Ak-sayanlar V

Son zamanlarda aktarma ve saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve görsel sanatlar arasında bir zamanlar var olan birlikteliği daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla bir araya geliyoruz. Bu sayıda İnci Furni ve Fatih Özgüven'i ağırlıyoruz


Yazı: Çınar Eslek



İnci Furni, The Cloude Against Nature's Laws Broke in the Window II, Kağıt üzerine akrilik, 150 x 150 cm, 2011


Fatih Özgüven: İnci, senin işlerin temelde "çizgi" ile uğraşıyor. Ben desenlerinde en çok bunu seviyorum. Yaptığın şeyin temeli çizgi diye düşünüyorum ve ona bu kadar önem vermen hoşuma gidiyor. Yazıda da benim "kelime" ile ilgili böyle bir önceliğim var; yazının en temel yapı taşının kelime olduğunu düşünüyorum ve bütün kelimelerin tam o kelime olması, her birinin hakkının verilerek tık tık tık yerlerine yerleştirmeleri gerektiğini, aksinin yani böyle çok fazla kelime ile abur cubur yazılmış bir şeyin fazlalığının kendini okura duyurduğunu ve bunun iyi olmadığını düşünüyorum. İnci Furni: Süsleme mi yani? FÖ: Tamamen süsleme değil, yığma diyelim. Kelimelerle. Kelime, eğer onun ile hesaplaşmazsan, diyelim onun tamamı ile "görüşmezsen" yazının içindeki yerini bulamıyor gibi geliyor bana. Süslemeden öte bir şey bu. Kelimeye bakmak, onu elinde evirip çevirmek ve onunla işini bitirip yerli yerine koymak gibi bir şey. Aynı şeyi senin de çizgiyle yaptığını düşünüyorum. İşlerinle kurduğum yakınlık buradan geliyor. İF: Ben çizgiyi hareket gibi de görüyorum ve ilk hareket ile çok uğraşıyorum. Buna seans da diyebiliriz: Yapıyorum ve orada da bırakıyorum. Öte yandan, sen kelime dedin ama benim için çizgi tam olarak "ses"e denk düşüyor, kelimeye değil. FÖ: Evet, ses deyince... Ben de çizgiden daha geniş bir kelime bulabilir miyiz, diye düşünüyordum yaptığın şey için. İF: Buna "an" da diyebiliriz. Ses de, çizgi de "an" ile ölçülebilir sanırım. Her defasında hareket, çizgiyi değiştiriyor. Diyelim ki sandalye çizeceğim, aslında çok basit bir şeyden bahsediyorum: Sandalyenin boşluğu. Bu boşluğa ses de diyebiliriz. Bu sesin çağrışımları da imgeyi oluşturuyor. FÖ: Kapladığı yeri mi yoksa içinde gizlediği boşluğu mu? Bence benim kelime dediğim şeyin içinde aslında sonradan doluluk haline gelen bir "boşluk" var, küçük bir cep gibi. Ben o boşluğun harekete geçmesini, yazının onu harekete geçirmesini istiyorum. Bir de kelimenin sayfa üzerinde kapladığı "yer" var. Ben ikincisinin yazıyı ele geçirmesini istemiyorum. Kelimelerin kendi doluluklarının yazının içinden bize doğru ışımasını istiyorum daha çok. Öte yandan şu da var; sandalye kelimesi benim için de basit bir şey değil. Oldukça karmaşık bir şey; sandalye benim için neredeyse bir cümle. Çeşitli kelimelerden meydana gelen bir cümle. Hatta doluluklardan diyelim, daha kesin olsun. Bazı yazarlar ses ile uğraşır. Bu Beckett’in sevdiği bir şey mesela. “Aa..” “Oo..” falan öyle indirgenmiş birimlerle uğraşıyorlar. Sende de nerdeyse aynı şey var. Onu daha da indirgemiş, sandalyeyi parçalarına bölmüşsün nerdeyse diyeyim. Seslere. İF: Aslında görsellikte durum dilden daha farklı. Dil derken yazınsal dilden bahsediyorum. Farklı işliyorlar ama benzeyen yönleri de var. Ben senin doluluk dediğin şeye boşluk diyorum ve o boşluğu resimde yeniden kurmaya çalışıyorum. Bana kalırsa senin bahsettiğin “A-o”dan bütüne, bütünden parçaya bir skala var. Kelime olarak sandalyeden bahsedelim ve imaj olarak da sandalyeyi düşünelim. Ama bizim bir de spekülasyon aralığımız var. İşte o arada ne oluyorsa oluyor. Ben sandalyeyi tasvir etmeden sandalyeyi o arada hissettirmeye çalışıyorum. Yani sandalyeye ulaşmaya çalışırken yapacaklarım, çizeceklerim, bozacaklarım, sandalyeye koyup kaldıracaklarım, sandalyenin imajı -ve belki hikâyesi- ve de o anda karşılaşacağım tesadüfler beni ilgilendiriyor.


FÖ: Bense tasvir çok severim. Ama tasvirde bir mızmızlık peşindeyim. Öyle tasvir etmeliyiz ki, sonunda senin yaptığın gibi, tam ‘orada oluşu’nu tasvir etmeliyiz. İF: Mızmızlık çok isabetli bir kelime. Öyle de diyebiliriz. Mızmızlığı sergiyi kurarken yapıyorum. Koyuyorum, çıkarıyorum. Çalışırken ise tam tersi, sürekli tekrar ederek yapıyorum mızmızlığı. Bilinçli bir başlangıç ve gidişatını hiç bilmediğim bir süreç. FÖ: Yani sandalyenin kendisi olmuyor, yaklaşık bir sandalye oluyor. İşte ben de onu söylemeye çalışıyorum. Sandalye benim için nerdeyse koca bir cümle. Sen sandalye cümlesini kurarken doğrudan işe mi başlıyorsun yoksa sandalyeyi mi düşünüyorsun? İF: Ben çizerek düşünüyorum. Hatta görerek. FÖ: Evet benim için de öyle. O sandalye... Ben onu havada, boşlukta, zihinde oluşturmak zorundayım. Belki de havada çizerek ve bir cep gibi olan içerdiği boşluğu da havada doldurarak. İF: Ayrıca o sandalye tanıdığım bir sandalye oluyor, mutlaka onunla karşılaştığım noktada resimde de bir yere denk geliyor. FÖ: Seninle ilgileniyor yani. O seni arıyor, diyebilir miyiz? İF: Ben de onunla ilgileniyorum. Onun ile bir şekilde buluşuyoruz. FÖ: Ve işte sonrasında da onun "o oluşu" ile ilgileniyorsun değil mi? İF: Evet, ben sadece kendisi olması ile ilgileniyorum. Yolda öyle tek başına duruşu ile ilgileniyorum. FÖ: Ya da yarattığı boşluk ile. İF: Kimi zaman insanlar gibi. Geçenlerde deniz kenarında bir sandalye gördüm. Tam ona bakıyordum hatta fotoğrafını çekecektim ki küçük sahibi görüp koştu ve gelip oturdu. O da tıpkı sandalyesi gibi oldu oturunca. Duruşları ya da benim onları yorumlayışım, onları birbirine benzetiyor. FÖ: Ama sandalyeye benzetilen bir insan olmuyor o. Gene insan oluyor. İF: Tabii ama insanda olan bir şeyi bulup çıkarıyorum... Yani aslında sandalyeye psişik bir şey yüklüyorum. Bir de onların arasındaki ilişkinin kendisi gibi bir şey var. FÖ: Peki bu arada nereye kadar gidiyorsun, nerede duruyorsun? İF: Hesaplamıyorum sadece çalışıyorum. Bu bir süreç ve çalışırken sürecin içerdiklerini dışlamıyorum. FÖ: Sonra bir noktada duruyorsun. İF: Evet ama devam da edebilirim. FÖ: Ettiğin örnekler var. Sen konuyu çeşitliyorsun da. Arka arkaya üç, dört, beş ya daha fazla desen yaptığın da oluyor. İF: Daha da fazla olabiliyor. Hatta bir nesne ilişkileri üzerinden sergi kurulabilir.


İnci Furni, VOL.2, Kağıt üzerine suluboya, 100 x 170 cm, 2015, Kiev Bienali


FÖ: Çizginin sende görünürde neredeyse ikinci plana attığı renk alanı gibi bir şeyle de çalışıyorsun bazen. Camı Kıran Bulut’ta olduğu gibi, en basitinden bir çizgi roman karesi gibi. O zaman nasıl gelişiyor süreç? Çizgiden başlamıyor musun? İF: Çizgi de var boya da, ama genelde boya ile başlıyorum. Hatta rengin kendisi başlı başına bir mesele bence. FÖ: Yani çizginin yerini boya mı alıyor? İF: Boya ve belki onun kalınlığı da bir ses oluyor. Kapatıyorum, açıyorum, tıkıyorum, şeffaf bırakıyorum. Mesele orada nesnenin gerçek renginin ne olduğu değil de rengin kendisinin resmi oluşturması. Benim düşündüğüm cam diyelim ki şeffaftır. "Yer yer çeşitli renkler görürüz," diyebilirsin. Ama iş öyle olmuyor. Daha doğrusu benim aradığım şey o değil. Benim istediğim şey camın kendisi olması değil orada. Başka bir cam olması. Resimdeki cam olması. FÖ: Rengin kendisinin malzemeden öte, bir konu olması. İF: Konu oluyor, evet. FÖ: Çizgi gibi bir başlangıç yani. Yazıda ben rengi çok severim. Arka planı boyarsın, sonra o kendiliğinden görünmez olur, ama her şeye sinmiştir. Renk böyle bir şey benim için. En son bunu kusursuz bir Henry James hikâyesine benzeyen Phantom Thread filminde düşündüm. Filmde bir sürü renk ve renk skalaları vardı. Renk iştahı olan bir filmdi ama her şeyi birlikte düşündüğümde hikâye o görünürdeki renklerden değil sadece bir fikirden ibaretti. O görünmez renk-fikir olmasa ‘hikâyenin asıl rengi’ diyeceğim şey de belirmez. O fikre kendi gülkurusu-lacivert-kahverengi rengini veren şey... Bunu demişken bende doğuştan bir şey var; benim için her kelimenin sadece çağrışımı, doluluğu ve boşluğu yok, rengi de var. Bu aslında bir kaç renkten oluşan kendine özgü bir renk öbeği. İnci; siyah, beyaz ve biraz da gri. Fatih ise kırmızı, siyah ve de çok ince gri bir çizgisi var. Üstelik yazıyla boyayla hiç ilgisi olmamasına rağmen annemde de aynısı var. Belki de sadece sinir sistemimizle ilgilidir. İF: Mesela ben arka planı boyamam hatta arka plan hep ham olarak durur, sadece nesne, kişi her ne ise onun belirmesini sağlar. Renk düşünmek başlı başına bir zevk elbette ama ben yapma sırasında oluşan tesadüfleri, "Aa bunu hiç düşünmemiştim," dediğim zamanları daha çok tercih ederim. Evet bu senin bahsettiğin bir kişinin, şeyin sendeki renk etkisi gibi tıpkı. Ama ben senin gibi dile getirmiyorum, yaparken oluyor. Ayrıca kalemden suluboyaya, malzemenin olasılıkları var. O olasılıklar neye elveriyorsa onu yorumlayabiliyorsun. Kalemi kullanım alanı dışında kullanmak da var. Boyayı da aynı şekilde. FÖ: Nasıl? İF: Çok olasılık var, tam tanımlayamam. FÖ: Boyayı çizgi gibi kullanmak mı? İF: Mesela kalemi kağıda vurarak çalışmak gibi. FÖ: Boyayı leke gibi kullanmak diyeceğim ama leke derken resim anlamında leke demiyorum. Bir yere düşmüş ve patlamış gibi kullanmak mı? İF: Boyanın boya olma halini kullanarak, akma, taşma, damlama, patlama gibi bir bağlama oturtarak. Yoksa bunlar sadece dekoratif davranışlar olur bence. FÖ: Mesela şu desendeki siyah-beyaz şeyi anlatsana biraz. İF: O parça kontrast üzerine çalıştığım bir zamanda ortaya çıkmış bir desen. Kontrastı konu edinebilirsin. Kontrastın biçimi oluşturmasını da dert edebilirsin. Üzerimizdeki etkisini de... Tam olarak bizim gözümüzü doyurması ya da yorması ile ilgili bir şey. Gözün yorulması bence görüntüde çok ilginç bir konu. Sadece göz değil zihnimizdeki görüntünün tamamlanması ya da yarım kalması: Tam anlatılmaması. FÖ: Bana da yakın gelen bir şey. Sofradan doymuş olarak kalkmak ama sürecin kendini hissettirmemesi. Hafif bir mideyle kalkmak. Benim de yazıda istediğim şeylerden biri bu. Söylenecek şeyleri giderek azaltmak, metinleri kısaltmak. Çünkü ne kadar çok konuşabilirsin? Niye? Ayrıca konuşmalı mısın? Ama özlü söz, kıssa, bir cümleyle anlatmak gibi de değil. Çünkü olay örgüsü ne kadar geri planda da kalsa seviyorum. Demin anlatmaya çalıştığım kaybolan ama bütüne sinen renk gibi. İF: Bir de şu var; görüntü ile uğraşıyorsan eğer, çok çeşitli yöntemleri var. Bazen başlangıç noktası fotografik bir imaj olabiliyor. İzleyici bu süreçte kimi zaman fotografik imaja takılıp kalıyor. Bana şöyle geliyor; resim fotografik imajdan ya da kapalı bir yalnızlık romantizminden çıkamıyor, hatta çıkması da istenmiyor gibi. Özellikle de son dönemde. Desen ise hiç de öyle bir yer değil. Ama desen de yüceltilerek hatta anlatıya tutturularak, bu gidişe uyabiliyor. Desen çok hafif, kırılgan, taşınabilir ve gündelik. İşte benim desen yapma, hatta desen alanında durmaktaki ısrarımın nedeni desenin bu basitliği. FÖ: Evet iyi anlatılmış, boşluksuz şey, sonunda anlamını doğrudan vermeyen, sıkıcı, çizgisel, macerası olmayan anlatış bu işte. Son zamanlarda Clarice Lispector’da gördüm bunun en kusursuz işçiliğini. Şöyle diyor Yaşam Suyu’nun başında hemen: “Şekilden -nesneden- azade, müzik gibi, hiçbir şey göstermeyen, hikâye anlatmayan ve hiçbir efsaneyi başlatmayan bir tür resim olmalı. Bu resim sadece ruhun o anlatılamayan, rüyanın düşünceye, zerrenin varlığa dönüştüğü krallıklarını çağrıştırmalı.” Kitabında ise tamamen bunu yapıyor.

37 görüntüleme