önümüzde örnek olarak Ruhi Su vardı. Yeni Türkü ile neredeyse aynı zamanlara denk geldik ama biz biraz daha erken başladık sanırım. Grup olarak halk müziğini çoksesli icra eden, farklı yorumlayan ilk gruptuk, hatta bu yolda öncü olduk diyebilirim.


Şebnem Ünal, Ezginin Günlüğü'nün kurucuları arasında nasıl yer aldı? 


Bizler Galatasaray Lisesinde okuyan, müziğe hevesli gençlerdik. Ben ilkokuldan beri halk oyunları öğreniyor, dans ediyor, şarkı, türkü söylüyordum, hatta ilk öğrendiğim enstrüman bağlama idi. 16 yaşımda iken Ruhi Su ile tanışma şansım oldu. Ona az bilinen bir semah çalıp söyledim, beni kaydetti. Konservatuvara gitmemi önerdi, biz de Galatasaray’dan abimiz Emin İgüs’ün ardından Tugay Başar ile hemen bir yıl sonra da Hakan Yılmaz ile İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda şan eğitimi almaya başladık, benimle aynı yıl yine lise arkadaşımız Candan Erçetin de konservatuvara başlamıştı. 


Grubu kurmamız 1981 yılıdır. Emin İgüs, Tugay Başar, ben, Hakan Yılmaz ve bizim liseden olmayan Vedat Verter ile grubu kurduk, Nadir Göktürk sonra katıldı. İsmi bulmamız da Çemberlitaş’taki Pierre Loti Kahvesi’nde çay içerken yağmurlu bir günde yapılan bir konuşma sırasında olmuştur… Yolculuk, seyir, defter derken “günlük” hepimizin aklına yatmıştı.


Çocukluğunuz, müzik eğitiminiz ve kariyeriniz konusunda bize bilgi verir misiniz? Opera-Şan eğitimine nasıl başladınız?


İstanbul’da doğdum, Sarıyer ilçesinde, Büyükdere’de büyüdüm. Evde radyo dinlenir, annem ve babam güzel şarkı söylerlerdi. İlkokul 4. sınıfta besteci Münir Ceyhan müzik derslerimize girmişti, kendi şarkılarını öğretip beni kaydetmişti, Radyo Çocuk Korosu’na sokmak istemişti ama ailem yorulurum diye izin vermemişti.


Galatasaray Lisesi’nde hep müzikle ilgilendim, bağlama çalmayı öğrendim, hatta küçük bir oyuna müzik yaptım, ama müzik eğitimi almaya 17 yaşımda İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda yarı zamanlı şan öğrencisi olarak başladım. Daha sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı opera programında lisans ve yüksek lisans eğitimini ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda sanatta yeterlik eğitimini tamamladım. Eğitimim süresince Kartal Sanat İşliği Tiyatrosu’nu kurduk ve oyunlar sahneledik. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda müzisyen oyuncu olarak yer aldım, yuvalarda müzik öğretmenliği yaptım, çeviri yaptım, seslendirmeler yaptım. Ezginin Günlüğü’nden ayrılmıştım ama 1987 yılındaki Alagözlü Yar albümünde yer aldım.


İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı, Sahne Sanatları Bölümü Opera Anasanat Dalı Başkanı ve profesörsünüz. Eğitimci olmaya nasıl karar verdiniz? Opera sanatında başarının sırrı yetenek mi yoksa çalışmak mı?


Ders vermeyi küçüklüğümden beri severdim, daha lisede iken benden küçük sınıflara Fransızca dersi verirdim, yine konservatuvarda benden küçükleri şan, diksiyon, solfej çalıştırırdım. Lisans sonrası operalarda pek sınav açılmadı, ben zaten ya ders veriyordum ya tiyatro yapıyordum ya da çeşitli türlerde şarkı söylüyordum. Piyasada kalabilirdim ama ders vermek, akademide olmak, bunun yanı sıra yine konserler verebilmek ya da tiyatro yapabilmek bana daha cazip geldi, bu kararımdan hiç pişmanlık duymadım.


25 yıldır İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarında akademisyenim ama bu süre içinde piyano, arp, gitar eşliğinde konserler yaptım ve oratoryolarda solist olarak yer aldım. Işıl Kasapoğlu ile Semaver Kumpanya’yı kurduk. 2003 yılında ilk kez özel bir tiyatroda opera sahneledik (Dido ve Aeneas). Işıl Kasapoğlu sahneye koydu, ben Dido’yu oynadım. Ayrıca İstanbul Barok ve rahmetli Leyla Gencer ile yurtiçinde ve dışında konserler ve temsiller yaptık. Renan Koen ile Melodias Epicas grubunu kurduk. Piyano ve Türk müziği enstrümanları ile dünya halk şarkıları, Sefarad şarkıları, Türk müziği şarkıları yorumladık.


Opera sanatında başarılı olmak için tabii önce güzel, elverişli bir sese ve iyi bir müzik kulağına ihtiyaç var. Opera çok yönlü bir sanat olduğundan, hep öğrenci gibi çalışmak, hep merak etmek, hep araştırmak, diller öğrenmek, müzik kadar oyunculuğa da önem vermek gerekiyor. Ne yazık ki sadece yetenek, hele günümüzde, yetmiyor.



İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'nı diğer konservatuvarlardan ayıran özellikler var mı?


İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı ülkemizin ilk konservatuvarı, Dar’ül Elhan’ın yani Melodiler Evi’nin devamıdır. 1914 yılında kurulmuştur. Cumhuriyet sonrası Belediye Konservatuvarı oluyor, YÖK yasasından sonra 1986 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağlanıyor. Ülkemizin ilk bestecileri, ilk müzisyenleri, ilk operacıları, tiyatrocuları burada yetişiyor. Geleneğinde tüm müzik türlerini kapsayıcılığı, bu nedenle daha açık fikirli ve daha demokratik olabilme özelliği var. Kuruluşundan beri bünyesinde klasik müzik, opera, tiyatro ve balenin yanı sıra Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği ve Caz Toplulukları yer alıyor. Bugün de bu geleneğin üzerine lisans programlarında Türk Müziği, Caz ve Müzikal Tiyatro programlarını başlattık, tüm bu alanları bünyesinde bulunduran tek konservatuvarız.


Yıllar önce sosyal medya hesabınızda konservatuvarın Kadıköy rıhtımdaki o güzel binadan Maltepe'ye taşınması konusunda üzüldüğünüzü ve özlem duyacağınızı belirttiğiniz paylaşımlarınız olduğunu hatırlıyorum. Sonra da konservatuvar Maltepe'ye taşındı zaten. Bu taşınma sizi nasıl etkiledi?


2020 yılı sonunda, pandeminin en korkunç zamanlarında İBB, Kadıköy Rıhtım binamız için bir restorasyon projesi ile geldi. Yeni projede konservatuvar yok, sadece Haldun Taner Sahnesi yer alacak. Uzun ve yorucu bir süreç sonunda, 6 Aralık - 13 Aralık 2021 tarihleri arasında taşındık. Bu şiirimi de 7 Aralık’ta yazmıştım:


"Uzaklaşırken o kadim binadan,

Kafamdaki ağırlık,

Boğazıma gelip oturan o yumru

Yılların yorgunluğu, anılar, hüzün ve sevinçler,

Kayıplar, hızla akan zamanda geride bıraktıklarım

Büyüyen çocuklar, gençler…

Zamandan süzülen ışık parçaları,

Kalbime akan damlalar…Yol almak zamanda

Değişmek, devinmek

Değişimi kabullenmek usulca

Uyumlanmak…

Yürümek geleceğe,

Yeni umutlar, yeni sesler, yeni ışık parçaları ile

Yürümek…"

Şebnem Ünal

             

Artık Maltepe Gülsuyu mahallesinde kiralık bir binadayız, ama binamız yeni ve güvenli. Üniversitemiz burayı bizim için konservatuvar haline getirdi. Üç bale stüdyosu, üç çalışma sahnesi, 50 kadar sınıf ile amacımıza hizmet etmekte. Gülsuyu İstasyonu’na çok yakınız, Türkan Saylan Kültür Merkezi ile komşuyuz, yaptığımız protokol uyarınca konserlerimizi, temsillerimizi orada yapıyoruz. Lisans ve orta lise başvurularımız hiç azalmadı, hatta arttı ama yüz yıllık geleneğimiz olan yarı zamanlı programlara başvurular biraz azaldı, o da merkezden, özellikle Avrupa yakasından biraz uzaklaştığımız için.


Yıllar içinde özel konservatuvarların çoğalması ile 15 yıl öncesine nazaran çok daha fazla öğrenci Opera-Şan bölümlerinde okuyor. Türkiye'deki Opera-Şan eğitiminin yıllar içindeki gidişatını nasıl yorumlarsınız? Opera-Şan öğrencilerine tavsiyeleriniz nelerdir? Mezunlarınızın profesyonel yönelimleri nasıl oluyor?


Türkiye’de 53 konservatuvar var, tabii bazıları sadece Türk Müziği eğitimi veriyor. Ama opera eğitimi verenler de hayli fazla, bu durumda her yıl opera mezunları da çoğalıyor. Bu kariyer planları için oldukça zor bir durum. Konservatuvarlar Kültür Bakanlığı’na bağlı iken mezunlar sınavsız o şehirdeki opera kurumuna girerlerdi, sonra konservatuvarlar da opera kurumlarımız da arttı ama şimdi iş bulmak giderek zorlaşıyor. En çalışkanlar, yani bu işi büyük bir motivasyonla yapanlar yarışmalara, odisyonlara giriyor ya yurtdışında lisansüstü programları ya da yurtdışındaki opera evlerine giriyorlar. Bunu yapamayanlar Türkiye’deki opera sınavlarını takip edip solist ya da korist olarak kurumlara girmeye çalışıyorlar. Devlet Çoksesli Korosu gibi kurumların sınavlarına da giriyorlar.


Bazıları akademisyenliği seçiyor, konservatuvarlarda araştırma görevlisi olarak başlayıp kariyerlerini sürdürüyor. Bir bölümü farklı müzik türlerine yönelip gruplar kuruyor. Bazıları da pedagojik formasyon alıp müzik öğretmeni oluyor. Benim tavsiyem, opera öğrencilerinin daha öğrenci iken tüm bu olasılıkları incelemeleri, kendilerine uygun yolu seçebilmek için kendilerini tanımaları, bunun için yarışmalara, odisyonlara girmeleri, mümkünse Erasmus gibi programlarla bir süre yurtdışı deneyimi yaşamaları.


En önemlisi ne istediklerini çok iyi anlayıp bu yolda çok çalışmaları.

Tüm gençlerimiz istediklerini elde etsinler, mutlu olsunlar.

Çok teşekkürler.

Comments


bottom of page