Adorno’nun Kozmic Blues’u

Janis Joplin ile Theodor Adorno’nun üretimleri, düşünceleri ve şahit oldukları dönemin şartları üzerinden gerçekleşmesi mümkünler dahilindeki kozmik dostluklarını araştırıyoruz


Yazı: Oğulcan Yiğit Özdemir


Theodor Adorno ve Janis Joplin


Janis Joplin ve/ya müziğiyle Theodor Adorno’nun muhayyel bir karşılaşması, nasıl olurdu diye düşünüyorum. Elbette bu iki zıt mizacın birbirine sürtünmesi, tartışması yahut kırgın ayrıldığı bir sahne değil aklımdaki, daha ziyade, mümkünler dâhilindeki bir dostluğun araştırılması.


Acaba Joplin, Adorno’nun "kozmik hüznüne" bir merhem olabilir miydi, eğer ki kulak verseydi, ya da çoktan vermiş miydi? Aristo’nun Magna Moralia’sının karşısına Minima Moralia’nın dikiliverdiği gibi Joplin’in “arkadaşların sırtını dönmüşlüğünden” ve “devam etmek gerektiğinden” dem vuran Kozmic Blues’u yüksek avangardın ikinci savaş buhranı ve endişesini yatıştırabilir miydi?


Popüler her “kültür” zerresine şüpheyle yaklaşan Adorno nezdinde, hani Goebbels tarafından lanetli, “Yahudi” ilan edilen bu sözcüğün kederini yatıştırmak, yükünü bölüşmek mümkün müydü?


“Şafak söküyor nihayetinde, yirmi beş yıl tek bir gün içinde”


Ölümüne enikonu bir sene var Joplin’in bu dizeleri şarkıya döktükten sonra, Adorno ise parça yayımlandıktan iki ay sonra İsviçre’de bir kalp krizinden vefat edecek. Dolayısıyla gerçekleşmesi ancak kozmik olabilecek bir buluşmadan bahsettiğimizi unutmamak kaydını düşmek gerekiyor. Kim bilir, belki İsviçre’ye gitmeden önce bindiği bir taksinin radyosundan kulağına çalınmıştır parça, büyük ihtimalle ise haberi dahi yoktur.


Ancak Agamben’in ifade ettiği gibi “bu sebeple yüce bilgi çok geç gelen, iş işten geçtikten sonra gelen bilgidir derler”¹, yani artık bir önemi kalmadıktan, şarkıda da geçtiği haliyle “bir farkı kalmadıktan” sonra.


Öyleyse 1968’de öğrenci ayaklanmalarındaki cıvıltıya kendini kaptırmamış, yaşını almış bir alkolikle erken göçen bir romantiğin yollarını kesiştirme işi, Joplin’in kariyerindeki kısalık da hesaba katıldığında 1968 ile 1969 arasındaki hepi topu bir yıllık bir dünyevi zamanı kapsıyor.

Başlayanlar ve sürdürenler; dolayısıyla bu tersinden bir soruyu da içeriyor. Leonard Cohen’in Kurt Cobain’in intiharından sonra verdiği bir röportajda “genç adamla konuşabilmek isterdim”² demesinde olduğu gibi, bir genç yaban Adorno’nun blues’undan ne öğrenebilir?


Görkemli hayallerin kırıklarını cam misali yüreğinde yuvarlaya yuvarlaya ömrü tüketmiş bir kuşak, kozmik mutluluğun köşesinden hızla viraj alan birine ne fısıldardı?



“Cevabı bekleme, tatlım. Çünkü yaş aldıkça gelmez”


Elbette kültür endüstrisi için tesadüf olsa da hata yoktur. Şöyle ünlüyor Adorno meşhur metninde:


“Eğer ki ‘Tin Pan Alley’in seri üretilmiş müziğini mimariyle karşılaştırmak istiyorsak, o yeni ve temiz baraka dizilerini değil ancak Old ve New England’ın büyük bir kısmını dolduran müstakil aile evlerini düşünmeliyiz: Yeri tutulamaz bir biçimde nev-i şahsına münhasır olma, kendi başına bir villa olma iddiasını bile standardize eden standartlıkta seri ürünler.”³


Öyle ki, insan bireyselliği, özgünlüğü, mizacının gerçek ve samimi ifadesi olabilecek her şey zaten esir alınmıştır. Caz müziğin tüketim kültürüyle bu nebze entegre olduğu 1930’ları düşünerek yazan Adorno için bu anlamıyla kültür çağdaş toplumlarda gitgide iki “kutba” ayrılır, “avangard ve kültür endüstrisi”.⁴


Peki rockerların bu eleştirileri duymadığı yahut da farkında olmadığını söylemek yerinde olur mu? Frank Zappa’nın ifadesiyle 60’lar gerçekten de popüler kültürde avangardın yer bulabildiği istisnai bir dönem idiyse, buna cevabımızın olumsuz olmaması gerekir. Rock müziği yalnızca belli standartlar ve kalıplardan oluştuğu, plak şirketlerinde seri olarak basıldığı için kültür endüstrisi olarak tanımlamak kulağa pek de doğru gelmiyor.


Öte yandan benzersiz bir bireyselliğin ifadesi olma lüksünü, birlikte oynama ve eğlenme hazzıyla takas etmekte burjuva kültürünün Adorno tarafından da kredi verilen bir zamanlar sahip olduğu “mutluluk vaadi”nden bir parça taşımadığını söylemek de, bir o kadar haksızlık olurdu. Kısacası, ne rock müziği sanıldığı kadar seri üretimdi -yalnızca çoğu zaman fazlaca halk müziği ve blues müziğinin standartlarına yaslanıyordu- ne de Adorno’nun kafasında canlandırdığı avangard öylesi büyük ve önemli bir tekillik ifadesiydi.


Kısacası, özneyi ararken, onu bir zamanlar koyduğumuz yerde bulamayabileceğimize dair bir bilinç ve duygu yüküydü kozmik blues. Bu anlamıyla bu duygunun Joplin ve Adorno nezdinde paylaşıldığını söyleyebiliriz.


“Hayatını yaşayacaksın ve elbet bir gün ağlayacaksın”


O halde bir çapağı, tarihin hızlı ve kör akışına baktığımızda gözümüzde kalan kıymığı da hesaba katmak gerek: Holokost. Öyleyse, sözü Agamben’in ağzından alır da bu olayın “tek şahidinin sağ kalamayanlar” olduğunu düşündüğümüzde, Adorno’nun sağ kalanlara özgü iç sızısı belki bir parmak daha duyulur, oluyor. Keza, unutmak istememesini de bir parça olsun anlayabiliriz.


Şöyle yazıyor felsefe tarihçisi Peter E. Gordon:


“Sağ kaldığı gerçeğinin karşısında daimi bir suçluluk duygusuna mahkûm oluşunu “beni kovan şiddet” diye izah ediyordu. Kitabın altbaşlığı Sakatlanmış Yaşamdan Düşünceler, bu iyileşmeyen yaranın kaydı, kişisel deneyim hakkında yazmanın bile “sözü edilemeyecek kolektif olaylar” ile suç ortaklığını düşündüren acı bir itiraftı.”⁵


Dolayısıyla, gırtlağımız düğümlenmeden sözcükleri dilimizin üzerine itemeyeceğimiz bir viraneden, bir tarihsel yenilgi ve yıkıma gözlerini dikmiş birinin çapağından bahsediyorum. Öte yandan, işte bu viraneden sağ çıkmışların soy kütüğüne bağlanan bir boomer bize şarkılar söylüyor.


“Balım hareket halindeki şeylere tutunmasan? Sırtını döndüğünde kaybolurlar”


Joplin’in kaydı takribi bu cümlelerle sona eriyor “tutunmak istediğinde/orada olmazlar”. Kim onlar? Çağın kayıp belleği, “kırık omurgası” ile bizi dik durmaktan alıkoyan ne varsa. Zamana ışık hızıyla uzaklaşan kimliğini, kişiliğini coşkuyla vermek: sanıyorum Joplin’in soyunduğu şey buydu.

Dünya savaşından çıkan ailelerin kadük ve mevsimsiz kasvetini aktaran Salinger’ın Çavdar Tarlasında Çocuklar’da bahsettiği gibi “insanlar hep yanlış sebepten ötürü alkışlar”, kimisi de bu şekilde boğar: Joplin’in başına gelen de belki de buydu.


Keşke Adorno onunla konuşabilseydi. Belki endüstrinin içine sığmayan dehşetini bir parça olsun paylaşabilirdi.


 

¹: Sf. 15, Çıplaklıklar, Giorgio Agamben, Alef Yayınevi, 2017

²: Neva Chonin, Rolling Stone, Aralık 1997

³: Sf.78-79, Theodor Adorno, The Culture Industry, Routledge Classics, 1991, (çeviri yazara aittir).

⁴: Sf. 74-75, Theodor Adorno, The Culture Industry, Routledge Classics, 1991.

⁵: Adorno’nun sakatlanmış yaşamı, Peter E. Gordon, New Statesman, çeviri: Bartu Şanlı, vesaire.org