Bir nefes alanı ya da dönüşme ihtimali
- Berfin Küçükaçar
- 3 saat önce
- 6 dakikada okunur
Lara Ögel’in Galerist’te 20 Haziran’a dek devam eden kişisel sergisi Locus Affectus, bedeni duygu, hafıza ve dönüşümün izlerini taşıyan bir alan olarak ele alıyor. Sanatçıyla serginin çıkış noktasını, seramikle kurduğu ilişkiyi ve üretim pratiğinde bedenin nasıl bir araştırma aracına dönüştüğünü konuştuk
Röportaj: Berfin Küçükaçar

Lara Ögel, 2026. Fotoğraf: Barış Özçetin
Locus Affectus, duygunun bedende ya da mekânda yer tuttuğu bir alan fikrinden hareket ediyor. Bu düşünce bedeni; duyguların, anıların, inançların ve çeşitli yüklerin taşındığı bir alan olarak da düşündürüyor. Sizi bedenin bu taşıyıcılık hâli üzerine düşündüren şey ne?
Beden benim için sadece üzerine düşündüğüm bir şey değil; hareket eden, hatırlayan, tepki veren, sınırlarını deneyen bir yöntem, araştırma aracım. Çalışmalarım hep kişisel hikâyelerden besleniyor, bu hikâye önce yaşadığım evin ikinci bir deri/koruyucu kabuk olarak yorumlamamdan, süreç içerisinde de doğrudan bedene dönmesi ile ilerledi. Yani dış mekân ile iç beden birbirinden ayrılmıyor, ikisi de iz tutan, sızıntı yapan, koruyan ama aynı zamanda kırılgan olan yapılar. Burada kendime sürekli sorduğum soru darbenin, gerilimin, tortunun, basıncın, derdin, bedende nerede bulunduğu, nasıl izler taşıdığıydı. Beden bazen şekil değiştirerek sürecine devam edebilir. Adaptasyon her zaman pürüzsüz bir onarım değildir, bazen yamulma, sertleşme, kabuk bağlama, çatlama ve yeni bir yüzey üretme halidir. Hasar gören bir yapının ötesinde anlam kurar, sembol üretir ve kendini onarmak için küçük ritüeller icat edebilir.
Solda: Lara Ögel, İçime Açılan Kitap, 2026, Deri kabartma, polyester, huş çerçeve, 76 x 104 x 10.5 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
Sağda: Lara Ögel, Işığa Kavuştuğum Yer, 2026, Vitray, lightbox, 132 x 81 x 8.5 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
İnancın bedende taşınma hâlinden bahsetmişken, inancı yalnızca dinî bir bağlamda değil; dünyayla kurduğumuz ilişkiyi şekillendiren, çoğu zaman görünmez kalan bir kuvvet olarak da düşünmek mümkün. Bu kavramın düşünme ve üretme biçiminizle kesiştiği noktalar var mı?
İnanç, görünmeyen şeylerin de gerçeklik üzerinde etkisi olduğuna dair bir açıklık. Sezgi, rüya, tesadüf, tekrar eden semboller, karşılaşmalar, bedenin verdiği sinyaller… Bunların hepsi benim için bilgi üreten alanlar.
Sergide inanç meselesi kendini iki çalışma ile ifade ediyor. İçime Açılan Kitap ilhamını adanmışlık kitaplarından alıyor. Fakat bu sadece bir ibadet nesnesi olmak zorunda değil, bir iç yönelimin, bir bağlılığın, bir hatırlama pratiğinin nesnesi de olabilir. Buradaki kitap kapağı, bir dış yüzey olmanın ötesinde eşik, tılsım, beden, muhafaza alanı gibi de çalışıyor. Işığa Kavuştuğum Yer, geleneksel tekniklerle üretilmiş kurşunlu cam boyama bir vitray. Burada ışık kullanılarak bedenin içine bakıldığı kendi röntgenimi, yine ışık ile kutsal bir alan açma/yaratma pratiği olan vitray ile birleştirdim. İnanç bu çalışmada ışık eşliğinde görünmeyeni görünür kıldığı gibi, bedenin içini de yalnızca tıbbi ya da fiziksel bir veri olarak değil; sembolik ve ruhsal bir alan olarak düşünmeye açıyor. Bu iki çalışma üzerinden inancı, saklanan, taşınan, tekrar tekrar dönülen ve bazen de ışıkla açığa çıkan bir kuvvet olarak ele alıyorum.
Beden, taşıdığı şeylerle birlikte serginin merkezinde yer alıyor. Seramik de bir anlamda iz tutan, taşıyan ve dönüştüren bir malzeme. Taşıma, saklama ve muhafaza etme gibi fikirler, seramikle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Seramik ile ilişkim, bir şeyi tasarlamaktan çok, unutulmuş ya da bedende kalmış bir şeyi çağırma niyeti ile başladı. Pratiğime ilk sızdığı çalışmam evler odalardı, unuttum isimli yerleştirmedir. Bu yerleştirmede yasını tuttuğum aile bireylerimin yatak odasında - ilk defa masal dinlediğim, hayal kurmaya başladığım yerde - emekleyerek gezinirken karşılaştığım çeşitli formları ortaya çıkarmaya çalışıyordum. Bu, çocukluk haline dönmekle beraber, bedeni yeniden bir araştırma aracına çevirdi. Mekânı göz hizasından değil, bedensel ve kırılgan bir yerden algılıyordum. Bunu yaparken beden hafızamı kullanmam gerekiyordu ve çamur ile onları çağırmam gerektiğini anladım. Sonrasında seramik ile kurduğum ilişki de buradan beslenmekte. Hayalimdeki, rüyalarımdaki şeyleri çamurla boyutlandırabilmeye başladım. Fakat bunun yanında malzemelerin de kendi davranış ve halleri olduğu için, çamura tahakküm kurmak yerine, onunla birlikte çalışır oldum. Ben malzemeyi yönlendiriyorum ama malzeme de beni yönlendiriyor. Burada seramik sadece bir malzeme değil, onun bir metafor yönü var. Seramikte dönüşüm görünürdür. Su, hava, ateş, zaman, temas, hata, hepsi malzemenin bedeninde kalır. Bu yüzden seramik, geçirdiği sürecin de tanığıdır. Madde dönüşürken, ben de dönüşüyorum.
Solda: Lara Ögel, Yerçekimi 28, 2026, Seramik, sır, 13 x 13 x 12 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
Sağda: Lara Ögel, Tuzun Yakarışı 4, 2026, Seramik, sır, 27 x 18 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
Sergi metninde Simone Weil’in “yerçekimi ve inayet” arasında kurduğu gerilime referans veriyorsunuz. Bu referansınızı gördükten sonra, Weil’in düşüncesinde “yerçekimi”nin insanı aşağı çeken ağırlıklar ve zorunluluklarla; “inayet”in ise bunun karşısında beliren bir hafifleme ya da açıklık hâliyle ilişkilendiğini okudum. İşlerinize baktığımda ise bu iki durumun birbirini izleyen aşamalar olarak değil, aynı anda var olan hâller olarak ele alındığını hissettim. Açıklıklar, yarıklar ya da eksilmeler bir kaybı işaret ederken aynı zamanda başka bir olasılığın da koşuluna dönüşüyor. Bu eşzamanlılıkla ilişkinizi merak ediyorum.
Esasında eşzamanlılık, sürecin ve yaşayışın doğurduğu bir şey. Belki de hiç bir olay birbirini takip etmiyor, yaşanan bir takım şeyler bir yerlerde iz bırakmaya devam ediyor, biz onları zamanda yayıyoruz ama etkileri aynı anda varlığını sürdürüyordur. Fakat bence burada kilit nokta eşzamanlılıktan ziyade dönüşüm. Psikolojik ve materyal dönüşüm ilgimi çekiyor. Hiçbir şey bütünüyle kaybolmuyor, izler, etkiler, tepkiler ve tortular başka biçimlerde ortaya çıkıyor. Düşüncelere, davranışlara, sınırlara, bedensel tepkilere ve malzemenin dönüşümüne merakla bakıyorum. Yerçekimi ve inayet arasındaki farkı ve ilişkiyi de böyle gözlemliyorum: ağırlık bazen bizi aşağı çeken bir kuvvetken, aynı ağırlığın içinden bir açıklık, bir nefes alanı ya da dönüşme ihtimali doğabiliyor. Yaşamda bu dönüşüm zamana yayılıyor; fakat yapıtta, bu sürecin farklı katmanları aynı anda görünür hâle gelebiliyor.
Solda: Lara Ögel, Tahammül (İkinci Derinin Kitabı için), 2026, Alüminyum döküm, triptik, 70 x 130 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
Sağda: Lara Ögel, Tahammül (Dünya Bir Yerdi kitabı için), 2026, Magnezyum klişe, 49 x 39 cm. Sanatçının ve Galerist’in izniyle. Fotoğraf: Barış Özçetin
Pratiğinizde süregelen hayali kitap kapakları, bu sergide de karşımıza çıkıyor. Bir metnin “yüzeyini” kurmakla, bir seramik form üretmek arasında sizin için nasıl bir düşünsel ya da sezgisel yakınlık var?
Bu çalışmalar klasik anlamda “kitap kapağı tasarlamak”tansa, kitap kapağı form ve yöntemini bir taşıyıcı yüzey olarak düşünmekle başladı. Bir metnin/hikâyenin/şiirin/bilginin/duygunun evrensel, sembolik bir dil aracılığıyla nasıl izler bırakabileceğini araştırıyorum. Çalışmalarım çoğu zaman kişisel hikâyelerden besleniyor, bu hikâyelerin birer kitabı olabileceğini, bu kitapların içlerinin de sergilerimde ya da başka çalışmalarımda açılabileceğini hayal ediyorum. Bu yüzden kitap kapağı benim için bir dış yüzey olmanın ötesinde, içinde bir dünya taşıyan bir eşiğe dönüşüyor. Geleneksel bir teknik ile üretilmesinin yanında, insan, dilin öncesinde ve sonrasında çeşitli sembol ve izlerin yan yana gelmesi ile anlatı ve duygu dünyasını aktarmaya devam etmiştir. Bu sözsüz ama yoğun aktarım alanı ilgimi çekiyor. Bu anlamda kitap kapağına dönüşen çalışmalarla seramik pratiğim arasında sezgisel bir yakınlık var. İkisi de bir şeyin bedenini kuruyor, hikâye, duygu, hafıza, deneyim taşıyıcısına dönüşüyorlar. Seramikte form üretmekten çok bir deneyimin izini, yükünü, çağrışımını maddeye aktarmaya çalışıyorum. Dolayısıyla bu iki pratik ayrı alanlardansa mecra değiştiren anlatılara işaret ediyor. İkisi de formun ötesinde bir anlatı, duygu, hikâyeye temas kurarak kendi bedeninde taşıyor.
Mine Kaplangı’nın Unlimited için hazırladığı Saklı Görüşmeler isimli seride, “Bir kitap yazsaydın, nasıl bir kitap olurdu?” sorusuna “...Belki sabahları kalkar kalkmaz yazdığım rüyalar ve onları anlamlandırabilmek üzerine... Ama mutlaka gözünde canlandırabildiğin sahneleri olan, akışlarını tam takip edemediğin, görselliği yüksek bir kitap olurdu. Roman türünü çok seviyorum ama gerektirdiği disiplinle yazabileceğimi sanmıyorum.” diye yanıt vermişsiniz. Yazıyla kurduğunuz ilişki o günden bugüne nasıl evrildi? Yazı bugün düşünme biçiminizde nasıl bir yer tutuyor?
Ah! Aslında hep yazıyorum. Kendimle konuşuyorum, çalışmalarım ile konuşuyorum, malzeme ile konuşuyorum. Düşüncelerim, hislerim ile sürekli temas halindeyim. Bazen anı tutar gibi onlara tanık oluyor, bazen onları didik didik ediyorum. Üretim ve düşünme süreçlerinde çeşitli defterler tutmaktayım. Burada alıntılar da var, karalamalar da. Çalışmalarımda hep bir diyalog içinde olduğum için onlara sorular soruyorum, bazen de neredeyse otomatik yazıya yaklaşan dökülmeler oluyor. Zaman zaman geriye dönüp bu notları okuyorum. Fikir, soru ya da bir iç konuşmanın zaman içerisinde nasıl dönüştüğü görmek çok değerli. Bu anlamda yazı, pratiğimde hem bir arşiv hem de bir düşünme yöntemi. Yazı, rüyalardan, hayallerden, malzeme izlenimlerinden gelen şeyleri tutan ve birbirleri ile konuşmasına yol açan bir pratik.
Hara’da devam eden, küratörlüğünü Ezgi Hamzaçebi’nin üstlendiği Canavarların Vaatleri sergisinde de bir yapıtınız yer alıyor. Sergi, canavarı sınıflandırılmaya direnen, farklı zamansallıkları bir arada taşıyan ve henüz tam olarak tanımlanamayan bir eşik figürü olarak ele alıyor. “Canavar” kavramı size ne tür düşünsel imkânlar açıyor ve bunu pratiğinizde nasıl konumlandırıyorsunuz?
Canavar kavramı benim için eşikte yaşayan, tanımlanmaya ve sınıflandırılmaya direnen bir takım şeylerin temsili. Eski haritalarda bilinmeyen keşfedilmeyen yerlerin canavar figürleriyle resmedilmesi, ya da insanın gölge yanının genelde canavarlar ile dolu olması bana çok şey düşündürüyor. Bunu bilinç/psike üzerinden düşündüğümde bazen kendimi de bir canavar olarak görüyorum. Dönüşen, dönüşmeye cesaret eden, dönüşümlerinin izini taşıyan, zamana dair muhakkak bir şeyleri ifade eden bir karakter. Bir şeyin, çalışmanın ya da düşüncenin canavarlaşması beni korkutmuyor mesela. Bilakis, onun özgürlüğü, deneyeselliği, aktarım kabiliyeti beni heyecanlandırıyor.





























Yorumlar