Şark & Garp

Sanatçı Larissa Araz’ın Türkiye’nin Doğu ve Batı bölgelerinin karşılaştırmasını yaptığı, 2007-2017 tarihleri arasındaki on yıllık süreye tanıklık eden Şark&Garp başlıklı fotoğraf serisi, 22 Ağustos 2021 tarihine kadar KRANK Art Gallery’de görülebiliyor


Röportaj: Selin Çiftci



Larissa Araz



Son serginizin itkisi nasıl gelişti; sergide yer alan çalışmalarınızdan bahseder misiniz; sergi nasıl bir çekirdek etrafında şekilleniyor?


Krank Galeri’de yeni açılan sergim aslında var olan eski bir serinin tekrardan gösterimi. Sergideki fotoğraflar 2007-2017 arasında Gelibolu ve Doğu Anadolu’da (özellikle Kars, Iğdır, Doğu Beyazıt’ta) yer alan milliyetçilik ritüelleri ve söylemlerini araştırıyor. 19 Mayıs, 23 Nisan, Çanakkale’nin Kurtuluşu gibi Ulusal Bayramlarda çektiğim fotoğraflar beden, doğa ve coğrafya üzerinden milliyetçiliği ve bunun üretim biçimlerini gözlemliyor.



Üretim sürecinize geldiğimizde nasıl bir mekanizma karşılıyor bizi, oradaki dinamiği bize tarif eder misiniz? Nelerden ilham alıp, neleri dert ediniyorsunuz; uyguladığınız ritüelleriniz var mı?


Özellikle yaşadığımız ülkede bir şeyleri dert edinmeme hakkını kimsede ne yazık ki görmüyorum. Üretim sürecim de bu dertlerden besleniyor elbet. Ancak pratiğimde odaklanmaya çalıştığım kısmı bu dertlerin görünmeyen, eksik bırakılan veya tarihe yazılamayan tarafları, çünkü görünen zaten ortada. Asıl potansiyelin henüz konuşulmamış olan, saklanan ve inkâr edilen kısımda olduğunu düşünüyorum.



 

Bize sunulan gerçekliğe ve içine sıkıştığımız temsiliyetlere müdahale edebileceğimiz, onu değiştirebileceğimiz, tekrar anlatabileceğimiz, yeniden yorumlayabileceğimize inandığım için pratiğimi icra ediyorum.

 

İş yapmaya başladığınızdan itibaren sanat dünyasında işler nasıl değişti; gözlemleriniz neler?


Çok kısa zamandır sanat ekosisteminin içinde bulunuyorum. O yüzden bu soruyu çok uzun bir dönemi karşılaştırarak vermeyeceğim; ama başladığım zaman da sendika yoktu şimdi de yok. Hâlâ en preker işlerden birini yapmaya devam ediyoruz hep beraber.



Kariyerinizde kırılma noktası yaratan ya da sizin için çok önemli olduğunu düşündüğünüz, ayrı bir yere koyduğunuz bir eser ya da seriniz var mı?


Üzerine çalıştığım her iş bende bir kırılma noktası yaratıyor. Diğer şekilde insan kendini tekrarlamaya düşmez mi zaten?



Niçin sanat yapıyorsunuz ve devam etmeye neden değerdi?


Bu soru okunduğu şekliyle kulağıma çok romantik duyuldu. Açıkçası ben sanatın özel veya kutsal olduğunu düşünmüyorum. Bu etkiyi yapan şey, işlerin etrafında kurulan hayalî inşaatlar müze, galeri, bienaller gibi. Özellikle son zamanlarda sansürler sebebiyle her şeyin sanata bir adım daha yaklaştığını düşünüyorum. Mesela geçen yaz TBMM Adalet Komisyonu’nda baroların yapısını değiştiren yasa tasarısı görüşmelerine alınmayan ve Meclis önünde protesto eden baro başkanları Adalet Komisyonu üyelerine avukatlık cübbesi, düğme ve iğne-iplik gönderdi. “Biz düğmesiz, iliksiz ve cepsiz cübbelerimizle bu mesleği icra etmeye devam edeceğiz.”diye de sonrasında açıklama yaptılar. Benim için bu durum bir sanat müdahalesinden farksız.


Bize sunulan gerçekliğe ve içine sıkıştığımız temsiliyetlere müdahale edebileceğimiz, onu değiştirebileceğimiz, tekrar anlatabileceğimiz, yeniden yorumlayabileceğimize inandığım için pratiğimi icra ediyorum.



Türkiye’de sanat deyince aklınıza gelen/karşılaştığınız/var olduğunu düşündüğünüz çıkmazlar nelerdir ve bu konularda geliştirdiğiniz fikirleriniz ya da önerileriniz var mıdır?


Irkçılık, ayrımcılık, cinsiyetçilik, nepotizm, yaşçılık, kapı bekçiliği, mobbing, taciz, sansür, emek sömürüsü, bağımsız destek eksikliği, limitli fon kaynakları, devlet desteğinin eksikliği aklıma gelen birkaç büyük sorun. Bunlar sadece sanatçıları değil, bütün kültür çalışanlarını etkileyen sorunlar.

Sendikalaşmak lazım.



Larissa Araz, Şark & Garp fotoğraf serisinden, KRANK Art Gallery, 2021