André Breton ile Kayıt Dışı Metinler: NADJA

Yazar Fatih Tan’ın, edebiyatın ve felsefenin kültleşmiş isimlerini güncel ve deneysel bir yaklaşımla ele aldığı Kayıt Dışı Metinler yazı dizisi, ayda bir Cuma günü yer bulacağı yeni mekânı unlimitedrag.com'da yedinci metniyle devam ediyor. Kayıt Dışı Metinler’in kısmen yapı-sökümcü kısmen de kurmacaya dayalı dünyasının bu haftaki konuğu: André Breton


Yazı: Fatih Tan


Andre Breton, Fotoğraf: Man Ray, 1930



Sanat tarihinde Marcel Duchamp’tan sonra belki de düşünsel ve pratik anlamda estetik rejimine en fazla katkısı olan kişi André Breton’dur. Breton’un hiç kuşkusuz yazar ve şair kimliğinin dışında esas kapladığı alan -büyük hacimli bir kütle gibi- gerçeküstücü, kuramcı tarafıdır. Gerçeküstücülüğün babası ve aynı zamanda ideoloğu olarak bilinen Breton’un, 1924 yılında yayınlanan Manifeste du Surrealisme (Sürrealizm Manifestosu) ile asıl yapmak istediği bireydeki psikolojik gerçeği ortaya çıkarmak, izleyicide empati uyandırmak için sıradan nesneleri normal görüntü ve anlamlarından sıyırmak ve alışıla gelmişin ötesinde yeni bir görüntü yaratmaktı. Betimsel, bilişsel, soyut ve psikolojik olanın birleşiminden oluşan bu akımın özelliği, modern dönemde bireyin içine girdiği zamanın yabancılaşma ruhunu temsil etmesiydi. Psişik çözümlemeler içeren otomatizm yazı tekniğini edebiyat dünyasına kazandıran Breton, Sigmund Freud’un teorilerinden etkilenerek bilinçdışı ile bilinci birleştiren yolda, gerçeğin gerçek-dışı anlamında değil, aksine bilincin gerçeğe yansıması olarak bir gerçeküstücülüğün üzerinde durmuştur. Daha doğrusu gerçeğin insandaki zihinsel izdüşümü üzerine yoğunlaşmaya çalışmıştır. Bu bir anlamda bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneğidir. Breton, gerçeküstücülüğün toplumsal geleneklerden ve aklın kontrolünden bağımsız olarak ifade edilmesi fikrinden yola çıkarak gerçeküstücülüğü, Freud’un bilinç, bilinçaltı, rüyalar ve yaratıcılık üzerine geliştirdiği kuramlarının etkisiyle biçimlendirmiştir.


Temelde aydınlanmacı ve rasyonel düşüncelere karşıt olan gerçeküstücülük irrasyonel bir dili benimser. Çünkü Breton’a göre bilinçdışının, rüyanın, sanrının, hayalin rasyonel bir tarafı olmadığı gibi, grotesk bir tarafı da yoktur. Groteski ancak rasyonellikte arayabiliriz. Sürrealizm doğası gereği grotesk bir görüngü değildir. Fantastik bir epizot hiç değildir. O yüzdendir ki Breton, ısrarla üzerinde durduğu maddesel simgeciliği ya da gerçekçiliği hayal gücü süzgecinden geçirip yeni bir forma kavuşturarak dış dünyayı bu şekilde yorumlar ve maddesel gerçekliğin görünümünü de bu yolla soyutlayarak yepyeni, fakat özüne bağlı bir kavramla yeniden ifade eder. Gerçeküstücülüğü, görünürde birbirine çok zıt olan iki olgunun, bilinç ile bilinçdışının bir tür “mutlak gerçeklik” ya da “üst-gerçeklik” durumunda bir araya gelmesi fikrini esas alan bir ruh hali ve yaşam deneyimi olarak düşünmemizi ister. Dolayısıyla somut dünyanın bilinçdışıyla buluşması veya ifade yoluyla ona maruz bırakılması, belirleyici bir özelliktir. Kısacası gerçeküstücülük felsefe, edebiyat ve sanatta bilinçaltının önemini vurgulayan karşı-gerçekçi bir akım olarak ortaya çıkmış ve teorisyeni kabul edilen André Breton’un 1924 yılında yayımladığı ilk manifesto ile de sanat literatüründe resmi olarak yerini almıştır. O yıl aynı zamanda La Révolution Surréaliste (Sürrealist Devrim) dergisinin çıkmaya başladığı ve Sürrealist Araştırmalar Bürosu’nun kurulduğu yıldır. Böylece hareket her yönden kuruluşunu bütün Avrupa’ya ilan etmiştir. İlerleyen dönemlerde iki manifesto daha yazan Breton, üçüncü manifestoyu yayınlamamıştır.


Breton ve sürrealizm, kuşkusuz en fazla kaynak ve dokümana sahip hatırı sayılır birkaç sanat doktrininden biridir. Gerek dönemi gereği, gerek bugün, gerekse gelecekte yarattığı ve yaratacağı etki hiçbir zaman yadsınamaz. Henri Lefebvre’ın Gündelik Hayatın Eleştirisi isimli geniş kapsamlı kuramsal dizisi bile Breton ve sürrealizmden önemli ölçüde etkilenmiştir. Keza postmodern felsefenin ve filozoflarının habitatında da her zaman önemli bir yer tutmuştur.


Breton, günlük yaşamın içinde gerçeği aşan insanların, durumların, olguların varolduğunu ısrarla göstermenin peşindeydi. Yaşamın rastlantılardan ibaret olduğuna inanan Breton, 1928 yılında ilk kez yayınlanan Nadja* isimli kitabını bu bağlamda yazmıştır. Nadja, Breton'un ve sürrealizmin gençlik döneminde ürettiği bir eserdir. Bu kitabı, yazınsal bir kategori içinde değerlendirmek oldukça güçtür. Kitaba adını verdiği kişi ve kitapta ismi geçen tanınmış kişiler, anlatılan olaylar bir kurgu değildir. Zaten Breton hiçbir zaman romanı ya da hikâyeyi yaratıcı yazınsal bir eylem olarak görmemiştir. Kitapta geçenler Breton'un tanıdığı, bir süre birlikte olduğu samimi kişiler ve yaşadığı olaylardır. O yüzden bu kitap kısmen de olsa otomatizm tekniğiyle yazılmış ve dönemi gereği kendine özgü yazınsal türün dışında marjinal bir eserdir. Breton’un bu önemli eserini Kayıt Dışı Metinler serisi kapsamında yeniden kurguladım. Ancak şu unutulmamalıdır ki sürrealizm yazıyla kotarılacak yahut ifade edilecek salt bir olgu değildir. Çünkü sürrealizm özü gereği bir kurgu değildir. Kurgu rasyonel bir bilince aittir ve orada aranmalıdır; bilinçdışında yahut irrasyonel bir olguda değil. Dolayısıyla da benim oluşturduğum bu “metinsel-kurgu” aslında sürrealizmin zıttı bir durumdur. (Burası önemli!) Bu bakımdan Nadja, özünde sonsuzlukla örüntülü bir AŞK kitabıdır. Yitirilişin baş gösterdiği bir aşk! Kaldı ki Breton ile Nadja’nın aşkı üzerine sayısız makale yazılmıştır. Ve yazılanlar daha çok Breton’un hikâyedeki romantik-entelektüel kişiliği üzerine inşa edilmiştir.


Ben ise konsensüsün aksine kurguyu tersten bir düzleme çekmeye çalışarak, Nadja’nın entelektüel yönünün olduğunu ve bu yönün onu “amorf bir eşitliğe” götüren yol olduğunu gösterdim. Nadja’nın, Breton’un sadece bir “duygulanım” ve “bilinçdışı akışının” nesnesi olmadığını göstermek adına da, Nadja’ya konuşması için yeni bir alan açtım. Lacan’ın gerçeküstücülere yaptığı eleştiride olduğu gibi, “anlam, gösterge arasındaki bağlantıda değil, bir gösterge diğerinin yerini alırken oluşan kayıpta aranmalıdır.” Lacan’ın bu etkili tespitini de gözeterek, bu defa Nadja, Breton’un yerini alıyor ve onun suratına doğru konuşuyor. Breton ise hiç cevap vermeden sadece dinliyor. Breton’un bıraktığı bu “kayıp” acaba ne kadar anlamlıdır? Konuşma -kitapta da geçen- Breton ve Nadja’nın sürekli gittikleri A La Nouvelle-France barında gerçekleşiyor.



Andre Breton, Fotoğraf: Man Ray, 1932



NADJA

A La Nouvelle-France Pub

29 Aralık 1928:-- Sen gelmeden önce Antonin Artaud ve Max Ernst buradaydı. Sana çok sinirliydi Artaud. Onu gruptan atmanı hala sindirememişti. Artaud’nun elinde bir “MEKTUP”** vardı. Evet, mektup ona gelmişti. Neden bu kadar şaşırdın ki? Öyleyse şu an diyeceğime daha çok şaşıracaksın! İlginç olan, Artaud o mektubun gelecekten geldiğini söylüyordu. Hayır, Artaud içkili değildi! Bilakis çok gergin ve sinirliydi! Kimin gönderdiğini bilmiyorum, gönderenin ismini iyi seçemedim. Ama mektubun üzerinde bir yer ismi ve tarih yazılıydı. Sanırım [Mardin, 19 Kasım 2020] yazıyordu. Artaud ile Ernst seni eleştirmek için yeni bir dergi çıkarıyorlar. Gerçi Ernst, Artaud’yu teskin etmek adına ona destek veriyor olabilir. Ama Artaud çok kararlı duruyor bilgin olsun! Ernst’ten benim bir portremi yapmasını istemişsin. Benim için güzel bir sürpriz oldu. Ernst ile portremi çizmesi için önümüzdeki Salı gününe sözleştik. Ernst’in nasıl bir portre yapacağını açıkçası hiç kestiremiyorum. Belki de beni bir Mélusine gibi çizer. İşte bu gizemi seviyorum. Çünkü sanatın yetkinliği öngörülmeyenle ters orantılıdır. Yani sanattaki öngörülmeyeni bilmek her zaman sanat adına anlamlıdır. Diğer türlü “mimetik” bir olgudur. Sanatçı ne yaptığının sırrını verebilir, ancak ne yapacağını hiçbir zaman açıklamaz. Ya da bana göre açıklamaması gerekir. Zaten daha önceki üretimlerinden hareketle bir kanıya varılır. Ancak bu kanı her ne olursa olsun insanı estetik bir kuşkuya düşüremiyorsa maalesef orada eksik bir şeyler vardır. Sanatçının yaşadığı dramatik bir olayı bir sanat nesnesi bağlamında neredeyse Courbet’in tablolarındaki müthiş ışık gibi gerçekçi bir duygulanımla ortaya koyacağını tahmin ediyorsam, bu estetik değil; etik bir meseledir. Sanatçı öngörülen her şeyi yapmış demektir. Bana düşen ise sanatçıya karşı vicdani sorumluluk! Bu aynı zamanda mimetik bir durumdur. Yaşanılan dramı yahut trajediyi birebir canlandırmak! Farkındaysan şu ana kadar senden yana konuştum. Müsaade edersen geçenlerde not defterime yazdığım bir sözü senle paylaşmak istiyorum, aslında söz değil teorik bir söylem! Sanatla ilgili önemli bir söylem! Ama kime ait olduğunu hatırlamıyorum düşünürün ismini ne yazık ki not almamışım.*** Şunu diyordu: “ Sanatsal bir uygulama, kendi ideolojik statüsü hakkında bilgi üretmişse, teorik bir uygulama olabilir.” Bunu çok fazla düşündüm, Artaud ile paylaştım kendisi hiç ilgilenmedi bile! Zaten sana olan kızgınlığı da bundan kaynaklı. Komünist partiye üye olmanı -ki ona göre bu çok talihsiz bir geçiş- asla kabul etmiyor. Neyse konumuza tekrar dönersek, düşünürün o söylemi bana anlamlı geldi. Bir sanat eseri kendi ideolojik statüsü hakkında bir bilgi üretemiyorsa “epistemik” bir uygulama olamaz, aksine “mimetik” bir uygulama olur. Ayrıca şu noktanın altını çizmeliyim ki düşünürün kastettiği “teorik” uygulama aynı zamanda “pratik” uygulama ile aynı şeydir. Haklısın keşke düşünürün adını o ara not alsaydım. Hayır, J. Ortega Y Gasset’in olmadığından eminim, çünkü düşünür Fransızdı. Ama iyi ki hatırlattın çünkü Ortega da benzer bir cümleyi Salvador Dalí’ye kurmuştu. Şöyle diyordu Ortega: “Bir sanat nesnesi ancak gerçek olmadığı ölçüde sanatsaldır.” Bence anlam olarak her iki söylem birbirine çok yakın. Sanki iki farklı delikten çıkan tek ışık gibi... Unutmadan hazır Dalí demişken de geçenlerde Gala... Evet, sevgili Dalí’nin müstakbel eşi Gala bana bir itirafta bulundu, senin bana olan tutumundan dolayı “feminist” çevrelerden bana yönelik çok sayıda sert eleştirinin olduğunu söyledi... Bu konuda ne mi düşünüyorum? Doğrusunu istersen bir kısmına katılıyorum ve haklı gördüğüm noktaları elbette var. Ama yanlış bulduğum şeyler de söz konusu. Hatta yeri gelmişken tam da bu bağlamda söz gelimi feminist bir sanatçı için eşitlik nosyonu epistemik mi yoksa mimetik mi? Bana göre bu, yıllardır bedenin epistemik kabulü ile formun mimetik özdeşiminin yer değişmesinden kaynaklıdır. Beden, estetiğin içinde epistemik olarak toplumsal bir role ve statüye mimetik bir form üzerinden sürekli evriliyor. Ve bu mimetik form da ontik olan değil, her zaman ideolojik olandır. O nedenledir ki mimetik bir formun yahut bedenin dili “eril” olanın (temsiller, kavramlar, gerçekler) ideolojik bağlamından kopamıyor. Bundan ötürü de feminizm “eril dilin” her zaman “örtük” bir temsilcisidir. Dahası bu erillik, bir temsiliyetin özünde eşitliğin yıkıcı tarafında duruyor. Peki, sanatın entropisinde biz hangisini temel alacağız? Düşüncenin eşitliği mi yoksa formun mu? Sanata bir “bilgi nesnesi” olarak bakmak; malzeme, teknik ve nesnelerle kendiliğinden ilişki kurmayı temel alan herhangi bir ifade kavramından uzaklaşmak anlamına gelir. En azından kendi hesabıma sevgili dostumuz Duchamp’tan bu kadarını öğrendiğimi söyleyebilirim. Kaldı ki bunun yerine neyi koyarsak koyalım sanatla bir ideoloji olarak yüzleşmek anlamına geliyor. Sanat dışı nesneler, mekânlar ve kışkırtıcı ve olumlayıcı kimlik pratikleri ile mimetik olanı aşma, belli bir toplumsal ideolojinin yüzleşmesiyle gelişecek bir sanat edimidir. Ve bu edimi seninle tartışabilirim? Açıkçası tartışmaya değer buluyorum. Ama bugün değil, kafam/beynim şu an yeni bir tartışmayı kaldıramaz. Tahmin edersin ki Artaud ile Ernst beni baya bir yordular. Hele Artaud diyebilirim ki hiç susmadı. Tam kalktıkları sırada bu sefer içeriye bir grup insan girdi. Hatta kapı eşiğinde o grup ile Artaud arasında ufak çaplı bir kriz de yaşandı. Ancak ne olduğunu bilmiyorum. Aralarından birisi Artuad’yu sakinleştirdi. Neyse ki bir olaya dönüşmedi. İnanır mısın bu grup daha ayaktayken birbirlerine karşı sert bir şekilde bağrışıyorlardı. Görmeliydin içerde epeyce bir gürültü vardı. Neyse ki sen gelmeden hemen önce kalkıp gittiler. Fakat o ara seni beklerken onlara da ister istemez kulak misafiri oldum. Georg Lukács’ın bir eleştirisi üzerine kendi aralarında tartışıyorlardı. Ve kabaca şöyle diyorlardı: “Bizler, parçalı argüman montajıyla ve saf anlamda ajite edici diyaloglarla konuşmuyoruz. Lukács ne dediğini bilmiyor. Hatta zırvalıyor. Aksine psikolojik çatışma ve daha geniş toplumsal dinamiklerle ilişki halindeyiz. Ve bizler sınıf mücadelesi içinde Lukács’ın iddia ettiği gibi ‘soyut’ olanı değil, bizzat ‘somut’ işlevleri sembolize ediyoruz” gibi buna benzer bir takım cümleleri art arda sıralıyorlardı. Sesleri bir yerden sonra bir uğultu gibi gelmeye başladı. Sonradan anladım ki bunlar Bertolt Brecht’in karakterleriymiş, ancak yanlarında başka birisi daha vardı. İyi giyinimli yaşlı bir adam… Kapıda yaşanan gerginliği yatıştıran adam... Bilhassa tartışma o yaşlı adam ve diğerleri arasında geçiyordu. O yaşlı adamın ismi de, ismi de... Bekle bir saniye not defterimde yazılı...(Nadja o ara not defterine bakar...)


1 saat 52 dakika önce:

(Grubun içinden birisi Nadja’nın masasına doğru yürür…)

-Afedersiniz kaleminizi alabilir miyim?

Nadja: Buyurun tabii!

-Teşekkür ederim. Bir adres yazmam gerekiyor da... Şimdi sıcağı sıcağına not almazsam maalesef sonrasında unutuyorum. Demans başlangıcı... Buyurun, kaleminiz lütfen! Bu arada rahatsızlık verdiğimiz için hem kendi adıma hem de onlar adına özür dilerim... Onlar diyorum çünkü onlar benim arkadaşlarım değil!

Nadja: Rica ederim... Sizin adınıza çok üzgünüm! Umuyorum hastalığınız daha ileri bir safhaya geçmez... Pardon bir şey sorabilir miyim? Demin kapı girişinde galiba tatsız bir olay yaşandı. Onlar benim arkadaşlarımdı, acaba ne olduğunu öğrenebilir miyim?

-Önemli bir şey değil! Dr. Nakaruma’nın (Grubun içindeki Japon yankesici) densizliği diyelim... Onların adına sizden ve arkadaşlarınızdan tekrar özür diliyorum.

Nadja: Lütfen rica ederim! Merakımı mazur görün... Dikkatimi çekti de içeriye girdiğiniz andan itibaren neden hepsi birden üzerinize geliyordu?

-Çünkü onlar benim arkadaşlarım değil... Farkındayım az önce de aynı cümleyi yine kurmuştum, endişe etmeyin daha o kadar bunamadım. Bunların hepsi Bertolt Brecht’in Mutlu Son piyesinin karakterleri...

Nadja: O halde siz piyesin bir karakteri değilsiniz. Peki, sizi bir araya getiren şey nedir?

-Evet, ben bu piyesin bir karakteri değilim… Doğrusunu isterseniz bütün bunların nedenini -kapıdaki olayın kendisi de dâhil- önümüzdeki günlerde ayrıntılarıyla öğreneceğinizi düşünüyorum.

Nadja: Pardon, son bir şey... Acaba isminizi öğrenebilir miyim?

-Bertolt Brecht’in kendisi burada olmadığı için bu toplantı aslında Kayıt Dışı (Spoiler) o yüzden ben iyisi mi ismimi sizin not defterinize yazayım.


Tekrar şu anki zaman:

(Nadja not defterine baktıktan sonra…)

Yaşlı adamın ismi Erebê Şemo imiş... Bence de çok ilginç bir isim. Böyle bir isimle daha önce Fransa’da hiç karşılaşmadım... Duyduğun üzere işte bütün bu yaşanan olaylardan dolayı şu an tartışacak yahut karşılıklı konuşacak bir halde değilim. Hele senin saatlerce süren monolog konuşmana ise şuan hiç tahammül edemem. Senle başka bir zaman o sanat edimi üzerine tartışırız. Üzgünüm şu an yalnız ben konuşmak istiyorum. Çünkü seni yaklaşık iki saat boyunca bekledim burada! Bıraktığım teorik konuşmama tekrar dönersem en son şunu diyordum, bir sanat eseri bir ideolojinin görünmezliğini görünür kılabilir ya da gün ışığına çıkarabilir. Sanat, içinden doğduğu ve ima ettiği ideolojilerin gerçekliğini algılamamızı sağlayabilir. Düşünürün dediği gibi, eğer bir bilgiyi ortaya koyamıyorsa bir üretim, o zaman mevcudun taklidine her daim mahkumdur. Mevcudun taklidi de kaçınılmaz olarak olguyu (ideoloji) olabildiğince norm dışı bir yerde konumlandırır. Hatta sanat, kendi benimsediği politik ideolojisini epistemolojik bir alana taşıyamıyorsa o ideoloji estetik düzleminde “pagan” pratiklerle de sınanır. Ve son olarak da şunun altını çizmek isterim ki sanatçı asla bir “animist” değildir. İzninle konuşmamı artık bu noktada sonlandırmak istiyorum. Takdir edersin ki kendimi biraz bitkin hissediyorum. Evet, bütün bu konuşmanın sadece Ernst’in çizeceği portremden yola çıkarak geliştiğinin farkındayım. Farkında olmayan sendin ve galiba hiçbir zaman... Şöyle bir şey yapalım. Başım hafiften ağrımaya başladı. İlaçlarım da bitmiş. Buradan kalkınca bir eczaneye uğrayalım seninle. Oradan ofise geçip III. Sürrealist Manifesto metninin üzerinden tekrardan bir geçelim. Benim de bir katkım olur, hem feminist eleştiriler de bu sayede belki biraz susar. Ayrıca üçüncü manifestoyu da ilerleyen günlerde istersen yayınlarsın. Anlaştık mı? Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim, beni hiç kesmeden dinlediğin için ve üstelik formel olarak değil, gerçek anlamda dinlediğin için sana ayrıca çok teşekkür ediyorum. Ve gelgelelim ki işte bütün bunlar benim sentimental AMORF tarafım ve sende her zaman oluşacak anlamlı KAYIP bu BRETON.



La révolution surréaliste dergisinin 1 Aralık 1924 tarihli ilk sayısının kapağında yer alan Man Ray’in fotoğrafı: Arka sırada Charles Baron, Raymond Queneau, André Breton, Jacques-André Boiffard, Giorgio de Chirico, Roger Vitrac, Paul Éluard, Philippe Soupault, Robert Desnos, Louis Aragon.

Ön sırada Pierre Naville, Simone Breton, Max Morise, Marie-Louise Soupault,

Sürrealist Araştırmalar Bürosu’nda



Notlar:

*Nadja, André Breton, Önsöz: Ferit Edgü, Çeviren: İsmail Yerguz, Mitos Yayınları (1.Baskı: Ekim 1992)

**Daha önce yayınlanmış olan Antonin Artaud ile Kayıt Dışı Metinler: Yaşayan Mumya metnindeki Artaud’ya Mardin’den yazmış olduğum Mektup (Yukarıdaki kurguda ise Artaud her ne kadar mektubun üzerindeki tarihi baz alıp Nadja ve Ernst’e gelecek zaman dilimini vurgulamış olsa da, bana göre bugün hala Artaud’nun estetik algısı ve avangard dili için uzak bir noktadayız. Dolayısıyla da Artaud’ya hangi zaman diliminden her ne yazılırsa yazılsın hiçbir zaman ona yetişemeyecektir. Ona yazdığım 2020 tarihli mektupta bile aslında bir nevi geçmişten yazdığımı belirtmiştim. Çünkü Artaud hep gelecekte bir yerlerde bizi bekleyecektir.)

***Bahsi geçen teorik söylem Louis Althusser’e aittir.