top of page

Kontrol ile öngörülemezlik arasında kurulan bir oyun

Lucca, 7 Mayıs akşamı OG Galeri iş birliğiyle gerçekleşen On Stage kapsamında, Eren Göktürk’ün kurgusal evrenine ait bir fotoğraf setine dönüştü. Sanatçının yapıtlarında sıkı bir kontrolle inşa ettiği insansız sahneler, bu kez izleyicinin de dahil olduğu canlı ve öngörülemez karşılaşmalara açıldı. Lucca’da devam eden On Stage üzerinden Eren Göktürk ile pratiğinde tekrar eden kontrol ve kaos gerilimini, Cem Mirap ile ise bir mekânın yaşayan bir sahneye dönüşme hâlini konuştuk


Röportaj: Merve Akar Akgün


Eren Göktürk. Fotoğraf: Ekin Çekiç
Eren Göktürk. Fotoğraf: Ekin Çekiç

Eren Göktürk


Eren, pratiğinde genellikle gündelik yaşamdan beslenen ama insansız şekilde kurguladığın melankolik sahnelere alışkınım. Lucca’daki bu müdahalen izleyiciyi, yani öngörülemeyen insan faktörünü, yerleştirmenin bir parçası olmaya davet ediyor. Ötekini çerçevenin içine dahil etme arzusu senin sanat pratiğinde nasıl yer buldu?

Lucca’nın daveti, izleyiciyi işlerimdeki kontrol ve kaos arasındaki gerilime davet edebileceğim bir imkâna dönüştü. Ya da başka bir ifadeyle, sahne arkası olarak adlandırabileceğimiz alana. On Stage (Sahnede) başlığını seçme nedenimiz de bu.

Bildiğiniz gibi fotoğraf, gerçekliği yalnızca iki boyutlu bir deneyime indirger ve gerçeklik de kendi içinde sorunlu bir kavramdır. Benim pratiğimde ise gerçeklik ile kurgu arasında sürekli bir gerilim var. İzleyicinin çalışma biçimimi, yani işlerimdeki kontrol ile kaos, kaotik olanın kontrolü ve kurgunun anlaşılmasının her zaman kolay olmadığını fark ettim; bu durumu aynı zamanda gerçeklik ile kurgu arasındaki ilişki olarak da düşünebiliriz.

Bu bağlamda Lucca’daki Sahnede’yi, izleyiciyi pratiğime dahil edebilmek için bir imkân olarak görüyorum. Fotoğraf çekebilmek için fotoğraflanan nesnenin zaten gerçeklikte var olması gerekir. İzleyicinin de bu nesneleri kurguladığım kompozisyonun içinde, onları üç boyutlu şekilde deneyimleyebilmesini önemli buluyorum. Elbette bu, kurguyu kendi içinde maddi bir şey olarak, yani nesneler aracılığıyla var olan bir şey olarak deneyimlemek anlamına geliyor. Sahnede’ye özel olarak, yalnızca bakmakla sınırlı kalmayıp, gerekirse dokunmak, koklamak ya da hatta yeri geldiğinde üzerine basmak gibi.



Eren Göktürk, On Stage, Yerleştirmeden görünüm, 2026, Lucca. Fotoğraf: Ekin Çekiç


İşlerindeki kontrol ile rastlantı arasındaki gerilime ironik bir şekilde işaret ediyor olman bana, hayatın kontrol edemediğimiz yanlarına karşı geliştirdiğimiz ve belki Stoacı olarak tanımlayabileceğimiz bir sükuneti anımsatıyor. 7 Mayıs akşamından itibaren kendi yarattığın sahnenin kontrolünü kısmen de olsa seyirciye bırakırken gerildin mi?

Aslında bu gerilimi Stoacılıkla ilişkilendirmenizi anlıyorum; çünkü Stoacılık bir bakıma, kontrolümüz dışında kalan şeyleri kabul edip, dikkatimizi onlara verdiğimiz tepkilere yöneltmemiz gerektiğini söyler ve bu da nihayetinde bir tür dinginliğe ulaşmayı mümkün kılabilir. Ancak şunu itiraf etmeliyim ki, fotoğraflarımı çekerken mutlak bir kontrol uyguluyorum. Rastlantısal görünen şey, aslında son derece kontrollü ve dikkatle kurgulanmış bir kaos, ki bu da belki dışarıdan bakıldığında absürt derecede zaman alıcı, hatta nafile bir çaba gibi görünebilir.

Bu anlamda, Stoacılık olarak adlandırdığınız şeyi sahneliyor olabilirim ancak bu yalnızca kaosun kendiliğinden ortaya çıkmış, kabul edilen gibi görünmesi bakımından olur. Başka bir deyişle, tesadüfün görüntüsünü sahneliyorum ama kontrolü, kaos üzerindeki kontrol de dahil olmak üzere, hiçbir zaman bütünüyle bırakmıyorum. Bu nedenle, izin verirseniz, yorumunuzu bir başarı göstergesi olarak alacağım. Çünkü tam olarak amaçladığım şey de bu: mutlak bir kontrol aracılığıyla kaosu ya da rastlantısal olanı görünür kılabilmek.

Sonuç olarak, Lucca özelinde benim için önemli olan aynı etkiyi, yerleştirme aracılığıyla yeniden üretebilmekti. Kaos ve kontrol arasındaki gerilimi işlerimde görünür kılmak için tenis topları, plastik ördekler ve karton bardaklar gibi gündelik nesneleri tekrar eden biçimlerde ve rastlantısal görünecek şekilde kullanıyorum. Örneğin The Magician’daki tenis topu ya da Two Monkeys in the Kitchen’daki plastik ördek, kompozisyonda sırıtan objeler. Bu nesneleri, rastlantısal olanın kurgusallığı noktasında ironik bir biçimde tartışmaya açan semboller olarak kullanıyorum.

Bu kez Lucca’nın içine ördekler ve tenis topları dağıttım. İçecekleri ise karton bardaklarda servis ettim. Hareket edebilen bu nesneler üzerinde hâlâ kısmi bir kontrole sahip olsam da, onların benim denetimimin dışına taşınmasına da izin veriyorum. İnsanların ördeklerin üzerine basıp tuhaf sesler çıkarmasını ya da tenis toplarını yanlarında eve götürmesini istedim. Bu anlamda, içinde bir tür oyunun ortaya çıkabileceği anlamsal bir doku yarattığımı söyleyebiliriz.



Eren Göktürk, On Stage kapsamında üretilen seramik objeler


Seda Niğbolu’nun seninle Unlimited için yaptığı önceki röportaj vesilesiyle “nesnelerin ortak belleği ve çöpün estetiği” üzerine çok katmanlı bir okuma sunmuştuk. Şimdi ise Lucca'da karşımızda tekrarlayan üç objenin koleksiyon niteliğinde, pürüzsüz ve zamansız seramik edisyonları var. Nesnelerin belleğine dair yaptığın araştırmalar, atılandan ve deforme olandan, bu pürüzsüz ve kalıcı forma doğru nasıl bir evrim geçirdi?

Burada, Lucca’daki yerleştirme aracılığıyla, işlerimde kullandığım nesnelere dair birkaç dönüşümden söz etmek faydalı olabilir. Öncelikle bunlar, gündelik deneyimin parçası olan, hayatın içinde kolaylıkla karşılaşabileceğimiz nesneler. Örneğin sahilde yürürken bir tenis topuna rastlayabilir ya da yeni doğmuş bir yeğeniniz için plastik bir ördek satın alabilirsiniz. Bu nesneleri seçmemin nedeni, çağımızın en tanıdık imgelerinden bazıları olmaları. Tam da bu nedenle onları, bugün ironik olarak kullanmaya devam ediyorum; işlerimdeki kontrol meselesine ince göndermeler olduklarını da söyleyebiliriz. 

İkinci dönüşüm ise bu nesneleri yerleştirmenin içine yaymak oldu. Bu noktada, daha önce de söz ettiğim gibi, mesele kontrol ile öngörülemezlik arasında kurulan bir oyun kurgulayabilmekti.

Benim için bir sonraki adım, bu nesneleri Lucca’da gerçekleşen yerleştirme özelinde adeta anıtsallaştırmak, yani sıradan görünümlerinin ve değerlerinin ötesinde onlara başka bir açıdan bakabilmekti. Sonuçta kimse sahilde rastladığı bir tenis topunu eve götürmez. 

Çağımıza ait bu sıradan nesnelerin estetikleri beni ayrıca büyülüyor. Porselen aracılığıyla onlara dayanıklılık kazandırma, hatta onları zamandan bağımsız nesnelere dönüştürme fırsatı buldum. Böylece onlara artık bağımsız nesneler olarak bakabilir, korunmuş varlıklar olarak üzerlerine düşünebiliriz.



Eren Göktürk, On Stage, Yerleştirmeden görünüm, 2026, Lucca. Fotoğraf: Ekin Çekiç


İşlerinde tüketim kültürü ve kentsel yaşamın değişiminin ne kadar belirleyici temalar olduğunu biliyorum. Lucca ise şehrin sosyal ritminin, gastronomisinin ve tüketim alışkanlıklarının çok yoğun yaşandığı bir mekan. Senin isteğinle şekillenen bir menü ve servisle izleyiciyi beslemek, bu tüketim alanında sanatın bağlamında nasıl bir anlam yaratıyor?

Lucca ile yaptığımız bir dizi görüşmenin ardından, bu proje için bütüncül bir yaklaşım benimsemeye karar verdik. Bu, yalnızca mekânla ilgili değil, aynı zamanda tek bir duyusal alanla sınırlanamayan deneyimin kendisiyle de ilgiliydi. Aslında kompozisyon pratiğime sadık kalarak, mümkün olduğunca duyusal katmanları çoğaltmaya çalıştım. Böylece tutarlı bir biçimde algılanabileceğini umduğum bir yarı-gerçeklik yaratmayı amaçladım.

Buna örnek olarak, The Magician işime referansla mekânı parlement mavisi bir halıfleks ile kapladık ya da Storage adlı işimden hareketle mekânda bulunan kitaplığı bir depolama alanına dönüştürdük. Elbette menü de benim yönlendirmelerim doğrultusunda, pratiğimde sıklıkla gönderme yaptığım fast food ve tüketim kültürü ekseninde tasarlandı. 

Konuklara milkshake’ler, Lucca’da alışılmadık biçimde karton bardaklarda servis edilen biralar ve tuhaf bir şekilde ısırılmış gibi görünen burgerler sunuldu. Amaç, izleyiciyi fotoğraflarımda kurduğum dünyaya çekmekti. Ancak bu kez yalnızca görsel olarak değil, aynı zamanda tatmalarına, koklamalarına ve nihayetinde nasıl tepki vereceklerine kendilerinin karar vermelerine imkân tanımak istedim.


Kısa süre devam edecek olan bu sergi, nihayetinde fotoğraflara yansıyacak ve donarak bir anlar bütününe dönüşecek. Bu fotoğrafları gören birinin yakalamasını umduğun his/fikir nedir?

Burada beklentiden ziyade meraktan söz etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu etkinlik bağlamında fotoğrafçı ben değilim. Bunun yerine, kurguladığım anlamsal dokuya insanların nasıl tepki vereceğini gözlemlemekle ilgileniyorum.

Açıkçası kendi pratiğimin sahne arkasına hâkimim: kompozisyonlarım aracılığıyla ne söylemek istediğime veya bunu nasıl kurduğuma. Ancak insanların bu “sahne” ile karşılaştıklarında ne olacağı bambaşka bir mesele. Lucca sayesinde buna birlikte tanıklık etme şansına sahip olacağız. Yani bunun nasıl fotoğraflanacağını, paylaşılacağını ve dolaşıma gireceğini zamanla göreceğiz.

Projenin çeşitli dijital platformlar boyunca nasıl yol aldığını ve hem gündelik hayatı şekillendiren hem de pratiğimi besleyen çağdaş görsel kültürün bir parçasına nasıl dönüştüğünü takip etmek benim için özellikle ilgi çekici.


Cem Mirap. Fotoğraf: Ekin Çekiç
Cem Mirap. Fotoğraf: Ekin Çekiç

Cem Mirap


Cem, seninle daha önce mentalklinik’in Lucca’nın DNA’sına sızan çarpıcı müdahalesi üzerine, mekân ve sanatın sınırlarının nasıl flulaştığını konuşmuştuk. Şimdi ise Eren Göktürk’ün projesiyle Lucca, yine kendi özel menüsü, servisi ve bizzat o geceki misafirleriyle sanatçının kurguladığı yaşayan bir fotoğraf setine dönüştü. Yirmi yılı aşkın süredir şehrin sosyal ritmini belirleyen, kendi kusursuz işleyişi ve oturmuş bir ekosistemi olan böylesi ikonik bir mekânın kontrolünü —üstelik de işlerinde kontrol ve rastlantı arasındaki gerilimi odağına alan bir sanatçıya— devretmek ev sahibi olarak senin mekanınla kurduğun ilişkide nasıl bir özgürleşme yaratıyor?

Biliyorsun ben Lucca’yı hiçbir zaman sadece bir restoran ya da bar olarak görmedim. Baştan beri burayı yaşayan bir sahne, şehrin ritmini taşıyan bir alan gibi düşündüm. O yüzden aslında sanatçıya “kontrolü devretmek” dediğimiz şey, benim açımdan mekânın kendi doğasına yaklaşması oluyor. Çünkü gerçek hayatın içinde biraz kontrol kaybı, biraz rastlantı ve spontane enerji yoksa o deneyim çok steril kalıyor.

Eren’in pratiğinde çok sevdiğim şey de tam burada başlıyor. İşlerinde her zaman kusursuz bir kurgu var ama o kurgunun içine hayatın kendisini, tesadüfleri, insan davranışlarını ve anlık karşılaşmaları dahil ediyor. Bu projede de Lucca ilk kez sadece bir fon olmadı; kendi servisiyle, menüsüyle, misafirleriyle yaşayan bir işin parçasına dönüştü. Bence en heyecan verici tarafı buydu.

Çünkü normalde restoran işletmeciliği tamamen akış yönetmekle ilgili bir disiplin. Her şeyin kusursuz işlemesi gerekir. Ama sanat bazen tam tersini ister; kontrolün kırıldığı, öngörülemeyen anların ortaya çıktığı yerden beslenir. Eren’le çalışırken bu iki dünyanın birbirine temas ettiği çok özel bir alan oluştu. Mekânın yıllardır oturmuş reflekslerini bir geceliğine başka bir gözle izleme fırsatı bulduk.

Bu bana aynı zamanda özgürleştirici geliyor. Çünkü bir mekânın gerçekten yaşayan bir kültürel aktör olabilmesi için zaman zaman kendi alışkanlıklarını bozması gerekiyor; bir noktadan sonra Lucca gibi bulunduğu şehrin, ülkenin sosyal yaşam hafızasının oluşmasına katkı sağlayan bir mekân sadece hizmet veren bir yer olmaktan çıkıyor, kendi etrafında yaratıcı bir enerji üretmeye başlıyor.

Lucca’nın yıllardır sanatla kurduğu ilişki de aslında tam olarak buna dayanıyor. Burada sanat hiçbir zaman dekoratif bir unsur olmadı. Sanatçılarla, koleksiyonerlerle, yaratıcı insanlarla organik şekilde büyüyen bir kültür oluştu. Eren’in müdahalesiyle birlikte bu kültür ilk kez bu kadar performatif ve canlı bir forma dönüştü. O gece misafirlerin de işin bir parçasına dönüşmesi bence projeyi klasik bir sergiden ayıran en güçlü şeydi.


Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page