Çağdaş sanatın hikâyesi belgeselin dilinde


Çağdaş sanatçıların üretim aşamalarındaki çalışmalarına odaklanan Crossroads belgeseli Türkiye’nin bu alandaki gelişimine dair bir perspektif sunuyor. Belgeselin yapımcılarından Bulut Reyhanoğlu ile projenin içerdiği katmanları ve yapım sürecini ele aldık


Röportaj: Uğur Ugan


Bulut Reyhanoğlu, Fotoğraf: Rene Habermacher


Zengin bir kültürel birikimi olmasına ve son yıllarda güncelliği oldukça yaygınlaşmasına rağmen sinema ile çok fazla ilişkilenmeyen çağdaş sanat disiplini belgesele konu oldu. Türkiye’nin ilk çağdaş sanat belgeseli anonsuyla duyurulan Crossroads, farklı disiplinlerdeki dört farklı sanatçı üzerinden, üretim aşamalarını ve sanatçıların kendi kişisel çalışma alanlarından kesitleri içeriyor. 41. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması kapsamında prömiyerini gerçekleştiren yapım geçtiğimiz Nisan ayında izleyicilerin beğenisine sunuldu.

Vanessa Medini Arslan ve Bulut Reyhanoğlu’nun yapımcılığını üstlendiği filmin yönetmen koltuğunda ise daha önce Anons filmiyle 75. Venedik Uluslararası Film Festivali’nden ödülle dönen Mahmut Fazıl Coşkun oturuyor. Senaryosunu Sinan Yusufoğlu’nun yazdığı, görüntü yönetmenliğini Ersin Gök’ün üstlendiği belgeselin müziklerini Murat Asil, kurgusunu ise Adil Yanık yaptı.


Çağdaş sanatçılar Gülay Semercioğlu, Seçkin Pirim, Candaş Şişman ve Sinan Logie’nin çalışmalarının konu edildiği belgesel, sanatçıların Doğu ve Batı kültürünü harmanladıkları üretim pratiklerine ve sanat üsluplarına odaklanıyor. Crossroads belgeselinin yapımcılarından Bulut Reyhanoğlu ile çağdaş sanat ve sinema ilişkisini, projenin hikâyesini ve kurmaca filmlerle başlayıp belgesel formatında ilerleyen sinema yolculuğunu konuştuk.


Crossroads belgeselinden Candaş Şişman


Daha önce sizi kurmaca filmlere verdiğiniz yapımcılık kariyerinizle biliyoruz. Bu kez bir belgesel filmle geldiniz. Belgesel yapma fikri aklınızda var mıydı ve neden özellikle çağdaş sanat temalı bir şey yapmak istediniz?


Uzun zamandan beri zaten belgesel yapmak istiyordum. Zenne, Çekmeceler, Anons ve Gelincik filmleriyle kurmaca bir dil üzerinden ilerlerken bir yandan dünyayı takip etmeye başladım. Dünyada belgesellerin ne kadar çok izlendiğini fark ettim ve belgesel yapımcılığına nasıl yönelebilirim diye bir araştırma içine girdim. Bir yandan da projeler hazırlamaya başladım. Tam o esnada bir arkadaşım vesilesiyle Vanessa Medini Arslan ile tanıştım. Onun sanatçı atölyelerini merkeze alan bir kitap projesi vardı. O sanatçıları görsel olarak belgesele dönüştürebilir miyim diye düşündüm. Vanessa’nın dünyası inanılmaz hoşuma gitti. Bu konuda ondan çok şey öğrendim ve bu belgeseli birlikte yapmaya karar verdik. Belgeseli yaparken benim hayalimde şu vardı; aslında konuyla ilgisi olmayan insanların bile seyredebileceği dikkat çekici bir iş yapmak istiyordum. Çağdaş sanatı seçmemizin en büyük nedeni Vanessa’dır. Onun kitabından yola çıkarak buraya kadar geldik. Çağdaş sanat, oldukça iddialı ve riskli bir konu aslında. Fakat ben çıkan işten oldukça mutluyum ve seyredenler de umarım mutlu olurlar.


Belgesel duyurulurken “Türkiye’nin ilk çağdaş sanat belgeseli” olarak lanse edildi. Bu kadar yaygın ve hatırı sayılır bir geçmişi olan sanat dalı için bu konuda daha önce bir çalışma yapılmamış olması size şaşırtıcı geldi mi?

Çok şaşırtıcı geldi. Aslında orada "ilk" dememizin nedeni; biz farklı bir şey yapmaya çalıştık. Sanatçılarımız bir şekilde belgesellerde ya da haber dosyalarında yer alıyorlar. Biz sinema diliyle bir belgesel yaptık. İzleyenler umarım o farkı anlarlar. O yüzden bizimkine ilk dememizin en büyük nedeni bunu sinema diliyle ve değişik bir kurguyla anlatmış olmamız. Son on yılda çağdaş sanat Türkiye’de inanılmaz ilerledi. O yüzden çok şaşırdım. Sanatçılar yurtdışında tanınıyor fakat çok ilginç bir şekilde belirli bir kesim biliyor. Benim misyonum olmamasına rağmen daha fazla insanın bunu bilmesi sağlanmalı. Bu eserleri daha fazla insan tanımalı ve bu eserlerin nasıl yapıldığını daha fazla kişi görüp belki de ilham almalı.


Vanessa Medini Arslan & Bulut Reyhanoglu, Eser: Gülay Semercioğlu


Türkiye’nin son on yıldaki çağdaş sanat gelişimini araştırırken hangi bulgulara ulaştınız?


Bu araştırmaların büyük çoğunluğunu Vanessa yaptı. Vanessa yurtdışında sanat okuyan birisiydi ve onun bu konuda bilgisi vardı. Onunla bir araya geldikten sonra ben sinema tarafında onun önerileriyle birlikte kiminle çalışabiliriz özelinde sanatçıları araştırdım. Çağdaş sanatı sürekli okumaya çalışıyorum ve sinemaya bunu nasıl aktarırım fikri peşindeyim.


Belgesel; Gülay Semercioğlu, Seçkin Pirim, Candaş Şişman ve Sinan Logie’nin çalışmalarına odaklanıyor. Neden bu dört ismi seçtiniz ve seçerken neleri göz önünde bulundurdunuz?


Bu isimler daha önce Vanessa’nın bize önerdiği isimlerdi. Bir sürü insanla bu işi yapabiliriz ve Türkiye’de bu bitmez. Dört farklı disiplin olmasını çok istiyorduk. İşin içine girdikçe hepsinin ne kadar uyumlu olduğunu fark ettik. Hep şunu söylüyorum; bu sanatçılar bize konuk oldular. Yaptıkları çok büyük işler ve biz onların her şeyini anlatamayız. Seçkin yaptığı işlerle bizim ilk günden beri listemizde olan bir kişiydi. Gülay’ın beni en çok etkileyen yönü erkek dünyasında tel ve vidalarla yaptığı iş. Film içinde bunları bir araya getirmek çok önemli.


Crossroads belgeselinden Sinan Logie


Bir mimar, bir örgü ustası zanaatkâr, bir dijital sanatçı… Farklı disiplinleri bir araya getirerek aynı yelpazenin farklı renklerini mi vurgulamak istediniz?


Kesinlikle öyle. Sinan’ın mimari bakışından Seçkin’in renk ve yarattığı objelere, Gülay’ın örgü ve tellerle yaptığı işlerden Candaş’ın dijital dünyadaki görüşünü bir araya getirmek istedik.


Mutfağın diğer tarafıyla da ilgilenip kürasyon ve koleksiyonerlik açısından da bir bakış sunmak aklınızdan geçti mi?


Ufak da olsa ben de bir koleksiyoner sayılırım. Türkiye’de koleksiyonerliğin daha da fazlalaşması ve daha da gelişmesi lazım. Yeni sanatçıların da ortaya çıkarılmasını çok isterim. Sanata sadece satın alarak destek olmanın yanı sıra mesela Türkiye’de sanatçı menajerliği ile ilgili bir çalışma yapılabileceğini düşünüyorum. Sinema dünyasında nasıl ki sanatçı menajerliği varsa güzel sanatlarda da öyle bir menajerlik oldukça kolaylıklar sağlar. Bu film için düşünmedik ama ayrıca koleksiyonerlik ile ilgili bir film yapmak istiyorum.

Crossroads belgeselinden Gülay Semercioğlu


Mahmut Fazıl Coşkun ile daha önce Anons filminde birlikte çalışmıştınız. Onun projeye yaklaşımı ve tepkisi nasıl oldu? Çağdaş sanata yakın buluyor muydu kendini?


Mahmut, çağdaş sanatla ilgili bir yönetmen. Biz Anons’tan beri birlikteyiz. Mahmut’un gözünden, kamerasından bakmayı ben çok seviyorum. Gerçekten çok okuyan, çok araştıran ve çok ilginç bilgilerin peşinden koşan bir insan. Sanatçıların çoğunu biliyordu ve takip ediyordu. Vanessa’yla konuştuktan sonra benim hayalimde hep Mahmut’la yeniden bir şey yapmak vardı. Mahmut’a söylediğim zaman çok hoşuna gitti ve heyecanlandı. Bir işi yaparken herkes size ve yaptığı işe inanmalı. Mahmut’un inanacağını bildiğim ve çağdaş sanatı zaten takip ettiği için onunla çalışmak istedik. O da çok heyecanlandı ve çok mutlu oldu.


Filmin bir amacı da çağdaş sanatın merkezi Batı gibi görünse de Türkiye’den de bunun yapılabilirliğini dünyaya göstermek gibi geldi, yanılıyor muyum?


Başından beri Vanessa ile benim hayal ettiğimiz şey bu. Zaten onun için özellikle herkesin seyredebilmesini vurguluyoruz. Dünyadaki herkesin Türkiye’de bu sanatçıların var olduğunu görmesini istediğimiz ve Türk Çağdaş Sanatı'nın nerede olduğunu göstermek için de biz bu projeyi hayata geçirdik. Bizim derdimiz burada olduğumuzu göstermek. Mahmut Fazıl da, kurgucumuz da bir sanatçı. Oradaki her şey düşünülerek ve tasarlanarak yapılmış şeyler. Kurgucudan müzisyene, sondaki jenerikte akan şarkıya kadar her şey ona göre ayarlandı.

Crossroads belgeselinden Seçkin Pirim


Son yıllarda video-art tarzında eserler çok fazla yaygınlaşmaya başladı. Bir sinemacı gözüyle video içerikleri ile çağdaş sanat ilişkisini yakınlık anlamında nasıl buluyorsunuz?


Öncelikle video sanatını uzun zamandan beri takip ediyorum ve çok seviyorum. Gittikçe artması benim çok hoşuma giden bir şey. Sanatın her dalı ilgimi çekiyor. Yapılan işler kısa film mi yoksa video-art mı diye çok tartışılıyor. Bazıları sergilenecek şekilde bazıları ise film kategorisine giriyor. NFT’nin hayatımıza girmesiyle birlikte tüm dünyada buna benzer işler artıyor. Özellikle yönetmenlerin bir yandan film üretirken bir yandan video sanatıyla ilgili bir şeyler ortaya çıkaracağını düşünüyorum.


Bir sinemacı gözüyle çağdaş sanatın işlevi nedir, hayatımızda neye karşılık geliyor sizce?


Dünya ve politikalar değiştikçe sanat da değişiyor. Çağdaş sanat bir anlamda karşınıza her an çıkabilecek ve her an yorumlayabileceğiniz eserleri bir şekilde görme şansı veriyor. Üreten insanlara baktığınız zaman kendi dünyalarındaki düşüncelerini esere döktüğünde, sizin hiç ummadığınız şeylerin bir anda sanata dönüştüğünü görmek ve bunun sizde duygu, düşünce olarak bir şeyler bırakması benim çok ilgimi çekiyor. Eskiden Türk Sanatı deyince hat, çini gibi sanatlar akla geliyordu. Şimdi ise örneğin; Seçkin’in bir eseri dünyanın herhangi bir yerinde olabiliyor, Gülay’ın bir eseri bir bienalin açılışında sergilenebiliyor. Dolayısıyla dünyayla ortak bir dilde eserler çıkmaya başladı. Çağdaş sanatta şuna inanıyorum; dünyada kullandığımız dil tek bir dile evriliyor. Sinemada ve heykelde de bu böyle. Eskiden bir eserin örneğin Türk eseri mi, İspanyol eseri mi olduğunu baktığınız zaman anlardınız. Artık dünya evrensel bir yer, artık hepimiz bir eseri dünyanın her yerinde sergileyebiliriz.