Amerikan Modernizmi ve O'Keeffe

Amerikalı modernist Georgia O'Keeffe’in Fransa’daki ilk retrospektif sergisi Centre Pompidou’da gerçekleşti. Yüzlerce resim, çizim ve fotoğraftan oluşan sergi, sanatçının kariyerinin eksiksiz bir incelemesini sunuyor


Yazı: Zeynep Gülçur


Georgia O'Keeffe, Abiquiu, New Mexico (detay), 1960 © Tony Vaccaro/Getty Images

O’Keeffe’in eserlerinin derinliğini keşfetmek için benzersiz bir fırsat olan bu sergi, sanatçının sadece çiçek resimlerinden ibaret olmadığı ancak gerçek boyutta bir retrospektif halinde sergilediğinde sanatçının çok yönlülüğünü ve neden “Amerikan Modernizminin Annesi” olarak adlandırıldığını daha iyi anlıyoruz.


1986 yılında vefat eden Georgia O'Keeffe, geçen yüzyılın temel estetik maceralarını yaşayan bir sanatçıydı. O’Keeffe Teksas'ta sanat öğretmenliğine devam ederken geleneksel sanat eğitiminden bağımsızlığını ortaya koyup soyutlama ile deneyler yaparak kişisel bir dil geliştirdi. Bu soyut çizimlerden bazılarını New York'taki bir arkadaşına postalayan sanatçı, arkadaşının çalışmalarını, ünlü fotoğrafçı ve sanat danışmanı Alfred Stieglitz'e (ileriki yıllarda hayat arkadaşı olacak olan) göstermesiyle sanat dünyasına giriş yaptı. Stieglitz 1916 yılında O’Keeffe’in çalışmalarını New York’taki galerisi, Galerie 291’de sergileyen ilk kişi oldu.


1920'lerde Amerikan Modernizmi mucitlerinin sınırlı çevresine ait olan O’Keeffe, Amerika'nın en önemli ve başarılı sanatçılarından biri olarak tanındı. 30'larda kimlik arayışına giren sanatçı kendisini hiçbir zaman soyutlama ile sınırlamadan gördüklerini yorumladığı şekilde resmederek daha sonraki senelerdeki "Sert Uçlu" soyut akımının öncülerinden biri oldu.

Georgia O'Keeffe, Light Iris, 1924

O'Keeffe 1919'dan beri çiçekleri resmetmesine rağmen, 1923'te ressam Charles Demuth'un atölyesindeki çiçek çalışmalarını gördükten sonra, devam etmenin tek yolunun kişisel ve tamamen özgün bir yaklaşım bulmak olduğunu fark ediyor. İki yıl sonra, sanatçının çiçekleri muazzam bir şekilde açıp, tuvali dolduruyor. Bu “yakın çekim” bakış açısına geçiş, hem fotoğrafın etkisiyle hem de modern şehir algısıyla tetikleniyor. Paul Strand, Edward Weston, Ansel Easton Adams gibi yeni nesil fotoğrafçıların uyguladığı “blow up” tekniklerinin kullanımından ilham alarak yeni kadraj açıları yaratıyor sanatçı.

“Yirmili yıllarda, New York'ta bir gecede devasa binalar yükseliyor gibiydi. O zamanlar Fantin-Latour'un bir tablosunu gördüm, çok güzel bulduğum çiçeklerin bir natürmortu, ama farkettim ki ben çiçekleri küçük boyutta resimlendirirsem kimse onlara bakmaz, çünkü kimse beni tanımıyor. Bu yüzden onları yükselen devasa binalar gibi büyük yapabileceğimi düşündüm.” Georgia O’Keeffe

Yorumcunun bakış açısına bağlı olarak, O'Keeffe'in çiçeklerinin kadın cinsel organının sembolleri olup olmadığı sorusu sıklıkla gündeme gelir; Sadece çiçek çizdiğini ve çalışmalarındaki cinsel yorumunun kendisinden değil, bakanın gözünden geldiğini iddia ederek bu yaklaşımları her zaman reddeden O'Keeffe ve işlerinin kendi adına konuşmasına izin veriyor.


Sanatı ve sanatçıyı kadın bedeniyle ilişkilendiren bu mitolojiye sırtını dönme, O’Keeffe’in hayatında ve sanatında büyük özgürlük alanlarını bulma arzusunu doğurdu. Eserleri aracılığıyla benzersiz bir iç dünya ile çağdaş Amerika'nın dış vizyonu arasında köprü kuran bakışı, kadın olmadan önce sanatçı olmanın önemine tanıklık ediyor.


Yaşamın döngüleri ve doğanın hareketleri O'Keeffe'in eserlerinin konuları oldu. Özellikle New Mexico’da yakından gözlemlediği hayatın döngüsü; bir bitkinin büyümesi, çiçeğin tomurcuk verip açması, ağarmış hayvan kemikleri, yaşam ve ölüm arasındaki bu sürekliliği daha iyi anlamasını sağlıyor. Bu döngüye olan yaklaşımını ve bir yere aidiyet duygusunu en güçlü şekilde New Mexico manzara tasvirlerinde görüyoruz.


O'Keeffe'in 1950'ler ve 60'lardaki çalışmaları, giderek daha basitleştirilmiş bir stile dönüşüyor. Sadeliğe indirgediği minimal çizgileri, tercih ettiği renk paleti, gölge ve ışık çalışmaları, boşluk ve doluluk arasındaki ilişki gelecek neslin sanatçılarının ilham kaynağı oluyor.

Georgia O'Keeffe, Red, Yellow and Black Streak, 1924


Etkileyici bir bilgi: Ellsworth Kelly’nin tesadüfen dergide bir tablosunu gören O’Keeffe, Ellsworth Kelly’nin tablosunu kendi eseri zannediyor.


Uzun kariyeri etrafında inşa edilen sergi, sanatçının 1917’de resmettiği ilk çiçeklerden, peyzajlarına, soyut çalışmalarına, hayatının son döneminde görme kabiliyetini kaybedip kör olduğunda yapmış olduğu resimlere kadar izleyiciye O’Keeffe’in her bir yüzü belirli bir cüretkarlık sunan çok yönlü bir üretimini öne çıkarıyor.


Sanatçının hayat hikayesi ilham verici, özellikle de yaşı ilerledikçe ve bağımsızlığını ilan ettikçe. Serginin sonuna konumlandırılmış, dinginlik ve özgüven yaydığı röportajı özellikle etkileyici. Muhabir, eşi Steiglitz'in her yaz New Mexico'ya gitmesine izin vermesinin ne kadar güzel olduğunu söylediğinde (New Mexico’ya ve peyzajına aşık olan O’Keeffe, sonunda oraya kalıcı olarak taşındı.), “İzin vermedi” diyor. “Ben sadece gittim.”


Bugün Didier Ottinger kuratörlüğünde gerçekleşen Centre Pompidou’daki Georgia O’Keeffe retrospektifinin son günü, aynı sergi İsviçre’nin Basel şehrinde yer alan Fondation Beyeler’de 23 Ocak - 22 Mayıs 2022 tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor. Eminim Renzo Piano’nun imzası olan Fondation Beyeler’in o büyüleyici mimarisi ve dingin atmosferinde Georgia O’Keeffe’i deneyimlemek de bir başka olacaktır.