Ak-sayanlar III

Son zamanlarda aktarma ve saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve görsel sanatlar arasında bir zamanlar var olan -şimdi ise ayrılmış- iki alanın yan yanalığını daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla bir araya geliyoruz. Kendine ait bir sanat ve yazı diline sahip olan yazar ve sanatçıların birbirine ulaşma olanağını arttırmak ve bu temas aracılığı ile oluşan nefesin izini tarla sürer gibi sürmek ve bu sürecin mümkün olduğunca devam etmesini sağlayabilmenin başka bir eşik oluşturabileceğine inanıyoruz. Üçüncü dosyamızda, 37. İstanbul Film Festivali'nde Yol Kenarı filmiyle en iyi yönetmen ödülü alan ve aynı zamanda yazar olan Tayfun Pirselimoğlu ve sanatçı Kirkor Sahakoğlu’nu bir araya getirdik


Yazı: Çınar Eslek


Tayfun Pirselimoğlu & Kirkor Sahakoğlu, Fotoğraf: Elif Kahveci


Kadınların birlikte yaptıkları ve aralarında örgütlenmişçesine birer gün ara ile dağıtıkları aşureler, sanki önceden sözleşmiş gibi kapısı açık bırakılan evlerde toplanır. Size uzatılan aşure tasları ellerinizi boş bırakmaz. Kalan boş eller ise sizi öyle bir sarmalar ki... Her gün hayalet gibi dolaşan ellerin zor zamanınızda nasıl sırtınızı sıvazladığını anlayamazsınız.

Kadınlar, gece yüzünü gündüze yeni çevirdiği zaman aşure yapmak için uyanırlar. Kabuğu soyulmuş fındıkların ve bademlerin, geniş ağızlı su kaplarında yüzüşünü, ilk pişirilen buğday ile nohutun kazana nasıl fırlatıldığını ve nasıl tane tane dağılıp bir arada kaldıklarını uyku sizi esir aldığı için göremezsiniz. Odun ateşinin üstündeki kazana yaklaştığınızda, ateşin toprağı nasıl ısıttığını ve küllerin nasıl hiç yerinden oynamadan durduğunu geç kaldığınız için göremezsiniz. Dumanın içindeki toprak, ateş ve bakır elementlerini içinize çektiğinizde nedensizce başınız döner.

Hatırladığınız her buğday ve nohut tanesi, bir yığın gibi gözükse de, tek tek, birbirlerini desteklercesine bir arada durur. Bakır taslarda ayrı ayrı ama yan yana duran narlar, camdan nazar boncukları gibi size göz kırpar.

Cevizlerin, yüzmeyen bademlerin, fındıkların ve fıstıkların tereyağı sarılığındaki rengi size keselenmiş bir beden gibi bakar. Evet, aşure gibi bir arada olmak zordur. Aşure yapmak emek ve zaman ister. Aşuredeki her bir farklı çeşit kendi gibi durmak ister. Her farklı türün taneleri dağılıp birleştiğinde bile ortaya kendi gibi çıkmak ister. Gecenin gündüze çaldığı zaman, yakalayamadığın, kaçırdığın nohut ve buğdayı görmek için erken uyanman gerekir. Nasıl ki aşurenin her bir tanesi diğer tanelerle bir arada olmak ister; aşure yenirken de her tane, kendi tekliğinin sayılmasını ister. Eksilmeden duran her tane çoğalarak büyümek ve yoğunlaşmak ister.

Her şeyin -aşurelerin de- biraz daha eksilerek ertesi güne aktarıldığı bu günlerde kendilerinden eksiltmeden yollarına devam etme gayretinde olan sanatçı Kirkor Sahakoğlu ve yazar, yönetmen Tayfun Pirselimoğlu ile bir araya geldik. İkisinin de ortak meselesi olan distopya ve ütopya kavramları üzerine konuştuk.


Solda: Kirkor Sahakoğlu, Eksik 6, Tuval üzerine akrilik, 2015, 150X250 cm

Sağda: Tayfun Pirselimoğlu, Hiçbiryerde, Film Afişi, 2002


Kirkor Sahakoğlu, hem sanatçı hem de çağdaş sanat dünyasında birbirlerinden beslenen uğraşılar olarak tanımlayabileceğim, tasarımcı, reklamcı ve küratör olarak; Tayfun Pirselimoğlu ise yönetmen olmanın yanı sıra yazar ve ressam olarak karşımıza çıkıyor. Sanat tarihine, gravür ve resim yapan şair olarak giren William Blake gibi pek çok sanatçı var. 19. ve 20. yüzyılda ressamlar, mimarlar, heykeltıraşlar, tasarımcılar ve yazarlar birlikte hareket etmesine rağmen günümüzde bu yaklaşım kaybolmuş ve ayrışmış durumda. Bu ayrılma ise maalesef uzmanlaşma adı altında yapılıyor. Tayfun Pirselimoğlu: Çok alanda üretmek dışardan bakan bazı insanlar için muhtemelen şöyle bir duygunun uyanmasına neden oluyor: Tatmin olmamış, becerememiş... Şimdi de işte falancayı yapıyor. Ben farklı alanlarda üretmenin mekanizmasını bilmiyorum. Nasıl, niye zaman geliyor yazıyorum, zaman geliyor çiziyorum, zaman geliyor film yapıyorum? Şu kadarını baştan belirtmem gerekiyor ki, benim için bütün bunların anası sinemadır. Yönetmenim ve diğerleri biraz nefes almak üzere kaçtığım alanlar. Sinema o kadar cebelleştiğimiz bir alan ki, çok yorucu ve öğütücü olabiliyor. Yazmak ve resim yapmak yaralarımı sarmak gibi geliyor bana. Fakat bazen yazmak bunun ötesine geçiyor; tek başına kalarak üretmek aranılan huzurdan fazlası anlamına geliyor. Yazı yazarken kendimi rahat hissediyorum. Ama sonuçta kapıyı açtığım zaman çıktığım yer sinema. Sinema çok zor bir iş. Yalnız sizin ile alakalı değil; sizin dışınızda olan bitenlerle de ilgili olan çok zor bir alan. Daha çok para ile ilgili. Para bulmak, film çekmekten daha zor. Hatta en kolayı film çekmek. Çekimin öncesi ve sonrası acı verici. Dolayısıyla uzun ve meşakkatli bir süreç. Bir yandan da kafamın içerisinde hikâyeler, romanlar dönüyor. Şimdilerde aylık bir dergiye sürekli hikâyeler yazıyorum. O bana talebelik gibi, ev ödevi gibi geliyor. Aslında çok disiplinli de değilim ama kendimce yazı adına bir disiplin oluşturuyorum. Bunu hem çok seviyorum, hem de hiç sevmiyorum. Bazen işlerin iç içe girdiği de oluyor.Mesela Tuhaf’ın son sayısında eskiden çektiğim Rıza isimli filmi kısa bir hikâye olarak yazdım, hem de çizgi romanını yaptım. Dolayısıyla bazen farklı disiplinler sizi zorluyor ve sizin kararlarınızdan çok sizin bilmediğiniz bir mekanizma çalışıyor.

Senaryo da yazıyorsunuz. Senaryo, edebiyat alanı olmadığını bilmemize rağmen hikaye anlatmakla ilişkili. Romanın mı senaryoyu yoksa senaryonun mu romanı beslediğinin bir önemi yok elbette ama kur- gu, süreçleri birbirlerinden ayırıyor. Romanlarınız sinematografik ögeler barındırması dolayısı ile başlarken birbirlerine dönüşebilme riski barındırabilir. Bu sizin için nasıl dönüşüyor? Tayfun Pirselimoğlu: Bu biraz da hesap işi. Bunu sinemada da bir kaç şapka giymemle ilgili olarak söylüyorum. Senaryo yazarken -ben kendi işlerimim ya- pımcılığını da yapıyorum- çeşitli halleri ve ihtimalleri hesaplamak gerekiyor. Yapımcı olarak senaryoyu siz yazıyorsanız ekonomisini de düşünüyorsunuz. Helikopter uçurmamanız gerekiyor. Bu işin uygulama ile ilgili tarafı. Hep tartışılagelen senaryo-edebiyat bağlamında düşüncem şöyle: Edebiyat, roman hakikat tasavvurunu okuyucuya bırakıyor. Diğer taraftan sinemadaki hakikati siz seyirciye empoze ediyorsunuz. Bunun iyi olması içinde bir takım numaralar yapmanız gerekiyor. Bunu yaratıcının elinde çeşitli aletleri silahları var anlamında söylüyorum. Dolayısıyla senaryonun izleyici ile kurduğu daha hesaplı bir ilişki. Edebiyat çok geniş bir alan ve karşılıklı dans ediyorsun. Sinemada ise seyircinin hangi adım atacağını siz belirgin olarak vermeye çalışıyorsunuz. Sonuçta senaryo edebi bir metin olmamasına rağmen edebiyatla birbirlerine dokunduğu yerler var. Tabii bunu iyi senaryolar için söylüyorum. Kirkor Sahakoğlu: Farklı alanlarda üretmem ile alakalı olarak benzer yaklaşımlar benim karşıma da çıkıyor. Halbuki kendimi bildim bileli daima farklı disiplinlerle uğraşıyorum. Beş yaşından bu yana kilise korosunda tenor olarak bulunduğum bu nokta beni profesyonel bir ses de yapabilirdi. Yine çok erken yaşlarda başlayan resim tutkum hiç azalmadı, aksine çoğalarak devam etti. 80’lerden itibaren tasarım ve reklam disiplinlerini yoğun olarak yaşadığım yıllar boyunca resim hep vazgeçilmezim oldu fakat öne çıkarmadım. Bunun yerine üretimlerimi biriktirdim. Tıpkı Postacı filmindeki Mario Ruoppolo’nun söylediği gibi: “Şiir, onu yazana değil; ihtiyacı olana aittir...” Şimdi de aynısını yapıyorum. Belki de o resimler sayesinde daha farklı veya yaratıcı işler yaptım. Hiç bağıran, çağıran reklamlar yaptığımı hatırlamıyorum. Fotoğraf hep çektim, hiç ara vermedim. Birçok işte benim çektiğim fotoğrafları kullanmamıza rağmen, belki de birlikte çalıştığım fotoğraf sanatçılarına saygı gereği, bu yönümü öne çıkarmadım. 1983 yılında çok kısa bir dönem için okul paramın kalan yüklüce taksitini ödemek için kendimi Beyrut’ta savaşın içinde bir savaş fotoğrafçısı olarak bulduğumda sadece işimi yaptım, hatta galiba iyi de yaptım ve Milano’ya geri döndüm. Fakat bu beni savaş fotoğrafçısı da yapmadı. Sırası gelmişken orada da molalarda resim yapıyordum nasıl ki hayat boyu ben bana kaldığım zamanlarda da yaptığım gibi. Resim, fotoğraf, müzik... hepsi beni ben yapan elementler olarak oturdu alt benliğime. Her gün kendime meydan okudum. Sonuçta en önemli şey üretmek. Üretmeyen insan korkutur beni.


Solda: Kirkor Sahakoğlu, Ütopya 2 Thalassa (Deniz), 2016, Tuval üzerine Hint su boyası, Akrilik ve altın varak, 62 x 85.5 cm

Sağda:Tayfun Pirselimoğlu, Yol Kenarı, Film Afişi, 2017


Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer, kitle kültürünün özerk sanatın gölgesi olduğuna vurgu yaparlar. Siz kitle iletişim araçlarından biri olan sinemanın içindesiniz. Özerk alanların nerdeyse hiç kalmadığı günümüzde nasıl bir sanattan bahsedebiliriz? Tayfun Pirselimoğlu: Adorno’nun bir lafı daha var: “Gerçek sanatın acı çektiren bir şeydir.” Dolayısıyla artık acı çekmek istemiyoruz. Acı çekmemizi gerektirecek durumları da yok sayıyoruz. Bunun post-modern ahlakla ilişkisi var. Utanmayı unuttu bence insanlık. Bunun sanattaki karşılığı kolay üretim ve bu üretimin kolay rağbet görmesi. Her iki taraf için de ödenmesi gereken bir bedel olmadığından iş kolayca çözüme kavuşabiliyor. Çünkü karşıdakinin de talep ettiği farklı bir şey değil. Bu utanmazlık hali beraberinde çok büyük bir cüreti getiriyor ve bu da hayatın her tarafını kaplayan bir şeye dönüşüyor. Sinema ile ilgili talepkâr ve o ölçüde de cüretkâr olan yeni bir seyirci, yeni bir kritik oluştu. Bu da abuk sabuk, sığ eleştirilerin ve görüşlerin dolaştığı bir ortam yarattı. Sözünü ettiğimiz dinamiklerin etkisiyle yeni bir ahlak gelişiyor kaçınılmaz bir şekilde. O yüzden Adorno’nun ya da Benjamin’in bugün yaşasalardı neler yazacaklarını çok merak ediyorum. Çünkü bu kısa zaman içerisinde çok hızlı olan bir değişiklik. Hatta çok yakın bir gelece te mesela sinemada makinist olmayacak. Birisi Hollywood’dan düğmeye basacak, film satalitlerden direkt sinemaya ulaşacak. Dolayısıyla film takılırsa küfredeceğiniz bir makinist olmayacak! Artık bu görsel saldırganlık her yerde. Bunun toplumsal bir demansa yol açtığını düşünenleri haklı buluyorum. Her yerden bize sürekli olarak sesler geliyor, görüntüler akıyor; kaçamıyoruz bundan. Benim kendi alanım adına söyleyeyim; sinema bunun acımasız şekilde uygulandığı alanlardan bir tanesi. Saldırgan ve fütursuz. Büyük festivaller dahil "sanat sinemasının" buralarda yer bulabilme şansı giderek azalıyor. Kötü bir gidişi işaret etmek istiyorum sadece. Edebiyat da öyle. Kirkor Sahakoğlu: Bellek de çok önemli. Her şeyin unutulduğu bir sistem var. Duyduğumuz bir haberi on dakika sonra unutabiliyoruz. Yani çok büyük tepki oluşturacak bir haber ertesi gün yerini popülist bir haber ile değiştirebiliyor. Jean Baudrillard’ın meşhur mottosunu hatırlarsak: “Birey, televizyonda Sudan iç savaşını herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkta izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan’daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren 'simülasyon evreni'dir. Her şey görüntüden ibaret ve cansızdır.” Tam bu noktada yüzleşmek çok önemli. Tütün Deposu’ndaki EKSİK sergisinin yüzleşmek ve unutmamak ile ilişkisi vardı. 1915 yılının 100. yılında yapılmış bir sergiydi. Osman Kavala ve Asena Günal ile sergiyi oluşturduğumuzda 39 adet resim ve bir adet video vardı. Sergiye iki kadın geldi. Gezerken ağlamaya başladılar ve bana sordular: “Bu resimleri kim yaptı?” “Ben yaptım,” dedim. Sonra “Biz Dersimliyiz,” dediler. O resimlerdeki acıyı o kadar iyi anlamışlardı ve o kadar doğru ifade ettiler ki beni de ağlattılar. Çok az insan anlıyor. Kimisi de tam tersini anlıyor. Aynısı Ütopya sergimde oldu. Öyle insanlar öyle sözler söylediler ki... Benim okulumdan bir kız geldi. Küçücük bir kızdı. Bir resmi anlattı, elim ayağım birbirine karıştı. “Benim beynimi mi okuyorsun sen?” dedim. Bütün bunlar bana ümit veriyor. Biz neyin sanatını yapıyoruz. Evet içinden çıkılmaz bir yere getirdiğimiz bir yüzyılın distopyalaştırılmasını yansıtıyoruz aslında. Kısacası, eski dönemlerde insanlar daha fazla aynaya bakıyordu. Ama şimdi sadece monitörlere bakıyorlar. Yani kendileriyle yüzleşmiyorlar. Bir muhasebeye girmiyor, bir hesap vermiyorlar. Bir kere herkes kendine bir hesap vermeli.

Tayfun Pirselimoğlu & Kirkor Sahakoğlu, Fotoğraf: Elif Kahveci

Üretimleriniz uzun bir süreç. Bir yapıt üretilirken bütün disiplinlerde çok hızlı bir üretim var. Çağımız distopyalar çağı olarak adlandırılıyor. Korkunun, felaketlerin olduğu bir çağ. Hep birlikte kurtuluşu gerçekleştirmekten ziyade, herkes kendi geleceğini kurmaya çalışıyor. Sizin Şehrin Kuleleri adlı kitabınız dışında diğer kitaplarınız da Hiçbir Yerde filminde ve en son Yol Kenarı filminiz distopya ile alakalı. Kirkor da Galata Rum okulunda gerçekleştirdiği Ütopya adlı sergisinde distopyaya vurgu yapıyordu. İkinizin de dokunduğu bu meselelerde gelecek tasavvuru nerede duruyor? Tayfun Pirselimoğlu: Süratin, hızın getirdiği karmaşa bence her şeye sirayet ediyor. Sanatın bundan payına düşen çok şey var. Bütün bu süratin içinde kendinize ait bir odanın içine kapanmanız çok güç. Kendinize ait bir sinemayı yapmak, karşılığını bulmak çok güç. Dolayısı ile bu sürat içinde yuvarlanırken nereye gittiğimizi bilememek de söz konusu. Ben bu yüzden kıyamete takmış durumdayım. Yol Kenarı filmi bunun ile ilgili. Bir sona geldiğimize inanıyorum ben. Bundan daha kötü ne olabilir diye sorduğunuz sorunun cevabını katmerli bir şekilde hemen alıyorsunuz. Bu artık bana bir yere gidişin işareti olarak geliyor. Bu bir son. Bu “son” meselesi ile alakalı bir takıntım var. Bir “şeye” ad koyamadığımız bir zaman bu. “Şu nedir”i tanımlayamıyorsunuz tam olarak. Belki postmodernizm denen de budur belki de. Bir şeyi tam olarak tanımlayamıyorsunuz. Tanımladığınız her şeyin başka bir karşılığı ortaya çıkıyor. Bizim söylediğimiz distopyayı yaşamak ile ilgili. Bu romantizm zırvalaması değil, sahiden çok tehlikeli bir zamanda yaşıyoruz ve ben bu tehlikeli sürecin bir kıyamet olduğu söylüyorum. O yüzden son filmim Yol Kenarı’nda Decal ve Mehdi geliyor bir kasabaya. Decal’ın kim olduğu belli ama Mehdi’nin kim olduğu belli değil. Bunu bizzat birebir yaşadığımızı düşünüyorum ve bunun bir ayrı zaman olduğunu söylüyorum. Bir hayata başlıyoruz ve bir çember çiziyoruz. Buraya geldiğimizde tekrar başlıyoruz. Bu determinist bir şey gibi görünüyor ama bence çok diyalektik. Çünkü buraya geldiğimiz zaman tekrar yeni birisi olarak başlıyoruz. Bu sonsuz bir devinim. Nietzsche böyle şeylerden söz ediyor. Ben bir sona geldiğimizi ve bu sonun da bir başlangıcın işareti olduğunu düşünüyorum. Dolayısı ile bu kaotik haller sona erecek. Hiç kuşku yok. Ve yeni bir şeye başlayacağız. Kirkor Şahakoğlu: Peki nasıl devam edeceğiz veya sürdüreceğiz bu yolculuğu? Bir gecede bir sona ulaşamayacağımıza göre... Ben kendi adıma gelgitler yaşıyorum, bazen geçmişe gidip kopya çekiyorum. Yánnis Rítsos’un “Başka bir yurdum yok, bedeninde yaşıyorum” özdeyişi ile avutuyorum kendimi dar alan sıkışmalarımdan. Bu dönemeci aşarken hepimiz hastalanıyoruz. Gerçeğin hiçbir zaman göründüğü gibi olmamasının bilinciyle... Aslında ne görmek istiyorsak onu şekillendiriyoruz. Ben buna “algılanan gerçek” diyorum. Olmayan bir yerin, bir şeyin hayalini kuruyoruz ki buna da “ütopya” diyoruz. Belki de Platon da, Thomas More da veya Tomasso Campanella da bizim gibi açmazlara düşmüştü. Sonuçta bu bir şeyin iflas etmesi ile ilgili bir şey. Eskiden gettolar başka türlüydü şimdi ise çok farklı. Adorno’un o dediği “Hakikatin yalan, yalanın da hakikat olduğu gibi göründüğü bir dönemeçteyiz.’’

Eksik ve Ütopya. Sergilerinin isimleri çok anlamlı. Fırçanı da bir eylem, bir direnişçi gibi kullanıyorsun. Eksik olanı, fırçan ile yaptığın hareket ile çoğaltman eksikliği ifade edemeyeceğini bilmen ile ilişkisi var. Bu rağmen bir gerçekliği yansıtma adına umutsuz da değil. Ütopya sergisi de tam da bu noktada anlamlı. Kirkor Şahakoğlu: Bu iki serginin de zamanlamaları birbiri ile sıralı zamanlamalarda. Biri daha öne geçmiş olsa da ikisi birlikte yürümüş. Eksik ile ilgili karar 1981 yılında alınmış. Bellek ile alakası var. Bir yasın layıkıyla yaşanamamasının eksikliği ile alakası var. Bu acı ile yaşamak kolay iş değil çünkü bu bir “ruh acısı.” Bu gerçek bir acının resmetme biçimlemeleriydi. Bu bir yüzleşmeydi. Bu bir sorumluluktu. Ütopya ise 1983 yılında başlayıp o adaları ve oradaki halkı keşfetme ile bağlantısı vardı. Daha o zaman başlamıştı Yunanistan adalarındaki dağ köylerinde bizim özlediğimiz insanlar ile buluşmalar. Tabii ki Azra Erhat ve Server Tanilli Hocaların anlattıklarını, gördüklerin ile özleştirdiğin zaman, suyun öteki yanı bu içimizdeki diğerini yakalama konusunda belirginleşiyor. Ben burada Gabriel García Márquez’in anlattığı Tahiti’deki bir köyü anlatmadım. Lodos olmadığında, sis olmadığında görebildiğin hatta delikanlı çağımda bir iki kere çılgınlık yapıp yüzmeye kalktığım yerlerden bahsettiğimde bunun şöyle bir anlamı oluyor. Karşı komşu. Biz distopyaların içinde ütopya arıyoruz ama o kadar bizim içimizde ki, biz onu kirletiyoruz. Çok da uzakta aramana gerek yok. Ütopyanın temel kavramı heterotopya üzerine kuruluydu. Nasıl bu yaşamları içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. Dünyayı çıkılmaz hale getirirken bir toplum veya birey, diğer toplum veya birey üzerinde hegomanya kurması için onun üzerinde saldırganlaşabiliyor. Bütün bunlar bir distopya yaratıyor ve sona geliyor. Bu eksiğin içinde ümit var mı? O serginin içinde kimine göre ümit yoktu, kimine göre vardı. Ama ben her resmin içine ümit koymuştum. Bazı insanlar yakaladı bazı insanlar yakalayamadı. Sergideki videoda bile görece bir ümit vardı. Tayfun Pirselimoğlu: Ütopya eksik olan tarafımızı bulma umududur dolayısı ile bu eylem hali bu eksiği işaret etmek için gösterdiğin çabanın bir tezahürü değil mi? Ben senin yaptığın işi tanımlanması adına söylüyorum; aslında sen kendi eksiğini tamamlamak için çırpınıyorsun Kirkor Şahakoğlu: Ütopya eksiğini tamamlama duygusudur. Olmayan yer evet, çünkü buradan bir eksikten bahsederken burada o çocukluğuna gidip orada karşı okuldaki şimdi burada olmayan Mihalleri, Tanaşları aklıma getiriyorum, onlar yine yok şimdi hayatımda. Eksik ise onlar da gene eksik. Hüseyin diye bir arkadaş gelmişti röportaj için sanatatak’tan o da böyle yorumlamıştı. Bir eksikten başka türlü bir eksiğe gittiğimizde her insan geçmişindeki bir takım eksikleri ütopik hale getiriyor. Ben geçmişimi de özlüyorum. Muhtemelen en yaşanılası dünya belki de benim babamın yaşadığı dünya. Belki de ben ortaçağda yaşamalıydım. “Fakat bir sudan bir kez geçiliyor.” Sonuç bizde olmayan şeylerin hayalini kurma biçimlerinden bahsediyoruz ya da yitirdiklerimizden. Peki nasıl mı devam ediyorum veya kandırıyorum kendimi? “Ne zaman bir ruh üşümesine tutulsam, fikrim karşı kıyılara göç eder. Kendimi tekrar bulup çıkarıp, geri dönerim.” Yarattığım bu ütopyada başka bireyleri beslemeye, insanlarla paylaşmaya, denize, Zorba’ya, nedensiz güvenmeye, toleransla pişmanlık duymamaya, sevgiye, Yannis Ritsos’a, Azra Erhat’a, Heredot’a sıkça rastlıyorum. Tayfun Pirselimoğlu: İnsan oğlu hayatın gidişatının lineer olduğunu düşünür. Mekanik bir çaba içinde hep ileriye doğru gidiyoruz duygusu içindedir. Ütopyadan girecek olursak hep ilerde bir ‘şey’ var. O bir ‘şeye’ ulaşmak istiyoruz.