2025’e bakış
- Unlimited

- 1 gün önce
- 19 dakikada okunur
Kültür-sanat alanının farklı aktörleriyle 2025’i geriye dönüp değerlendiriyor; yılın tartışmalarını, öne çıkan üretimleri ve bugünün sanat ortamında eksik kalanları kolektif bir bakışla ele alıyoruz

Ceylân Önalp

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025’te en çok “yavaşlama” ve buna eşlik eden samimiyet arayışının konuşulduğunu düşünüyorum. Büyük anlatılar yerine küçük, kişisel ve kırılgan olanın değer gördüğü bir yıldı.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Beni en çok etkileyen işler, izleyiciyi yönlendirmek yerine onunla yan yana duran, boşluk bırakmayı bilen sergiler oldu. Özellikle mekânla sessiz bir ilişki kuran üretimler hafızamda kaldı. Bu açıdan Zeyrek Çinili Hamam’daki sergilerin her projede kendini bir adım ileriye taşıdığını düşünüyorum.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Evet; pratiğinde malzemeyle düşünen, hikâyeyi ise bir fısıltı halinde kuran genç sanatçılar dikkatimi çekti. Özellikle Aralık sonunda Nelumbo Studios’da gördüğüm genç sanatçı Çağrı Dizdar’ın Araf sergisi, hem kurgusu hem de işleriyle gerçekten etkileyiciydi.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Sanat ortamında acelecilik ve sürekli görünür olma baskısı hâlâ çok güçlü. Biraz daha düşünmeye, beklemeye ve üretimin kendisine alan açılmasına ihtiyaç var. Aksi takdirde sanat da, diğer pek çok üretim gibi, düşünmeye fırsat kalmadan hızla tüketilen bir şeye dönüşüyor.
Deniz Kırkalı

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
Tam olarak kavram ya da tartışma değil ama uluslararası güncel sanat alanında genel bir nostaljik özlem, tanıdık olana ilgi ve geçmişe dönüş hissiyatının yaygın olduğunu düşünüyorum. Bununla ilgili Dean Kissick’in geçen senenin sonunda yazdığı ilginç tespitlerle dolu harika bir yazısı da var.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Whitechapel Gallery’deki Candice Lin sergisi bu sene en çok etkilendiğim yerleştirmelerden biriydi. Türkiye’de ise Nilbar Güreş’in Arter’deki kişisel sergisini ve Sevil Tunaboylu’nun 16. Sharjah Bienali ve 18. İstanbul Bienali’nde gösterilen yerleştirmesini çok sevdim.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Yine 18. İstanbul Bienali’nde işlerini ilk kez gördüğüm Valentin Noujaim diyebilirim. Aralık ayında da Londra’da Nicoletti Gallery’de La Défense trilojisinin diğer iki videosunu ve Demons to Diamonds isimli bir video yerleştirmesini görme fırsatım oldu. Bu sene keşfettiğim ve işlerini yakından takip edeceğim bir sanatçı.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Türkiye’deki rekabetçi ve oldukça kısıtlı fon ve kaynak probleminin dışında daha küresel boyutta ve özellikle mega ölçekli sergilerde kimlik politikaları üzerinden göstermelik sanatçı tercihlerini artık geride bırakmayı umuyorum. Sanatçıların nerede doğduğu veya neyi temsil ettikleri kıstaslarının ötesinde gerçek anlamda eleştirel, risk alan ve deneysel anlatıları daha çok göreceğimiz sergiler görmek istiyorum.
Ebru Nalan Sülün

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
Geride bıraktığımız yıl içerisinde bana göre en önemli ve en çok tartışma alanı oluşturan konu “arşivlerin geleceği” ve “kolektif bilincin gücü ve önemi” idi. Kolektif bilincin gücünün nasıl artırılabileceği, bunun gerekliliği ve birlikte düşünmenin yolları pek çok oturumda yıl süresince en çok tartışılan konu başlığı oldu. Bu farkındalığın öne çıkması elbette umut verici. Aynı paralellikte geleceğe daha güçlü, güvenle bakabilmenin en önemli yolunun “arşiv” leri korumak ve geleceğe aktarabilmeyi başarmak olduğu gerçeği de izlediğim kadarıyla daha fazla gündeme geldi. Bana göre de tartışılması gereken en önemli sorunsallar olduğunu düşündüğüm bu tartışma alanlarının 2026’da da gündemde kalmasını diliyorum. Gündemde kalabilmesi çözüm yollarının daha fazla düşünülmesini de beraberinde getirecektir.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
İlki, Salt Beyoğlu’ndaki 90'lardan Beri Halı'dayız (19 Eylül 2025 - 1 Mart 2026) sergisi, ikincisi ise İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde Emre Zeytinoğlu, Can Aytekin ve E.Osman Erden küratörlüğünde gerçekleşen Akademi Zamanı 1948-1982 ( Eylül 2025- Mart 2026) sergisi, bunlara ek olarak bir de ekim ayı boyunca Kasa Galeri ve Karaköy Olimpiyat Restoran'da gerçekleşen Atış Serbest 7: Mâlumat/Müdavim sergisini söyleyebilirim.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Evet, geç keşfettiğim için üzgünüm ya da sanat üretiminin henüz başında iken ne mutlu ki keşfettim diyebileceğim sanatçılar oldu: Elif Uras, Fatih Alkan, Ecem Dilan Köse, Mavi Melike Çatkın, İlayda Çorlu, Sümeyye Bıyıklı, Merve Kafa, Doğa Topçu.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Bağımsız sanat alanlarının kültür-sanat girişimcileri tarafından arttırılması gerekmekte. Bağımsız sanatçıların kendilerine alan yaratma sorunu günümüzde daha fazla konuşulmalı ve bu soruna dair çözüm üretilmeli. Popüler olmayan, merkezden uzakta kalan (İstanbul içi-dışı) bağımsız sanatçıların ve bağımsız alanların daha fazla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizde neredeyse her kentte bir Güzel Sanatlar Akademisi var. Bu akademilerden mezun olan genç sanatçıların, uzun yıllar bağımsız kalmayı tercih eden ya da seçen sanatçıların üretimlerini görünür kılabileceği, sergilerle sunabileceği -sanat galerileri dışında yapılandırılmış- daha fazla sanat alanına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle kültür-sanat girişimcileri ve koleksiyonerlerin yatırımlarını bu ihtiyaca göre şekillendirmelerini ümit ediyorum.
Eda Yiğit

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025, kültür-sanat alanında hak ihlalleri, eşitsizlikler ve dayanışma pratikleri etrafında şekillenen kritik bir yıl oldu. 19 Mart’ta seçme ve seçilme hakkı ile ifade özgürlüğüne yönelik ihlallerle başlayan süreç, hukuksuzluğa karşı bir tepkinin ötesine geçerek geçim ve gelecek kaygılarını da içeren geniş bir toplumsal mücadeleye dönüştü. Bu dönemde kültür-sanat kurumlarının tepkisel ifadeleri ya da tepkisizlikleri yoğun biçimde tartışılırken, bağımsız alanda politik bir dil kurma, sanatın sermayeyle ve kent suçlarıyla ilişkisini görünür kılma ve dayanışma pratikleri öne çıktı. 19 Mart sürecinin son halkasında ise Vakıflar Kanunu’nda yapılan değişikle, İBB tarafından kamusal kullanıma açılmış kültür mekanlarının yönetiminin merkezi idareye devredilmesi büyük bir kayıp oldu. Sosyal medyada cinsel taciz, şiddet ve ayrımcılık içeren anlatıların failleriyle birlikte ifşa edilmesi, sanat alanında önemli bir kırılma yarattı. Fotoğrafçılardan sanat yazarlarına, sanatçılardan edebiyatçılara, müzisyenlerden tiyatroculara, mimarlardan oyunculara farklı meslek gruplarından çok sayıda ismi kapsayan bu ifşalar aracılığıyla alandaki eşitsizlik ve şiddet daha görünür ve konuşulur hale geldi, bu da dönüştürücü bir süreci beraberinde getirdi. Kadın+ların güvenli alanlar ve ortak dil inşa etme mücadelesi sürerken, kültür-sanat kurumlarına yönelik toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda somut politikalar üretmeleri yönündeki talepler de güçlendi. Tüm bunlara ek olarak, Haydarpaşa ve Sirkeci garlarının, toplumsal bellek ve kamusal ulaşım taleplerine rağmen kültür ve sanat odağında araçsallaştırılarak dönüştürülmesine yönelik eleştiriler önemliydi. Özetle, 2025’e damga vuran tartışmaların başında adalet, eşitlik talebi ve hak mücadelesi geliyor.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Bu yıl beni etkileyen sergiler arasında, Maçka Sanat Galerisi’nde Güneş Çınar’ın Diken Üzerinde Egzersizler sergisi, küratörlüğünü Deniz Özgültekin’in yürüttüğü, Delal Eken’in İMÇ 5533’te ilk kişisel sergisi Hüzme ve Barın Han’da küratörlüğünü Burak Topçakıl’ın üstlendiği Can Ünlü’nün CONCANCİN sergisi yer alıyor. Pera Müzesi’ndeki Marcel Dzama’nın Ay Işığıyla Dans sergisi, Tütün Deposu ve SALT’ta Gülçin Aksoy’un çalışmalarını bir araya getiren sergiler, Yapı Kredi Galeri’de küratörlüğünü Didem Yazıcı, asistan küratörlüğünü Zehra Begüm Kışla'nın üstlendiği Fulya Çetin ve İlhan Sayın’ın Bir Arada sergisi; Gazze Bienali, Bursa Sanat Çalıştayı kapsamında gerçekleşen Kent, Mekân ve Hafıza sergisi, Arter’de küratörlüğünü Nilüfer Şaşmazer’in üstlendiği, Hera Büyüktaşcıyan’ın Hayalet Kuartet sergisi ile İMÇ’de düzenlenen dayanışma sergisi Dört Ayaklı Sergi de bu yılın anılmaya değer sergileri arasında. Son olarak bütünsel ve eleştirel bir bakışla değerlendirilmesi gereken İstanbul Bienali’nin pek çok işe ev sahipliği yaptığını da eklemeliyim.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Başak Çolak, Elif Öztaşçı, İkra Nur Doğrudil, Mavi Melike Çatkın ve Melek Yüksek Atik ilgimi çeken sanatçılar arasındaydı.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Bağımsız mekânların yokluğu, emekle örtüşmeyen değer sistemi, ekonomik kırılganlık, güvencesizlik ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kültür-sanat alanında can yakıcı konular arasında yer alıyor. Bu meseleler, elbette politik ve toplumsal bağlantılarıyla sistemik sorunun bir tezahürü. Bu sorunların çözümünü kurumlardan beklemek, artık gerçek dışı bir beklentiye dönüştü. Bu nedenle, dönüştürücü eylemin güzergahının sanatçılardan, kültür emekçilerinden, yaratıcı ve feminist yöntemlerle bir araya gelen topluluklardan geçtiğini düşünüyorum. Tüm bu kırılganlıklara rağmen, 2026’nın baskı ve şiddetten uzak bir soluk olmasını, yeni ifade biçimlerini ve beklenmedik dayanışma yollarını mümkün kılmasını diliyorum.
Fırat Arapoğlu

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025 için başat tartışma, bence, yapay zekânın sanat pratiğine etkisi oldu. Son yıllarda yükselen yapay zekâ sanatta yaratıcılık, etik olgular ve müelliflik konularındaki düşünceleri ortaya çıkarıyor. Genelde kurumlar dijital teknolojilerin kimlik, toplum ve bilgi sistemleri üzerindeki etkisine mesafeli yaklaşsa da birçok sanatçı yapay zekâyı üretim süreçlerine katarak onun sağladığı olasılıklar ve barındırdığı riskleri irdeliyor. Bazı kesimlerse yapay zekânın sanat üzerindeki etkisini mesafeli karşılıyor. Yapay zekâ sadece görsel sanatlarda etkili değil, onunla dublajlar yapılıyor, mini diziler üretiliyor. Böylece bu yıl yaşanan tartışmalar sanat dünyasında teknolojinin sınırlarının tartışıldığını da gösteriyor. Kısaca 2025’te sanat ve kültür sahnesini en çok işgal eden olgu yapay zekâ ekseninde gelişen yaratıcılık ve etik tartışmalar oldu. Bu aynı zamanda sanat sosyolojisinden estetiğe kadar uzanacak biçimde insan ve makinenin kültürel üretimdeki payını yeniden tanımlayacaktır.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
18. İstanbul Bienali diyebilirim. Christine Tohmé’nin çok katmanlı kavramsal çerçevesiyle kurgulanan bienal bilindik sergi formatını dönüştüren deneysel yapısıyla dikkatleri çekti. Kendini koruma ve gelecek olasılıkları temalarının ekseninde kırılganlık ve direnç, aksaklık ve zarafet arasındaki ilişkileri irdeleyerek sanatın toplumsal ve kültürel krizler karşısındaki dayanışmacı kapasitesine vurgu yaptı. Üç yıla yayılan bir programın ilk ayağı olarak sergi mekânlarını Beyoğlu-Karaköy hattındaki tarihi yapılarda konumlandırdı. Bienalin yürüyerek deneyimlenmesi kentsel dönüşüm ve kamusal bellek üzerine düşünmeye alan açtı. Bienal sanat ve kent sosyolojisini buluşturarak eleştirel bir mekânsal deneyim sundu ve genç kuşak izleyicilerle geniş bir kesimi tartışmalara kattı.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Keşfetme üzerinden değil de İsveçli sanatçı Åsa Jungnelius’un sergisi sanat ortamı için oldukça önemli. Türkiye’deki ilk kişisel sergisini açan Jungnelius, Toprak, Ateş, Su ve Havayla Yazılmış Bir Dize başlıklı sergisinde cam ve taş malzemelerin etkileşimi üzerinden insan ile madde arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Sanatçının cam ustalarıyla birlikte çalışarak ürettiği yapıtlarla izleyici varoluşsal bir deneyim yaşıyor. Malzemenin kültürel ve sembolik anlamlarını feminist perspektifle irdeleyen Jungnelius doğadaki unsurlarla kurduğu estetik iletişimle zanaat geleneğine ve güncel ekolojik tartışmalara göndermeler yapıyor. Sanatçının maddeyi düşünsel bir araç olarak konumlandırdığı üretim biçimi, kültürel üretimde beden, emek ve doğa ilişkisini yeniden değerlendirmeye olasılık tanımaktadır.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Eleştirel söylem ve kurumsal özerkliğin yetersizliği hâlâ en önemli problem. Bugün sanat eleştirisi sıklıkla piyasa ve kurum eksenli bir şekilde hareket ediyor ve sanat emekçileri kurumların gölgesinde kalıyor. Sanat eleştirisinin bağımsız, özgün ve cesurca yapılabildiği alanlarsa sınırlı. Bu sanatın içsel dinamiklerini toplumsal açıdan sorgulayacak bir eleştiri üretilmesini imkansız hale getiriyor. Eleştirel özerklik yoksa, sanatın toplumsal işlevi ve dönüşüm potansiyelini konuşmak çok zor. Kurumların sergilerde alternatif projelere ve genç ve deneysel sanatçılara yer vermemesi de ayrı bir sorun. Sanat ekosistemi için eleştirel bağımsızlık adına yapısal adımlar atılması ve yeni, farklı seslere yer açılması çok önemlidir. Ancak bu şekilde sanat ortamında özgür düşünce ve çoğulculuğun oluşturulması mümkün olabilir.
Hasan Cem Çal

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025’e damga vurmuş mudur bilemiyorum fakat robotik sanat diyebilirim, simbiyotik sanatın bir uzantısı ya da alt dalı olarak. İnsan-makine iş birliğinin melez çıktıların üretimine mahal verdiği, hâlen gelişim halinde ve güncel bir sanat boyutu. Performans, çizim, resim, heykel ve yerleştirme gibi zanaat ve sanatların iç içe geçtiği bir ihtisas alanı olarak da iş görüyor. Sougwen Chung’un bu bağlamda yaptığı çalışmaları ufuk açıcı buluyorum.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Julia Stoschek Foundation’da gezme ve görme imkânımın olduğu, Mark Leckey’nin Enter Thru Medieval Wounds adlı sergisi. Sergi Leckey’nin en olağan dışı video işlerini bir araya getiriyordu. Üç kata yayılan, mekânın tamamını kaplayan bir sergiydi. Bir tür kısmi retrospektifti.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Evet, tabii. Sophie von Hellermann. Kuntshalle Wien’deki Get Your Head Around It adlı sergisiyle tanıdım sanatçıyı. Sergi tek bir işten oluşuyordu: Altmış iki metrelik bir vitrin için boyanmış koca bir kanvas. Bir nevi genişletilmiş resim çalışması. 2025’in en mühim keşiflerindendi von Hellermann benim için.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Genç sanatçılar; genç sanatçıların görünürlüğü eksik.
Hıdır Eligüzel

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
İki konunun öne çıktığını düşünüyorum. Birincisi 19 Mart 2025 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin odağında olduğu yerel yönetimlere yapılan kayyum atamaları ve sanat dünyasının buna verdiği zaman zaman yüksek zaman zaman da etkisiz tepkiler. Sanat profesyonellerinin büyük bir kısmı bu belediyelerle iş birliklerini yürüttükleri için bu tepkiler önemli. Esasında kendilerinin de katkı verdikleri yerel yönetime yapılan merkezi idare müdahalesine karşı tavır alabilmeleri oldukça kıymetliydi. Sanat dünyasında duayen olarak tanıtılan isimlerin suskunluğu tepkilerin önemini artırıyor. İkinci önem verdiğim konuda ağustos ayında ortaya çıkan tacizlerin ifşasıydı. Elbette bu ifşaları yapanları cesaretlerinden dolayı kutlamak gerekir öncelikle. Çünkü sanat dünyasında elde ettikleri konumlarını (koleksiyoner, tacir, küratör, sanat yazarı, kıdemli sanatçı vb.) kişisel menfaatleri için kullananların ifşa olması sadece sanatın temizlenmesi için değil tekrarlarını günümüzden itibaren engellemek için kıymetli. Benim adıma bir dayanışma biçimi. Ancak ne yazık ki yine sanat dünyasındaki failleri aklamaya yönelik pek çok çaba yazılı ve görsel dünyada kendine yer buldu. Bu da sanat dünyası profesyonellerinin ikiyüzlü tutum bakımından toplumun ortalamasından uzak olmadığını gösteriyor. Elbette ifşaların ana odağı taciz olsa da asıl sanat camiasını ekonomik, toplumsal ve psikolojik olarak kirletenlerin ifşası bu dayanışmalardan güç alacaktır.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
İzninizle burada ikili yanıt vereyim. Benim yıl içinde etkileyen en önemli sergi Ateş Alpar'ın İhtimal ve İmkân sergisiydi. Serginin kıymeti, sanatçı olarak bireysel, toplumsal ayrıca da coğrafi olarak resmi çekerken güzellemelerden ziyade gerçekliği yorumlamasıdır. Sergide Mardin'in hediye paketine sarmalanarak gezilmesini değil, Mardin'in tarihsel seyrine bireysel gözlemlerin eklendiğini gördüm ve bu beceri beni mutlu etti. İkincisi de Evren Basravi'nin İstanbul Bienali kapsamında yayınladığı Hakikat Hasreti kitabıdır. İstanbul Bienali'nin ertelenmesinden itibaren gerçekleşenleri derleyen Basravi, sosyal medyadaki kusursuz sanat etkinliğinin ardındakileri yeniden anımsattı.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Labirent Sanat'ta gerçekleşen Doğal Paradokslar sergisinde Otoportre eseriyle yer alan Umut Reyhanlı benim açımdan yılın kazanımı oldu.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Sanat profesyonellerinin yaşamını devam ettirecek sağlıklı gelir rejimlerine ihtiyaç bulunuyor. Pek çok sanatçı henüz yarınını bilmeden üretime geçemiyor. Ayrıca da camiada hayatta kalan profesyonellerinin de etik tavırları konusunda özeleştiri vermesi gerekir. Kent suçu islenerek bir plazada sanat galerisi yönetmek, orada sergiler yapmak, eser sunmak ve küratörlük yapmak, sergi metinlerindeki şaşalı entelektüel metinlerin çok gerisinde kalan tutumları işaret ediyor. Benzer bir durum, kent suçuna neden olan mekânlarda ve insanlarla sanat bağlamında iş tutan tüm insanlar için söylenebilir.
İbrahim Cansızoğlu

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025 yılında kültür-sanat alanının dünya çapında en çok dikkat çeken olayı kuşkusuz Louvre Müzesi soygunu oldu. 2018 yılında müzenin ziyaretçi sayısı zirveye ulaşmış, 10 milyondan fazla kişi Louvre’a giriş yapmıştı. Pandemi döneminde bu sayı doğal olarak azalmış; geçtiğimiz yıllarda ise müze, ziyaretçi kaybını telafi etmeye başlamıştı. Louvre’un turistik bir cazibe merkezi oluşu, soygunun bu kadar kolay ve hızlı bir şekilde gerçekleşmesi olayın dünya basınında geniş yer bulmasına neden oldu ve çekici bir dedektiflik hikâyesine dönüşen soygun sonrası gelişmeler uzun süre gündemden düşmedi. Bir süredir Fransa’ya hâkim olan politik çalkantı da olayın sonuçlarına yönelik merakın dallanıp budaklanmasına yol açtı ancak tabii ki kültür-sanat alanını en çok ilgilendiren tartışmalar Avrupa’daki müzelerin güvenlik açıkları ve gitgide daralan bütçeleri üzerineydi.
Türkiye sanat çevreleri için aslında büyük önem arz eden ancak neredeyse hiç tartışıl(a)mayan en önemli gelişme ise 18. İstanbul Bienali küratörü Christine Tohmé’nin kişisel sebeplerden dolayı olduğu anons edilen görevden ayrılışı oldu. Bienali üç ayaklı bir yapı şeklinde tasavvur eden, bu haliyle duyuran, üç yıla yayılacak etkinliler serisinin ismini dahi bu kurguyu özetleyecek biçimde belirleyen kişi Tohmé’nin ta kendisiydi ve bu tercihin nedenini kavramsal çerçeve duyuru toplantısında sergiden çok araştırmayı önceleyen kendi küratöryel vizyonuyla açıklamıştı. 18. İstanbul Bienali’ni öncekiler gibi tek bir sergi olarak tasarlasa sanırım kimse buna itiraz etmezdi. İstanbul Bienali’nin yapısıyla ilgili sorunlar uzunca bir süre boyunca çokça tartışıldı ve bu tartışmaların İKSV tarafından dikkate alınarak somut adımlar atıldığını düşünenlerdenim. Tohmé’nin başlı başına sorunlu olan bu tavrının neredeyse hiç sorgulanmayışı ise oldukça ilginç.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Geçtiğimiz yıl beni en çok etkileyen sergi Didem Yazıcı küratörlüğünde Yapı Kredi Galeri’de gerçekleşen ve Fulya Çetin ile İlhan Sayın’ın eserlerini birlikte sunan Bir Arada sergi dizisinin ikincisiydi. Her iki sergideki işler de çok iyi yerleştirilmişlerdi. Fulya Çetin’in resmini uzun zamandır takip ediyorum. Sanatçının Gündüz Rüyaları ismini verdiği sergisinde çok sevdiğim eski çalışmalarını yenileriyle birlikte görmek güzeldi. İlhan Sayın’ın Geyikli Gece sergisi ise sanatçının pratiğine kapsamlı bir bakış sunuyordu ve özellikle maymun figürleriyle oluşturduğu kompozisyonlar çok çarpıcıydı.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Ozan Dursun’un çalışmalarını daha yakından tanıma fırsatı buldum. Genç sanatçının mermer, ahşap ve metal gibi farklı materyalleri işleme konusundaki yetkinliğini ve şimdiden oluşturmaya başladığı heykel dilini etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. BASE İstanbul, 2025’te karşılaşmamızın ardından birlikte çalışmaya başladık. Dursun, Contemporary Istanbul’un 20. edisyonu için mermer bir heykel üretti ve bu eseri Bozlu Art Project standımızda sergiledik.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Türkiye’de hem mimari eser hem de tuval resmi restorasyonuyla ilgili kolektif bilincin hala yeterince gelişmediğini düşünüyorum. Bu konuda kat etmemiz gereken çok yol var. Edirne Selimiye Camii restorasyonu sürecinde yaşananlar bunun son örneklerinden biri. Geçtiğimiz yıllarda, İBB Miras, İstanbul’daki tarihi eserlerin ve yapıların restorasyonu konusunda çok değerli çalışmalar yürüttü. Bu çalışmaların da politik çekişmelerin konusu haline getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Tuval resmi restorasyonu ise hala mümkün olduğu kadar ertelenebilecek, ikincil bir mevzu olarak ele alınıyor sanat dünyamızda. Aslında tüm bu sorunların çözümü için yeterli kaynak ve ekspertiz Türkiye’de mevcut ancak yanlış müdahaleler, tartışmaların bilimsel zeminden uzaklaştırılıp politik zemine kaydırılması bu meseleleri çözümsüzlük noktasına taşıyabiliyor.
İlker Cihan Biner

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025'te kültür sanat ortamına damga vuran tartışma yine soykırım ve savaştı. Küresel çapta/pek çok coğrafyada İsrail'in uyguladığı soykırıma karşı protestolar devam etti. İmza kampanyaları yapıldı. Özellikle sosyal medyada ABD'li sağcı trollere, siyonist propagandalara karşı bir direnç vardı. Güncel sanat ortamında siyonizme destek veren müzeler, sanat kurumları tartışıldı. Önemli eleştiri yazıları kaleme alındı.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Bu yıl Loop Barcelona'da gösterilen Erkan Özgen'in Broken Rhythm adlı video çalışması beni etkileyen eserlerden biri oldu. Sergiler ise; Cengiz Tekin'in Zilberman Istanbul’daki Dalgalar Harita Çizmez, Can Akgümüş'ün Kairos'taki Triarchy, Nergis Abıyeva küratörlüğünde, Quick Art Space’te gerçekleşen Kısmet Büfesinden Dolaşarak (Çınar Eslek, Şafak Şule Kemancı, Kerem Giriş, Yekateryna Grygorenko,Seda Oturmak, Cansu Sönmez), Nilüfer Şaşmazer küratörlüğünde Arter’deki Hera Büyüktaşçıyan’ın Hayalet Kuartet sergisi, Uras Kızıl küratörlüğünde SANATORIUM’da gerçekleşen Şeylerin Fısıltısı isimli sergi (Selim Birsel, Sinem Dişli, Sibel Horada, Emre Hüner, Ege Kanar, Çağla Köseoğulları, Ali Miharbi ve Yağız Özgen).
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Keşif olarak iki yeni sanatçıdan söz etmek isterim. İlki Ferhat Tunç. Onun eserlerini keşfetmek ve tartışmak değerli. İkincisi de Eli Bensusan’ın Art On’daki Bir Damlanın Not(a)ları sergisi önemli.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Eksik bulduğum çok nokta var. Yalnız bunlardan bir tanesini özellikle belirtmek isterim: Eleştirinin konumu. Krizin çok fazla anlamı var. Ekonomik, politik… Ben daha çok kültür-sanat alanı özelinde söylemek istiyorum. Şunu bilmeliyiz ki; eleştiri krizler yaratır. Sıkışmayı, tıkanıklığı işaret eder. Mevzuları kırarak, ayıklayarak yol alır. Bu da yaratıcı anları ortaya çıkarır. Başka bir deyişle; eleştiri cevabı bilinmeyen sorularla uğraşır. Çözümlere katkıda bulunmak ise kolektif bir mücadele gerektirir. Dolayısıyla gerek sanat kurumları, etkinlikleri gerekse de yazarlar, küratörler, sanatçılarla ilgili olarak eleştiriler kaleme almak, tartışmak onları aşağı çekme anlamına gelmez. Böyle bir mevzunun daha fazla tartışılması gerekiyor.
Misal Adnan Yıldız

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
Gazze! Françoise Vergès’in mıhladığı gibi: Dünyanın merkezi oldu; benim hayatımın da tam orta yerinden geçti. Daha doğrusu, bildiğim dünyam yıkıldı. Kendim için milat bir yıl için uzun bir cevabım olacak… Berlin’e geri döndüğümde tanıdığım; şehre yeni gelmiş Filistin asıllı, Hristiyan ve Müslüman kökenlere sahip, Nasıra’dan (Nazareth) gelen bir ruh, bana 2006’yı, gençlik hayallerimi, İstanbul’dan göçümü geri getirdi. O Berlin’deyken Gazze’ye atılan bombalar, o Nasıra’dayken yükselen İran tehdidi ikimizi de uyutmadı; “azınlığın azınlığı” demek yanlış olmaz. Savaşlar sadece oldukları yerde kalmıyor, farklı zararlarla her yere sıçrıyor; dijitalden ekonomiye, dikey örgütlenmelerle başka bir zamanın içindeyiz. Yetmiş bini aşan Filistinli’nin öldüğü soykırım günlerinde burada evleri basılanlar, protestolarda ağır polis şiddeti yaşayanlar oldu. Arkadaşlarımın işi, sergisi ve bursu Pro-Pal etiketleri nedeniyle iptal edildi. Almanların nabzına göre şerbet vermediğim için, Kunsthalle istifası sonrası gelecek projelerim açık nedenlerle değil, eften püften oldu-bittilerle rafa kalktı. Olanların ödemelerini almak bile, gençlik bienalinde yaşadığım üzere, aylar süren bir sinir harbine dönüştü. Almanya beyaz bürokrasiyi, soykırımı ve “olmayan” sansürü konuşamazken saflar kuruldu, taraflar oluştu ve hava değişti; bir tür Germanisierung başladı. Burası, her fırsatta dünyaya demokrasi dersi veren Almanya’da oluyor. Açıkçası, kimsenin bir B planı var mıydı?
Kontrol, baskı ve ırkçı içgüdülerle korunan o sisteme işlemiş bürokratik çelmeler, beni yaşanmamış bir geç ergenlik krizi gibi eli artırmaya itti; kendi mental çöküşüme kamikaze dalışıyla atladım. Buna yakın hikâyeleri olanları daha sonra katıldığım yas ritüellerinde, öfke kontrolü atölyelerinde dinledim. Terapiye başladım, moderasyon istedim, nörolojik durumumu kabul ettim ve bildiğim anlamda mesleği bıraktım; pratiğime devam. Özetle; içsel labirentlerimde karmaşıklık (complexity), sınır-ihlal (transgression), kayıp, yas, ölüm-sonrası, medeniyet ve yabanilik, kuir bilinçaltı ve orta yaş tökezi üzerine mesai harcarken, ironik bir şekilde bu denklemin içinde kaybolduğum bir yıl oldu. 2025 benim için "insan olma" (ya da kalabilme) sorunsalının, kendine yabancılaşmanın ve kaçılan gerçekliğin soğuk duşun yılı oldu. Bakıyorum da artık canavarını, gölgesini saklayan kalmadı.
Bu süreç dilime de yansıdı ve sarsıcı aktarımlarla beraber, nadir rastlanacak bir “oluşumdan azadeleşme” (unbecoming) mucizesini ve Berlin sergisini beraberinde getirdi. Yumuşak heykel üzerine düşündüğüm bu sergimin en net cümlesi şuydu: Birbirimizi bu formlar, geçişleri kolay yumuşak malzemeler ve teknikler gibi, iç içe geçen hayatlarla aslında beraber şekillendiriyoruz; belki de sanat üretirken Cem A.’nın dediği gibi, bize kalan “yolda edindiğimiz arkadaşlıklar…” En kırılgan anlarımda beni hayata bağlayan ve sağaltan unsur, sanatsal pratiğime olan kalpten bağlılığımdı. Sanatın ve yazmanın dönüştürücü etkisiyle; sanatın yüzeysel onayları ve sosyallik olmadan da yoluma devam ettim. Rütbelerimi söküp atmak, beni özgürleştirdi. Kendi değer sistemimi tamirle, aslında hiç önemli olmayan kalabalıklardan açılan zamanda, tanıdığım o “sessiz linç”; yanımda gerçekten durmak isteyenlerin sayesinde bir boşluk değil; bedenimi, geçmişimi ve gölgelerimi yeniden düşünmek için bir eşik oldu. Diva’mın dediği gibi; hep sabrettim, hep şükrettim.
Bazı İstanbulluların da elbette oradan bakıldığında söyleyecek sözleri, nasihatleri ve "işimi hiç göstermedi" gibi alacaklı gazları vardır. Görünürlüğümün bedelini ödedim; ben sadece düştüğüm yerden devam ediyorum. Kriterlerim net: Hiç çok ama çok sevmemiş, yorulmadan çalışmamış, kendini koşulsuz bir pratiğe adamamış, imtiyazlarını sorgulamamış veya hayatta kalma öyküsünü başkalarına yüklemiş insanlarla hiç ilgilenmiyorum. 40’lı yaşlarınızda yıldızlarınız ve gecelerinizle baş başa kaldığınızda tekrar konuşacağız. Bana güvenin, evren size neyin kalıcı olduğunu öğretir. Ve yansımanızı kabul ettiğinizde Ay ışığı gelir; gölgeleri paylaşmak en zordur ve kim olduğunuzu hatırlamak onarımla birlikte gelir. Moda diye, hiç başkasının konusunu çalışmadım; kendi yolumu bütün taşları ve dikenleriyle yine seçerdim.
Bu cereyanda kalınca İstanbul’la birlikte kurduğum sağlıksız ilişkilenme şekillerini bıraktım. İşte dumping mektubum:
“İğneyi kendine batırdığında devleşen feminist sesler ve hâlâ bizi şaşırtabilen sergiler, iyi sanatçılar, iyi ki varsınız. 2025’in hâlâ kendine sınıf kotası koyan sanat toplumu; sizi Beyrut ateşi ısıtmadıysa, çözemediyse, bir araya getirmediyse gerisi soru işareti. Buraya bırakıyorum: Neden gider insan? Biz Christine Tohme’ye; en güçlü Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun ve en vizyoner rakibin Demiştaş hapiste olduğu bir siyasi iklimde, kurumsal toplantılardan günlük kriz yönetimine, düğün topuzu tadındaki kutlamalardan sürekli aciliyeti sıçrayan takvimimize kadar ne sağlayabildik acaba? Merak ediyorum. Vefat etmiş bir küratörün Venedik edisyonu açılacakken, hele yanında yine okul-bienal deneyimim olan Kevser Güler gibi prodüksiyona hâkim biri varsa, o belki sorulmamış, yer bulmamış ve hiç duyulmamış kişisel nedenlere inandığımı düşünmeyin. Beyrut'ta azmini kurumunun başarısından bildiğimiz küratör, elinde olsa bu açılıştan ve "fit" sergiden sonra durmazdı. Yeniyi seçersiniz ama yine aynı patern: Atı alan Sao Paulo, Buhara, Sharjah, Üsküdar’ı geçti. Defne Ayas ayıbından, Bige Örer ve Iwona Blazwick’in görevi bırakmalarından ne kadar öğrendik?”
Ben, bana “taşralı” diyenlerin kontrolündeki İstanbul’dan 2006 yılında çıktım. Sanat dünyasında herkes ya Nişantaşı’nda yaşıyordu ya da Beyoğlu’nda ailesinden kalan evi vardı. Her açılıştan sonra aynı otel barına düşülüyordu. Glocal-Neukölln’ümde, beş şehir ve iki yarım kürede geçen yirmi yılın ardından, adeta East Village günlüklerinden, şimdi toplayıcılığımı keşfediyorum; ilk kez arşivimi ve kütüphanemi bir araya getiriyorum. İlk kez gerçekten yerleştim. Eskiden hep “bir gün İstanbul” diye düşünür, göçmenlik, entegrasyonu üstüme alınmaz, expat maaşı almayan expat kafası devam ederdim. Şimdi başladığım yerden başka bir istikamete, kendi post-taşrama geçtim. Küratörlüğün getirdiği o “Beyaz Tavşan” hayatından istifa ettim; yerelimi, komşumu ve en önemlisi kendimi yeniden tanıyorum. Dikiş, bakış çalıştığım kariyerimde bu kırılmayla, heyecanı, tutkusuyla hep ergen izleyici Adnan’dan, proto-futuristic bir novella kurgu yazan Misal’i çıkarmaya çalışıyorum. İkinci doğama hamileyim.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Selim Birsel’in kişisel sergisi, hem rüya hem kâbusun sınırlarında gezinen bir deneyimdi. Üzerine sayfalarca yazmak istesem de yarattığı etkinin ağırlığı karşısında tek bir satır dahi yazamadım. Birsel’in yaklaşımı öylesine tavizsiz ve gerçekçiydi ki, tabiri caizse kemiklerimize kadar sirayet eden bir combustion (bizde içten-şişlenme) hissiyle baş başa kaldık. Tek geçerim. Ayrıca Düsseldorf’ta gördüğüm Queer Modernism pratiğim için ufuk açıcı oldu. Sandeep Sodhi ve Çağla İlk ile küratörlüğünü paylaştığım Sea and Fog, AICA Almanya’nın Yılın Sergisi ödülünü kaptı! Karma’nın kestiği parmak acımaz, törenine gitmedim.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Queer Modernism’den Pavel Fyodorovich Tchelitchew. Eş küratörü olduğum genç sanatçı bienalinden Tajda Jug, Gasper Kunsic, Tranzhumanza ve Swamp Matter. unbecomings’de vahşi desenlerini sunduğum Hurricane Alexander, dahiyane resmini gösterdiğim Denys Shantar, beraber çalışırken bana beni yansıtan Sarah Martinus, my Queen Cibelle (Cavalli Bastos), Berk Akkaya ve Leman Sevda Darıcıoğlu ile ilk kez çalıştım. Ve yeniden karşılaşmak, tanışmak ve buluşmak dersek, küratöryal süreciyle Simurg sergimiz, yeniden çalıştığım Slavs and Tatars, daha sergi kurulumu paylaşmadığım, İstanbul Queer Collective ve elbette canım arkadaşım Kavachi.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Ayrımcılık, eşitsizlik, imtiyazlar ve kötü ödemeler kadar, var olan kaynakların paylaşılması konusu. Kunsthalle deneyimimde, bürokrasi ve pazar ilişkisinin hâlâ nasıl "Beyaz Avrupalı" kontrolünde olduğunu çok daha net gördüm. Blue chip galeri listelerine göre işleyen sanatsal yönetimin aksine, bütçeyi şirketleşmiş stüdyolara, yıllardır değişmemiş aile şirketlerine, aynı nakliyata ya da marketing, pr ve reklam harcamalarına vermezsen… 10’a bölünen toplam para, çoğunlukla yabancılar ve göçmenlerin olduğu yeni adreslere, yüzlere binlere bölününce, ön davetli listesi değişince, görünürlüğümüzün bedelini ödedik. Programımızın tarihe nasıl not düştüğünü şimdiden görüyoruz. Bu refleksleri maaş paylaştığımız Çağla İlk ile birlikte yaşadık; ona saygı duyuyorum, o üstüne, bütün "rağmen"lere karşı pavyon deneyiminden sağ salim çıktı. Yael Bartana’nın işi, ne kadar bugünün Almanyası. Sanat dünyasının ısrarla görmezden geldiği asıl konu ise: Dönüşen sınıf bilinci. Yolculuğumun başında maruz kaldığım o “taşralı” etiketiyle yapılan sistematik zorbalığın bugün hâlâ form değiştirerek sürdüğünü görüyorum. Söyleyeceğim her şeyi zaten şimdilerde Türkçe rap söylüyor. 2026’nın; kültür savaşları ve boykotlar sonrasında sarsıcı kurumsal dönüşümlere gebe olacağını öngörüyorum. Kurumlar sadece hafiflemeyecek; süreklilikleri için alışkanlıklarını ve kutlama kültürlerini değiştirmek zorunda kalacaklar.
Nazlı Pektaş

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
2025’te konuşulması gereken mesele, “tartışma” diye çerçevelenmekten çok, daha genel bir kültürel iklimin belirtisi gibi duruyor: Sponsorluk aklı giderek sonuç odaklı, hızlı tüketilen, kolay raporlanan ve sahneye yakışan işlere meylediyor. Bu sadece sanat alanında yaşanmıyor; medya, spor, teknoloji, hatta eğitim alanında bile aynı refleks çalışıyor: Süreç yerine finali parlatmak, emek yerine vitrini çoğaltmak. Benim derdim tam burada. Sponsorun sanata temas ettiği yerde, üretimi artıracak, sanatçının çalışma sürecini zenginleştirecek katkılar yerine, “mutlaka sergiyle taçlansın” diye kurgulanan bir gösteri dili güçleniyor. Bir işin araştırma safhasına, atölye zamanına, deneme-yanılmasına, arşivine, teknik ihtiyaçlarına yatırım yapmak yerine; açılış anına, kalabalığa, fotoğrafa, kısa videoya, hatta zaman zaman “şok” etkisine yaslanan bir görünürlük stratejisi devreye giriyor. Sonuçta marka kendi ismini büyütüyor; sanatın üretim alanı her şey bittikten sonra boşaltılıyor yahut kısa süreli göstermelik projelerlemiş gibi sahneleniyor… Daha çoğalmasını istediğim şey, değil de olmasını istediğim şey sahneye oynayan sponsorluğun yerine sürece eşlik eden sponsorluğun çoğalması. Yani sanatçının üretim koşulunu genişleten, riski paylaşan, zamana alan açan, sonuçtan önce emeğe yatırım yapan bir yaklaşım. Hatta sadece emeğe. 2025’in işareti bana göre bu ayrım: Görünürlük üreten destek mi, üretimi mümkün kılan destek mi? Bu soru netleşmeden, sanat faaliyeti kolayca bir “şov” estetiğine teslim olabiliyor.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Yıl içinde beni en çok etkileyen sergi; Bergama’da Odeon Pergamon’da açılan Hatırlama Defteri oldu. Sergi, bedenlerimiz üzerinde sözle ve eylemle kurulan engellemelerin dökümünü imgeler aracılığıyla izleyiciye taşıyordu; fakat bu imgeler, sözünü saklamayan kadınların hikâyelerinden besleniyor, onların anlatılarıyla gerilim kazanıyordu. Bu yüzden serginin etkisi görsel dilin içinde kalmadı: Dinleme, kayıt, deşifre ve yayına uzanan emek hattı, işi geçici bir gösterim olmaktan çıkarıp kalıcı bir belleğe taşıdı. Orada aynı anda tanık ve mağdur olma hâli, serginin zeminini belirleyen temel duyguydu. Bergama’daki sergi tamamlandı; Hatırlama Defteri şimdi İzmir’de, Eskişehir’de ve nihayet İstanbul’da, yeni sanatçılar eklenerek devam edecek. Şehirden şehre dolaşırken başladığı yerden daha da büyüyerek ilerlemesi, bu çalışmanın asıl gücünü gösteriyor: Hafızayı taşımakla yetinmeyen, her durakta çoğaltan bir üretim ve paylaşım biçimi.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Bu yıl aklımda kalan üç isim var: Base ve Mamut’tan. Mavi Melike Çatkın, İkra Nur Doğrudil ve İrem Soyka. Üçü de çok genç kadın sanatçılar, bu soruya böyle cevap vermek istedim.
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Dijital tarafta alan çok hızlandı; işin dolaşımı, görselin kopyalanması, metnin alıntılanması, arşivin çoğalması… Her şey akıyor. Fakat bu akışın içinde telif, izin, sözleşme, arşiv sorumluluğu ve veri güvenliği çoğu zaman konuşmanın en sonuna kalıyor. Sonuçta herkes bir noktada aynı şeye tosluyor: “Bu görseli kim, hangi hakla kullandı?”, “Bu kayıt nerede duruyor?”, “Bu metnin kaynağı ne?”, “Dosyalar kime emanet?” “Bu yazıyı gerçekten kim yazdı?” Bu belirsizlik, sanatçıyı da kurumu da yoruyor; emeğin sınırlarını muğlaklaştırıyor. Çözüm diye düşündüğüm şey çok karmaşık bir sistem kurmak değil: Sektörün, herkesin anlayacağı kadar açık bir dizi temel ilke üzerinde uzlaşması. İzin süreçleri, kaynak gösterme, arşiv teslimi, telif maddeleri, veri güvenliğinde asgari önlemler… Bunlar baştan netleşince üretim de sergileme de daha adil bir zeminde ilerleyebilir. Tüm bu sorunlar aslında dönüp dolaşıp etik meselesine yaslanıyor.
Necmi Sönmez

Kültür-sanat alanında 2025’e damga vuran kavram ya da tartışma sizce neydi?
Profesyonel sanat ortamında taciz, cinsel saldırı, tecavüz konularının gündeme gelmesi.
Yıl içerisinde en çok etkilendiğiniz iş ya da sergi hangisi oldu?
Anber Onar’ın in case… (küratör: Oya Silbery, ART ROOMS, Lefkoşa), 90’lardan Beri Halı'dayız (küratör: Amira Akbıyıkoğlu, SALT, İstanbul), Gülçin Aksoy’un Aklımda Bir Şey Vardı (küratörler: Ahsen Zeynep Özdemir, Buse Kökcü, Derya Ülker, Mert Çağıl Türkay, Reyhan Polat, DEPO, İstanbul) ve Sedat Pakay’ın Turkey Saved My Life – Baldwin in Istanbul, 1961–1971 (küratör: Ateş Gündoğdu, Brooklyn Public Library, Brooklyn) sergileri.
Bu yıl keşfettiğiniz yeni bir sanatçı oldu mu?
Çalışmalarıyla bu yıl karşılaştığım ve takip etmeye başladığım genç sanatçılar: Nejbir Erkol (SAHA STUDIO, İstanbul), Mathilda Melek An (SAHA STUDIO, İstanbul), Ayşegül Neyim (Duo Printstudio, Ankara), Candan İşcan (Duo Printstudio, Ankara) ve İlhak Altıparmak (Kairos, İstanbul)
Bugünün sanat ortamında eksik bulduğunuz ve çözülmesini umduğunuz bir şey var mı?
Sanat profesyonellerinin eleştirel bir söylem geliştirme, konumlarını belirleme ve dayanışma geliştirmede tutuk kalmaları. Ülke ve dünya gündemindeki güncel gelişmelerin sanat ortamına farklı görevler yüklediğini düşünüyorum. Son yıllarda sermaye çevreleri kurdukları galeriler, fuarlar, ödüller ve oluşturdukları koleksiyonlarla söylenmesi, tartışılması gerekenleri gündem dışına itmeyi başardılar. Sanat profesyonellerinin bağımsızlıklarını koruyarak bu duruma karşı durmaları gerekirken ikiyüzlü davrandıklarını, öz-çıkar ilişkileri nedeniyle, neredeyse her etkinlikle boy gösterdiklerini, her durumda vitrinde olmak istediklerini gözlemliyoruz. Sanatı destekler gibi görünen çevrelerin promosyonun ötesinde bir hedeflerinin olmadığı da ortada. Toplumsal ve hukuksal haksızlığa, sanatın içeriğinin boşaltılmasına karşı uyanık olmamız gerektiğini düşünüyorum.





Yorumlar