top of page

Belleksizliğin şafağında - II

Handan Börüteçene'nin şu ana kadarki en kapsamlı sergisi Üç İç Denizin Ülkesi 7 Kasım 2023 - 14 Nisan 2024 tarihleri arasında Salt Beyoğlu'nda gerçekleşti. Sergideki işlerin ışığında sanatçının pratiğini ele aldığımız yazının ikinci ve son bölümünü paylaşıyoruz


Yazı: Murat Alat


Solda: Handan Börüteçene, Kitle İletişimsizlik Araçları vs vs zzzz….bızzzz, Fotoğraf: Mustafa Hazneci (Salt) Sağda: Handan Börüteçene, Kitle İletişimsizlik Araçları vs vs zzzz….bızzzz (1987) 1. Uluslararası İstanbul Çağdaş Sanat Sergileri, 1987, Sanatçının izniyle


Yazının ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.


Üç İç Denizin Ülkesi’nin, ne yazık ki pek azından bahsedebildiğim, çağlar öncesini günümüze taşıyan parçaları arasında dolaşırken ilk başta görmezden gelmek istediğim ama bir türlü de es geçemediğim, şiirsel akışı kanımca bozan, serginin romantik ahengine gürültü katan birkaç esere üşenmeyip ihtimam göstermem gerekiyor. Zira bu eserleri yok saymak kolay olsa da bunların üzerine düşünmek hem sergiyi günümüze açıyor hem de medeniyetimizdeki esaslı bir kırılmayı aşikâr kılıyor. İlk olarak bahsedeceğim SALT Beyoğlu’nun iki katını ayıran tavan döşemesini delip geçercesine yerleştirilmiş, serginin yayıldığı iki salonu birbirine bağlayan Kitle İletişimsizlik Araçları vs vs zzz…bızzz adlı totem. Bu totem bilgisayar, radyo, televizyon gibi türlü kitle iletişim aracını önce üst üste dizerek, ardından da toprakla sıvayarak inşa edilmiş tabir-i caizse kitsch bir yerleştirme. Elektronik cihazlar ziyaretçinin odağını binlerce yıl ötesinden yirminci yüzyıla aniden kaydırıp bir soğuk duş etkisi yaratmıyor değil lâkin bu şok edici kırılma medeniyetteki mühim bir farklılaşmaya da tam denk geliyor. Mevzu bahis cihazların en ilkel modellerinden oluşan bu totem medeniyetimiz için iletişim çağının başlangıcını imliyor. Bilginin aktarımında her yeni teknolojik değişim bilginin yapısını da değiştirirken kitlesel iletişim araçlarıyla tohumları atılan enformasyon çağı tarihte ilk defa maddeden âzâde bir kültürün oluşması için zemin hazırladı. Deneyimle dolanık olan kadim bilgiden farklı olan bu malumat çağı, bilginin soyutlanıp veri olarak elektrik sinyallerine dönüştürülmesi ile başlıyor ve günümüzde bütün kültürün makine dilinde kodlanıp sanal bulutlara yüklenmesine varan bir devrime sebebiyet veriyor. Kitle İletişimsizlik Araçları vs vs zzz…bızzz adlı totemin yapı taşları olan cihazlar üzerine bina edilmiş bir kültürde artık bilgi kuşaklardan kuşağa maddi izler vesilesiyle, temasla, deneyimle aktarılmıyor. Aksine zamanın ve mekânın dışına çıkmayı becermiş bir kodda saklanıyor, hatta denilebilir ki ironik biçimde tamamen insan zihninin bir ürünü olan kod, eserin de formunu manidar kılacak şekilde yeni nesil bir aşkınlık, kutsiyet ve hakikat oluşturuyor. Sergide totemlerin yarattığı kitsch'e varan estetik kırılma, her ne kadar medeniyetin her türlü teknolojik gelişmeyi kendi içinde sindirme çabasına paralel olarak cihazlar toprakla sıvanıp yaşam yüklü maddeyle ilişkilendirilerek hafifletilmeye çalışılmış olsa da medeniyetteki bu devrimde kaynağını buluyor. Sanatçının kitsch’i bir yöntem olarak kullanması ise bundan sonra bahsedeceğim işlerde de kendini gösteriyor.


Handan Börüteçene, İki Oda Bir Salon: Huzur (Yemek Odası, Yastıklar), 2003 Arter Koleksiyonu ve Gülnur-Ferit Düzyol izniyle Fotoğraf: Mustafa Hazneci (Salt)


Teknolojiye karşı tavır takınmak, evladı olduğumuz dijital çağı gelenekten radikal bir kopuş olarak yaftalayıp lanetlemek ilk başta tutucu, fanatikçe, hatta nankörce görülebilir olsa da Üç İç Denizin Ülkesi’nde müstesna bir yeri olan ve sanatçının tavrını kanımca özetleyen iki eser bana hangi tarafta saf tutmam gerektiğini net bir şekilde açıklıyor. Doksanlardan günümüze dünyanın dört bir yanında patlak veren, ekranlardan naklen seyredilebilir oluşlarıyla da tarihteki benzerlerinden radikal bir biçimde ayrılan savaşları elen alan Reservé pour la paix [“Barışa ayrılmıştır”] ve İki Oda Bir Salon: Huzur adlı yerleştirmeler aynı zamanda kıyımların toplumda yarattığı apati’ye de bir izah sunuyor. İster kurgu olsun ister gerçek her türlü vahşete seyirci olduğumuz bir çağda savaşın imge ekonomisindeki ve hayatlarımızdaki rollerinin anatomisini çıkarıyor bu iki çalışma. Körfez Savaşı’yla başlayan ve Fransız filozof Jean Baudrillard'ı, geliştirdiği simülasyon kuramının zorunlu sonucu olarak savaşın aslında olmadığını, sadece bir simülasyondan ibaret olduğunu iddia etmeye kadar götüren, savaş seyretme maratonu halen hiç ama hiç hız kesmeden devam ediyor. Envai çeşit mecrada her an karşılaştığımız vahşet görüntüleri hayatımızın ayrılmaz bir parçası ve gördüklerimiz her ne kadar ahvalimize bir tutam beyhudelik katsa da itiraf etmek gerek ki gündelik hayatımıza devam etmemize pek de engel teşkil etmiyor. Börüteçene sanat tarihinden ödünç aldığı savaş tasvirleriyle televizyon yayınlarından görüntüleri harmanlayıp naylon branda gibi sentetik bir malzemeye basarak önceki dönem eserlerinde geniş yer kaplayan toprak, cam, metal gibi organik, bellek yüklü materyallerden ani bir kopuş gerçekleştiriyor. Bu kopuş bir yandan dijital teknolojilerle belleğin maddeden kopuşuna denk düşerken öte yandan brandaların etrafını çerçeveleyen, ekonomi haberlerinden aşina olduğumuz akış halinde borsa verilerini gösteren şerit grafiklerlerle birlikte düşünüldüğünde içinde bulunduğumuz spekülasyona dayalı iktisadi iklimin de kalbindeki bir  farklılaşmayı imliyor. Tam da bu noktada diyebilirim ki Yeryüzünün Belleği adlı seriye geri dönersek Börüteçene’nin bellek depolarında teşhire sunduğu ve dünyayla hemhal olma üzerine kurulu, dolanık, kalbinde emeğin bulunduğu bir ekonomik iklimden neşet eden geleneksel kültürle günümüz spekülatif ekonomisinin maddeden âzâde siber kültürü arasındaki fark en bariz neticesini yaşam ve ölüm karşsındaki tavrımızda gösteriyor. Dijitallleşerek her türlü değerin maddi ve kaotik eşlikçisini yitireyazdığı günümüzde yaşam beş duyu organı tarafından eş zamanlı algılanan, her bir insanın kendinden öncekilerinin omuzları üzerinde karşıladığı eşsiz, doğurgan bir deneyim olmaktan soyutlanıp rakamlara indirgenerek sadece soğuk bir nazara yüklenen gösteriye dönüştüğünde, başkalarının ölümleri de dehşetengiz yanlarından sıyrılıp vaka-ı adiyeden sayılarak eğlencelik şovlarla aynı kefede tüketilebiliyor. İçinde bulunduğumuz kitlesel savaş çağında bir türlü üzerimizden atamadığımız apati’nin faillerinden birini de deneyimleme ve de deneyimi aktarma süreçlerinde yapısı gereği dolanık olan maddenin devre dışı kalmasıyla pathos’un ilga edildiği bu kırılmada aramak gerekiyor.


 

Medeniyet gibi neredeyse sonsuz bileşeni bulunan karmaşık bir nesneyi ardında güçlü bir iradenin bulunduğu sanısıyla neden-sonuç ilişkilerine dayanan süreklilikler bütünü olarak dört başı mamur bir açıklamaya kavuşturmaya çabalamak imkânsız ve belki de manasız. Türlü türlü makul örüntünün yanısıra sayısız kırılmadan, sapmadan, saçmalamadan mürekkep tarih her daim akılcılaştırma çabalarına direnebilecek mühimmata sahip. Belki de sırf bu yüzden modernizmden beri farklı disiplinlerinin her biriyle akıl dışı olana, düzensiz olana yelken açan sanat, geçmişe bakmanın, geçmişte keşfedilenleri, keşfedilip unutulanları günümüze taşıyarak geleceği aralamanın yegâne yolunu sunuyor. Üç İç Denizin Ülkesi de lafzına sadık bir yordam geliştirerek benim bu yazıda yapmaya çalıştığım aklileştirme çabasına sığmayacak hatta itiraz edecek pek çok patikayı bünyesinde barındırıyor. Kim bilir belki de bu patikaları keşfetmek, onları gidebilecekleri yerlere kadar götürmek insanın holistik bir bellek edinmek uğruna ironik bir şekilde belleksizleştiği günümüzde dünyanın dört bir yanında verilen ölüm kalım mücadelelerinin nasıl sona erdirilebileceğini ve bunda rolümüzün ne olabileceğini düşünmeye başlamamıza vesile olur. 


Belleksizliğin şafağında kaybolmuşken izimizi el yordamıyla bulmamız gerekecek gibi.


Commenti


I commenti sono stati disattivati.
bottom of page