My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Rüyalara uzanan çağdaş bir opera: TIME

Rüyalara uzanan çağdaş bir opera: TIME

Haziran ayı boyunca devam eden 74. Hollanda Festivali, 27 Haziran Pazar günü, Türkiye saati ile 17:00’de ünlü Japon besteci Ryuichi Sakamoto’nun TIME isimli operasının sahneden naklen yayınıyla sona eriyor Ryuichi Sakamoto, TIME operasından, Fotograf: Sanne Peper 74. Hollanda Festivali’nin ortak sanatçılarından biri olan Ryuichi Sakamoto’nun ölen bir kadının mezarının başında oturan ve tüm zaman kavramını yitirerek rüya alemine dalan bir adam hakkında kurguladığı son işi TIME, festivalde 18 Haziran tarihinde dünya prömiyerini yaptı. TIME‘ın sahneleneceği, Amsterdam’ın eski gazhanelerinden birinden kültür ve etkinlik merkezine dönüştürülmüş olan etkileyici Gashouder-Westergas yapısı ise, iki sene önce Karl Heinz Stockhausen’in devasa yapıtı LICHT (Nur) opera dizisinden seçilmiş ve üç gün süren muazzam aus LICHT (NUR’dan) gösterisine ev sahipliği yapmıştı. Bir Oscar/Akademi, iki Altın Küre ve bir Grammy ödüllü, Brezilya hükümetinden Cavaleiro Admissão Nişanı ve Fransız hükümetinden Ordre des Arts et des Lettres sahibi Ryuichi Sakamoto, Nagisa Oshima'nın ünlü Mutlu Noeller Bay Lawrence (1983) filminin müziklerini yapmasının yanısıra David Bowie ile birlikte filmin protagonistlerinden birini canlandırmıştı. Bernardo Bertolucci'nin Son İmparator (1987) ve Esirgeyen Gökyüzü (1990) Sakamoto’nun bestelerinin etkisiyle de sinefillerin unutulmaz filmleri arasında yer alıyor. Gırtlak kanserinden kurtulması sürecinde geçen zamanın sesli bir portresini çizdiği 2017 tarihli albümü async sonrasında "Müzik, iş ve hayatın hepsinin bir başlangıcı ve bir sonu var. Şimdi yapmak istediğim şey zamanın kısıtlamalarından kurtulmuş bir müzik" diyen Sakamoto, Fukushima felaketinden sonra 2012'den başlayarak her yıl nükleer enerjiyi protesto etmek için Kraftwerk de dahil olmak üzere birçok tanınmış sanatçının katıldığı müzik etkinliği NO NUKES'i düzenledi. Ryuichi Sakamoto, TIME operasından, Fotograf: Sanne Peper TIME operası için Soseki Natsume'nin 1908’de yayınlanan sürreal kısa öykü dizisi Yume jūya (Rüyaların On Gecesi)’nin ilk hikâyesinden esinlenen Sakamoto bu projesinde zaman olgusunu ve insan ile doğa arasındaki ilişkiyi sorguluyor: “Yaşarız ve ölürüz. Ve biz öldükten sonra vücudumuz bir sonraki varlığın parçası olur. Bu Samsara'nın kendisi, dünyadaki yaşam döngüsü. Rüyalarda bu zamansal yapılar doğrusal değildir. Her şey yoğunlaşmıştır.” Sakamoto’yla ilk defa 1999’da LIFE adlı ilk operasında çalışan ve o zamandan günümüze birlikte yaklaşık 20 proje üretmiş olan yönetmen ve görsel sanatçı Shiro Takatani TIME‘ı sahnelerken büyülü unsurlara sahip geleneksel Japon dans tiyatrosu Mugen Noh'dan ilham almış. Takatani’nin mekânsal tasarımında başrol oynayan su öğesi ayna etkisiyle içinde yaşanan zamanı geçmişe ve geleceğe bakarak çoğaltıyor. Bu sayede zamansal ve mekânsal olarak yaratılan ve sonsuza dek sürecek gibi görünen rüya alemi deneyiminde dansçı Min Tanaka “insanlık”ı canlandırırken, shō (bambudan yapılmış geleneksel Japon ağız armonikası) icracısı Mayumi Miyata hareket ve ses/müzik aracılığıyla “doğa”yı temsil ediyor. Ryuichi Sakamoto, TIME operasından, Fotograf: Sanne Peper 27 Haziran'da Türkiye saati ile 17:00’de sahneden naklen yayınlanacak TIME operası için biletleri Holland Festival’in İnternet sitesi üzerinden temin edebilirsiniz.

CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı’ndan ilk açık çağrı

CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı’ndan ilk açık çağrı

Türkiye’de kültür-sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirme amacıyla hayata geçen CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, ilk açık çağrısını Yerel Projeler Hibe Programı’yla yapıyor. Yerel ihtiyaçlarla eşleşen, yerel topluluklara ve onların ihtiyaçlarına yönelik kültür-sanat projelerinin kabul edileceği projeye başvurular 30 Haziran - 30 Ağustos 2021 tarihleri arasında Goethe-Institut’un Hibe Başvuru Portalı üzerinden yapılabiliyor İlk adımları Mart 2021’de atılan, kültür sanat alanına özgü ihtiyaçları gözeten bir destek mekanizması modeliyle hayata geçen, CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, Goethe-Institut Istanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), Institut français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye ofisi ortaklığında, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği iş birliğiyle bir Avrupa Birliği projesi olarak gerçekleşiyor. Sivil Toplum Kuruluşları’na, kültür üreticilerine, aktivistlere, kolektiflere ve kar amacı gütmeyen tüm kişi ve kuruluşlarının yararlanabileceği program, faaliyetlerini Hibe Programları ve Kapasite Geliştirme Programı olmak üzere birbirini tamamlayan iki ana eksende yürütüyor. Proje kapsamında, farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılarak Mart 2025’e kadar 200’ün üzerinde projeye toplamda 1.6 milyon Avro destek verilmesi planlanıyor. Özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyükşehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan Hibe Programları, Türkiye’nin farklı bölgelerinde kültür sanat alanında diyaloğun, iş birliğinin ve iletişimin geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor ve projenin bel kemiğini oluşturuyor. Başvuruda bulunan projeler değerlendirilirken hak temelli faaliyetleri destekleyen; farklı etnik, dinî, dilsel geçmişe sahip aktörleri bir araya getiren; cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, sosyal uyum, insan hakları, ifade özgürlüğü ve çocuk hakları gibi konulara odaklanan faaliyetlere öncelik verilirken, Hibe Programları, “Yerel Projeler”, “Yapısal Destek”, “Kentler Arası Ağ Geliştirme” ve “Sanatsal Üretim” başlıklı dört farklı kategoride hayata geçiyor ve sanatçılara, kültür profesyonellerine, kültür kurumlarına finansman sağlıyor. Programın ilk açık çağrısını yaptığı Yerel Projeler Hibe Programı’nın detayları şu şekilde: Soldan sağa sırasıyla: Ayse Utku Erarslan, Dr. Reimar Volker, Fusun Eriksen (Fotoğraf: Pinar Lauridsen), Bige Örer (Fotoğraf: Muhsin Akgun), Övgü Gökçe Yaşa (Fotoğraf: Mehmet Kaçmaz) Yerel Projeler Hibe Programı Yerel Projeler Hibe Programı, Türkiye’nin daralan sivil alanında hoşgörü, ayrımcılık karşıtlığı, ifade özgürlüğü ve demokratik süreçlerin teşvik edilmesinde kültürel STK’lara, kültür operatörlerine ve aktivistlere fon sağlamayı ve alanın demokratikleşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Diyaloğu teşvik eden ve sosyal sorunları mercek altına alan kültürel projeleri kapsamlı ve esnek bir yapıda uygulamayı hedefleyen program, bu amaçla özellikle resmi olmayan yapıları odağına alıyor. Geleneksel finansman kaynaklarına erişimi olmayan veya erişimi zor olan başvuru sahiplerine öncelik tanınacak programa İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki şehirlerden daha fazla katılım ve çeşitlilik için seçim kotası uygulanacak. Programa sergi, çevrimiçi ve matbu yayın, atölye-seminer-sempozyum, konser, performans, tiyatro prodüksiyonu, tüm sanat türlerinde eğitim programları, gazetecilik ve belgeselcilik faaliyetleri, koleksiyon ve arşivcilik faaliyetleri ile film prodüksiyonu projeleriyle başvurulabilirken, programın İlk dönem başvuruları 30 Haziran 2021 Çarşamba gününden itibaren Hibe Başvuru Portalı üzerinden yapılabiliyor. 30 Ağustos 2021 Pazartesi gününe kadar devam edecek başvurular hakkında detaylı bilgiye culture-civic.org/basvururehberi adresinden ulaşılabilirsiniz.

28. İstanbul Caz Festivali

28. İstanbul Caz Festivali

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, 24 yıldır Garanti BBVA sponsorluğunda gerçekleştirilen İstanbul Caz Festivali kapılarını 1 Eylül'de, 28'inci kez açmaya hazırlanıyor. İstanbul Caz Festivali, eylül ayında caz coşkusunu şehre yaymaya hazırlanıyor. Açık hava mekânlarında 40’a yakın konserle şehri konser alanına dönüştürecek 28. İstanbul Caz Festivali, 1-24 Eylül tarihleri arasında Garanti BBVA sponsorluğunda, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleriyle düzenlenecek. 24 günlük festival maratonunda konser verecek isimler arasında Afrika müziğinin dört Grammy ödüllü kraliçesi Angélique Kidjo, pop müzikteki yetkinliğini caza taşıdığı “İhtimaller” projesiyle Kenan Doğulu, Ennio Morricone’ye adadığı albümü “Morriconne Stories”den parçalarla Avrupa cazının önde gelen alto saksofonistlerinden Stefano Di Battista, Hollandalı müzisyen ve prodüktör Niels Broos ile festivale özel projesiyle Mabel Matiz, bu topraklardan şarkılarla dünyaya gerdan kırdıran ve geçen yıl Grammy’ye aday gösterilen Altın Gün, ilham kaynağı olan Atlantic Records’ın kurucusu Ahmet Ertegün’ün hikâyesini şarkılar eşliğinde sahneye taşıyan Karsu, BBC Yılın Sanatçısı Ödülü’nü kazanan ve Glastonbury ve Latitude festivalleri gibi önemli müzik sahnelerinde yer alan Arlo Parks ve daha nice isim var. Festivalin yeşille cazı bir araya getiren ücretsiz Parklarda Caz konserlerine bu yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi işbirliğiyle düzenlenecek Festivalde #İstanbulBirSahne konserleri de eklenecek. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek konserlere her yaştan festival izleyicisi davetli olacak. Bir diğer sevilen etkinlik Gece Gezmesi, bu yıla özel bir formatla Beykoz Kundura’nın farklı sahnelerine dağılacak. Festivalde 19 yıldır devam eden Genç Caz projesi bu yıl 2013’te kaybettiğimiz müzik insanı Mehmet Uluğ’un anısını yaşatmak amacıyla oluşturulan Mehmet Uluğ Fonu ile buluşarak güçleniyor. Genç Caz'la keşfedilen gelecek vadeden genç müzisyenlerin yaratıcılıkları ve kariyer gelişimleri bu fonla desteklenecek ve seslerini Türkiye’den dünyaya duyurmaları sağlanacak. Festival biletleri, İKSV Lale Kart üyeleri için 6 Temmuz Salı günü başlayacak indirimli ön satış döneminin ardından 9 Temmuz Cuma günü genel satışa çıkıyor.

İhlâllerin ihmâlindeki sınırlara uzanmak

İhlâllerin ihmâlindeki sınırlara uzanmak

Sanatçılar Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım’ın çalışmalarını bir araya getiren Karşı Pencere sergisi, 2 Temmuz’a kadar KOLİ Art Space’in ev sahipliğinde devam ediyor. Gözetlenen ile gözetleyenin voyörizm (röntgencilik), beden ve cinsiyet olgusu, kimlik meselesi ile ilişkilendiği sergide; anlık karşılaşmaların bırakacağı soru işaretlerine dair merak ettiklerimizi serginin küratörü Melike Bayık’a sorduk Yazı: Özüm Ceren İlhan Ahmet Rüstem Ekici, Delikten İçeri, 3B Animasyon, Hologram, 43.5 cm, Hamam serisi, 2019, Tek Edisyon Yeldeğirmeni’nin yeni kazanımlarından KOLİ Art Space’te gerçekleşen Melike Bayık küratörlüğündeki Karşı Pencere sergisi, 2 Temmuz’a kadar ziyaret edilebiliyor. Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım’ın bir araya geldiği, yedi eser, altı sanatçıdan oluşan serginin “bir karşı pencere meselesi var” aslında. İzleme-gözetleme, içinde ve dışında olma hâline mekânın fizyolojik yapısı ile eğilen Karşı Pencere; sanal teşhir ve mahremiyete, özel alanın ihlâline ve özgürleşme meselesine “merak duygusuna yenik düşen izleyici” üzerinden yaklaşıyor. Gözetlenen ile gözetleyenin voyörizm (röntgencilik), beden ve cinsiyet olgusu, kimlik meselesi ile ilişkilendiği sergide; anlık karşılaşmaların bırakacağı soru işaretlerine dair merak ettiklerimizi “bir karşı pencere meselesi” ile sınırların ihlâline uzanan, serginin küratörü Melike Bayık ile konuştuk. Öncelikle Karşı Pencere'nin fikir olarak ortaya çıktığı noktadan bahsederek küratörün "dert edinme" hâline eğilelim isterim. Biliyorum ki bir sergi süreci, küratörünün gündelik yaşamında dert edindiği, meselesi olan bir konuyu irdelemesiyle başlıyor. Önceki sergilerinize baktığımda, toplumla bir meseleniz olduğunu hissediyorum.Bu bağlamda Karşı Pencere, fikir olarak nasıl doğdu? Dert edindiğiniz meseleye, belki de toplumla olan ilişkinize nasıl bir akış önererek yola çıktı? Aslında çok doğru bir tespit çünkü küratörün bir derdi, meselesi var genel anlamda. Pek çok insan için de böyle olduğunu düşünüyorum, muhtemelen herkesin aktarım şekli farklıdır. Benim söylem biçimim de küratörlük üzerinden olduğu için kendimi bu şekilde ve pek çok sanatçıyla beraber ifade edebiliyorum. Toplumsal yaklaşıma da katılıyorum. Zannediyorum ki söz konusu olan toplumla ilişkim, biraz gözetleme-izleme ile alakalı. Sürekli olarak toplumdaki dönüşüm, benim bu dönüşümde bir kişi, birey olarak yer alma hâlim, her daim düşündüğüm ve düşünmeme de sebep olan şeylere çomak sokulduğunda ne hâle geldiğini bir şekilde sentezlediğim, gördüğüm bir durum aslında. Dolayısıyla "toplum" ana mesele kesinlikle. Bunun içinde de toplumun geldiği, etkilenerek dönüştüğü form ve şu an bizim o formun içinde yer aldığımız, çalıştığımız, karşımıza çıkan şeyler; sanıyorum ki ana konum, meselem. Dolayısıyla dert edindiğim şeyler var toplumla ilgili çünkü ben de bir parçasıyım. Genelden özele, daha mikro parçaları oluşturduğumuz bir yapıdan söz ediyoruz. Berkay Tuncay, Webcam Kızları, Klavyelerine Dokunurken, Forex üzerie pigment baskı, 14.8 x 21 cm (100 adet, her biri), 2012 – 2015, Sanatçı ve SANATORIUM izniyle "Karşı Pencere sergisi gözetim, voyörizm (röntgencilik) ve cinsiyet olgularından yola çıkarak, mahremiyet, gözetleyen–gözetlenen ilişkisi, görme ve izleme, bakış, teşhir, özel alan ve gözetlemenin bedenin sınırlarına müdahale etmesi üzerinden cinsiyet rollerinin sorgulanması gibi kavramlar doğrultusunda şekilleniyor." Küratöryel metinde yer verdiğiniz kavramların sınırla olan ilişkisi dikkatimi çekiyor; çünkü bütün kavramlar birbirinin yerine geçebilirken hangisinin ne zaman, kimin yerine geçebileceği aynı ölçüde muğlak ve değişkenlik gösteriyor. Dolayısıyla akışkan ve iç içe geçen, homojen görünümlü heterojen bir yapıdan bahsettiğimizi düşünüyorum. Karşı Pencere, ele aldığı kavramlar ile "sınır"ın kendisini, aralarındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyor? Temellendiği Panoptikon'un rolü bu bağlamda nasıl konumlanıyor? Serginin temellenme, ortaya çıkma şekli benim üç dört yıldır, sürekli olarak çalışma pratiğimde yer alan bir sürece tekabül ediyor. Okuduğum, gezdiğim ve izlediğim her şeyi not alıyorum ve beni etkileyen bazen bir cümleden dâhi sergi yapabiliyorum. Karşı Pencere benim için pek çok sınırları bir arada taşıyan, çok da kolay olmayan bir kavramda şekillendi. Bu sergiyi anlatırken de böyle bir dönemde gözetleme, mahremiyet, sınır ve özel alan ihlâli gibi şeyleri söylerken aslında bir noktada ne kadar kolay olmadığını sorguluyordum. KOLİ Art Space’in kurucularından Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’dan bu sergi teklifi geldiğinde ilk düşüncem serginin nasıl geliştirilip ilerletilebileceği üzerine oldu. Mekânın kendiliğinde sahip olduğu fizyolojik özelliği, bu serginin çerçevesini de kendiliğinden geliştirdi diyebilirim. Çünkü mekân bir noktada kendi ihlâllerini yaratan, kendi sınırlarını çizen, sınırların içine dâhil eden ve sınırları içine dâhil etmemek için çabalayan bir alan. O yüzden bahsettiğin kavramlar arasında olan bu sınır meselesi hem fizyolojik olarak gerek toplum-birey arasındaki ilişkiyi hem de aslında bizim sokak ve özel alan arasında yaşadığımız sınır kavramını çok net biçimde sunuyordu. Dolayısıyla sergi de bu minvalde gelişmeye başladı. Panoptikon kavramı da tam olarak bu kavramlardan birisinin temelinden çıktı. Kavramsal çerçeveyi oluştururken bazı işlerin üzerinden yola çıktım; ama bir yandan da yine kavramsal bütünlük için şöyle bir şey vardı: Panoptikon. Jeremy Bentham’ın oluşturduğu Panoptikon kavramı, aslında şu an kullanılan bir hapishane sistemi. Bunu söylerken de Panoptikon kavramı çok doğru çünkü bu kavramdaki hapishane modelinde gardiyan herkesi görebilir. Nitekim öyle bir mimari sistem yapılmıştır ki hiçbir suçlu birbirini ve gardiyanı da göremez. Dolayısıyla bir hücre modelinde yapıldığı için aslında sürekli gözetleyen ve gözlenen arasındaki tuhaf bir ilişkiyi karşılaştırır. Bu bağlamda Karşı Pencere de Panoptikon kavramı üzerine şekillenen bir sergi olup, mekân ile arasındaki şeffaflık, ulaşılabilirlik ve insanların o özel alana müdahale edebilmesi ve bunu çok rahat davranış olarak sergilemesiyle aslında bir sınır ihlâli oluşturuyor. Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021 Karşı Pencere, disiplinlerarası yaklaşımın güçlü biçimde hissedildiği bir sergi. Bu noktada serginin bir araya getirdiği sanatçı ve eser seçkisinden bahsedebilir miyiz? Sergi için üretilen işler var mı mesela ve disiplinlerarasılık, kavramsal çerçevede nasıl bir rol oynuyor olabilir? İlk olarak disiplinlerarası olması gerekiyor bence, öyle düşünüyorum. Hatta disiplinlerarası ve yapabiliyorsam kuşaklararası yaklaşmaya çalışıyorum. Ana mesele aslında sanat içindeki farklı pratikleri, farklı gözlerden sunmak diyebilirim. Karşı Pencere sergisinin sanatçıları ise Başak Bugay, Ahmet Rüstem Ekici, Tuba Geçgel, Can Küçük, Berkay Tuncay ve Eşref Yıldırım. Her birinin sergideki işi birbirinden farklı. Sanatçıları sergiye davet edip genel fikirden bahsettiğimde onların da heyecanlandığını söyleyebilirim açıkçası. Başak Bugay’ın sergide Bayram/Feast (2017) isimli bir heykeli var. Yaklaşık 150 cm yüksekliğinde bir iş. Bu heykel kendi içinde kare bir form. Üzerinde cam bir pencere var ve içine baktığınızda ışığı açık bir mutfak görüntüsü var. Nitekim hiçbir kapı bulunmuyor, dolayısı ile eve dair hiçbir giriş belirtisi söz konusu değil. Eğer kişi bakmak isterse, boyunu neredeyse aşan ya da aşmakta olan bir yükseklikten bakıyor. Elbette burada şu sorgulanıyor; eğer siz evin içine bakmaya çalışırsanız aslında bir özel alan ihlâli yaparak izlemeye başlıyorsunuz. Şöyle düşünelim; eve bir misafiriniz geldiyse örneğin; yatak odanızın kapısını kapatırsınız. Orası sizin mahrem alanınızdır, insanların sizinle ilgili görmesini istemediğiniz, gizlediğiniz bir alandır. Burada bir yeri gözetlemeye başladığınızda evinize gelen bir misafir gibi düşünürseniz, üstten bakıyorsunuz ve müdahale etmeye, bir noktada dikizlemeye başlıyorsunuz. İzliyorsunuz aslında ki bu insanlığın varoluşundan bugüne var olan bir dürtü. İnsanlarda ciddi bir merak duygusu var, oldukça da ilkel bir duygudan bahsediyoruz. Bunu ne kadar törpülerseniz, insanların hayatlarına da o kadar az müdahale ediyorsunuz, bunun için çabalıyor ya da bunu başarabiliyorsunuz belki. Başak Bugay’ın Bayram/Feast işi, söz konusu çerçevede şekilleniyor açıkçası. Özel alan ve bu alanın içinde olan bir sınır ihlâli ile alakalı. Başak Bugay, Bayram/ Feast, Karışık teknik, 33 x 24,2 x 30 cm, 2017, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle Ahmet Rüstem Ekici’nin Delikten İçeri / Through inside the hole (2019) işi, teknolojik bir holofan işi aslında. Holofandaki dönen görüntüde bir göz dönmeye başlıyor. Çıkan gözü, sergi mekânının bir köşesinden tüm alanı izleyecek şekilde kurguladım. Neredeyse mitolojik bir varlık gibi. Göz bütün her yeri izliyor, daha kutsal bir şeyi çağrıştıyor. Bu göz bir noktadan sonra değişmeye başlıyor ve kaybolduktan sonra yerine gelen bir hamam görüntüsü ile karşılaşıyoruz. Mozaikler, peştamal dokusu beliriyor. Ahmet Rüstem Ekici’nin işi bence çok başka bir yerden bakıyor. Eserde aslında halka açık yıkanma alanlarını görüyoruz. Banyo, insanların tamamen çıplak olduğu ve kendisini arındırdığı bir alandır. Burada ise hamamdan bahsediyoruz ve hamam insanların toplu olarak gittiği, birbirine temastan çekinmedikleri belki bir yere kadar yarı çıplak oldukları bir alan. Bir noktada çıplaklığın, insanın bireysel bir formu ve ona olan bakış açısı ile onun özel alanındaki ihlâlini konuşurken bir yandan da hamam gibi yarı açık yarı kapalı özel bir alan. Hâliyle mozikleri, peştamal dokusunu ve oradaki görme eylemini yarı açık bir alan olarak bize sunuyor. Bir diğer yandan da geylerin yaşamında hamamın başka bir yeri var, haliyle birçok açıdan da kimlik, cinsiyet rollerine de ışık tutuyor. Tuba Geçgel, Gözlerimiz Yuvasından Çıkana Kadar, Nakış ve Video Yerleştirme, 116 x 86 x 14 cm, 2021 Diğer tarafta Tuba Geçgel’in Gözlerimiz Yuvasından Çıkana Kadar / Until Our Eyes Are Out (2021) isimli eseri, vitrinde olan bir iş, özellikle de vitrinde sergilemek istedim. Mekânın kendi formu içinde vitrin de çok uygun bir noktaydı çünkü işin kendisinde yapay zekâlar, kameralar ve bir ekran var. Ekranı aslında bir kutu gibi düşünebilirsiniz ve bunun arkasında komple bir televizyon yerleştirilmiş. Ön tarafında ise gözlerden oluşmuş bir dikiş var. Göz şeklindeki bu dikişlerin birinin ortasında mikro bir kamera mevcut. Ekrana yaklaşıp ne olduğuna bakmak isterseniz, yapay zekâ ve kameralar tamamen sizi algılayıp görüntünüzü bir anda ekrana yansıtıyor. Dolayısı ile izlerken izlenene dönüşüyorsunuz. Özellikle vitrine yerleştirmek istedim ki izleyici önce kendisine bir bakış atarak aslında yine kendisini ve yaptığı işi sorgulasın. Sergi özelinde ilk karşılaştığımız iş de mekânın dışında, vitrinde ve sokak ile de ilk yüzleşilen yer burası. İzleyicinin de ilk karşılaştığı alan bu çünkü sokaktan geçerken dâhi sürekli olarak temas hâlindesiniz. Ekrana yaklaştığınız anda kameralar sizi çekiyor ve hiç beklemediğin bir anda ekranda da kendi görüntünüzü izlemeye başlıyorsunuz. Dolayısı ile bir hazırlıksız yakalanma söz konusu, bu da tam olarak insanların sizi gözetlediği, izlediği, dikizlediği bir durum. Tuba’nın işi bu noktada gelişiyor. Can Küçük, Eşek, Ayaklı askılık, Ahşap, 8 adet giysi askısı, 8 adet takasa açık giysi, 56 x 99 x 160 cm, 2021 Can Küçük’ün Eşek, Ayaklı askılık, Ahşap, 8 adet giysi askısı, 8 adet takasa açık giysi / Clothes rack, Wood, 8 clothes hangers, 8 pieces of exchangable clothing (2021) işinde kimlik meselesi çok çok önemli. Can’ı sergiye davet ettiğimde nasıl bir iş verebileceği üzerine aklında bir sürü soru vardı ve üzerine çokça da konuştuk. Kendisinin bu sergiye özel çalıştığı, altı yedi kıyafetle yola çıkılan yerleştirmesinde, işin bir parçası olmak isteyen bir izleyici olursa Can’ın astığı kıyafetlerden birini alırken yerine kendisinden bir kıyafet bırakmak zorunda. Dolayısı ile ilk bakışta Can’ın kimliği olarak baktığımız o gardırop zaman içinde o kimlikten çıkıp başka bir tarafa, anonimleşen bir kimliğe doğru değişim gösterecek. İlk başta Yeldeğirmeni’nin ruhuna doğru değişecek. Zaman içerisinde Kadıköy'e, İstanbul'a yayılacak belki. Dolayısı ile Can Küçük’ün işi, öncelikle kıyafet üzerinden tanımlanan insanların zaman içerisinde dönüştüğü, değiştiği, farklı bir atmosfere bürünecek. Can'ın işi de bu noktada insanları kimlik üzerinden betimleyen, gözetleyen formun değişmesi. Kıyafet üzerinden insanları dikizleyerek, gözetleyerek onlara dair tanımlamalar geliştirmek bu. Can da eseri ile bu konuya performatif bir bakış sundu. Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021 Berkay Tuncay'ın Webcam Kızları, Klavyelerine Dokunurken / Webcam Girls While Touching Their Keyboards (2012-2015) işi yüz parçadan oluşan bir ekran görüntüsü yerleştirmesi diyebiliriz. Hâlâ bazı sitelerde olan ama artık daha az karşılaştığımız, sitelerin sağ ya da sol köşelerinde pop-up reklamlardan geliyor bu görüntüler. Buradaki bazı reklamlarda yalnızca vücut görüntüleri olan ama yüzlerini göremediğimiz kadın bedenlerine ait imajları görüyoruz. Berkay Tuncay, bahsettiğimiz pop-up reklamlarındaki görüntüleri topluyor ve bize sadece anonim bedenlerden bir seçki sunuyor. Burada sanal bir teşhirden söz ediyoruz. Berkay'ın yaptığı proje bir noktada ve kendi içinde sanal teşhiri yansıtan; sanal mahremiyet alanı olgusunun kırılması ile alakalı bir işti. Yüzünü görmediğimiz, sadece kıyafetli oldukları fakat aynı ölçüde teşhiri, seksapaliteyi oldukça ön planda tutan bu görüntüler sanal alanda teşhiri ve farklı bir davetkârlığı sunuyor. Eşref Yıldırım, Yalnızlık her sabah öldürüyor beni, Örgü, 155 x 160 cm, 2020, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle Sergideki son sanatçı ise Eşref Yıldırım. Sergide iki eseri bulunuyor. Bir eseri, sanatçının arkadaşı olan, şair Arkadaş Zekâi Özger’in özgürlük ve özgürleşme üzerine yazdığı bir şiirin dizelerinden dokuma yaptığı Yalnızlık her sabah öldürüyor beni (2020) isimli eseri, ki bugüne kadar yaptığı en büyük dokuma. Eşref Yıldırım’ın rengarenk dokumaları ile bir araya gelen, şairin aynı zamanda 1070’lerde yaşamış gay bir birey olarak toplum içindeki varolma çabasını da şairin derin şiir dizeleri üstünden ilişki kurarak anlatan eser ironik bir bütünlük sunuyor. Diğer tarafta ise Akma Denemeleri (2020) isimli bir video çalışması bulunuyor. Daha öncesinde TAPA’nın düzenlediği rezidansda çekilmiş bir çalışma. Video süresince sanatçı tamamen çıplak; doğa içerisinde tırmanıyor, buz gibi sularda yüzüyor, çamurun içinde yürüyor ve toprakta oturuyor. Barın Han'da izlemiştim ilk kez ve o kadar uzun zamandır kendimize, aslında ne kadar ciddi bir otosansür uyguladığımızı fark etmiştim. Birini çıplak olarak görmenin yalnızca seksist bağlamında ele alınacağını düşünür hatta kodlar olmuşuz. Nitekim bu kodlama bütün toplum tarafından yapılıyor, biz ister öyle düşünülen ister düşünmeyelim. Sergiye gelen insanlardan da çok duyuyorum, Eşref Yıldırım'ın çıplak olarak yürüdüğünü kimse o an düşünmüyor aksine soğuk suda yüzerken ne kadar üşümüş olabileceğini görüyor ve onun üzerine düşünüyorlar. Sanatçının sunduğu videoda insanın tamamen kendisi, hakikaten nü hâli ile ve çıplaklıktan ziyade doğada özgürleşme ve doğaya dönen bir durum içinde olduğunu görebiliyoruz. Eşref Yıldırım, Akma Denemeleri, Video, 20:27, 2020, Sanatçı ve Zilberman Gallery izniyle Aslında tarihinin belirli bir döneminde, toplumsal ilişkileri önemli ölçüde şekillendiren, ev gibi özel yaşam alanlarının iç içe geçtiği cumbalı ev modelinden gelen bir kent olgusuna sahibiz. Bu durum modern topluma evrildiğinde kent olgusu da benzer biçimde gelişirken iç içelik bu kez "sıkışıklık" duygusuyla ilişkileniyor. Sanal mekânlara taşındığımızda ise iç içe olma hâli; sınır ihlâli, özel yaşamın gizliliği gibi insan haklarına uzanan süreci daha da görünür kılıyor. Toplumsal ilişkilerde özel yaşam algımız, zaman ve mekâna göre ciddi kırılmalar yaşıyor. Sizce bu kırılmalara sebep olan faktörler nelerdir ve serginin gözetleme ve izleme ilişkisi, bu kırılmalara nasıl bir okuma getiriyor? Serginin adının Karşı Pencere olmasının nedeni, aslında tam da bu soru. Oturduğum yerde bir buçuk yıldır yaşadığım bir durum var. Penceremi açtığım yer ile aynı hizada olan başka bir ev ve sürekli açık olan bir penceresi var. Dolayısıyla ben yine bir buçuk yıldır birisiyle sürekli olarak göz göze geliyorum, aynı şekilde bundan imtina edip kaçınıyorum da. Karşı pencerem ile aynı yerdeyiz de aslında. Her sabah açtığım ya da her günün akşamında kapatmaya çalıştığım bir pencere. Ve ben bu pencereyi hiçbir zaman perdesiz yani arada hiçbir şey olmadan açamıyorum çünkü karşı taraf, perdeyi kapatmak, birisiyle yüz yüze gelmek gibi noktalarda çekingen davranmıyor. Oysaki ben çekingenim mesela. Dolayısı ile sergiye adını veren durum bu, "karşı pencere durumu". Bahsettiğin gibi asıl mesele, insanlarla bir kol mesafesi kadar yakında oturuyor olmak. Bu bize gösteriyor ki benim kapattığım/kapatmadığım pencere ile aynı şekilde karşı tarafın da kapatıp kapatmadığı pencere; teşhir ve özel alan ihlâlini bize yeniden sunuyor aslında. Benim mahremiyetim, özel alanım devreye giriyor. Diğer taraftaki kişi kapatmadığı için teşhirciliğini sorguladığımız bir nokta açığa çıkıyor. Bahsettiğim sürekli bir kaçınma, imtina etme durumu. Hâliyle bu hem sanallık meselesinden çıkan hem de fizyolojik mekândaki algılama içerisinde çok değişken. İstanbul'un kentleşmesi ile zaten yaşadığımız binalar dip dibe ve söylediğin gibi eski binalar, cumbalı yapılar hâlihazırda dip dibeler. Karşı Pencere sergisinden bir kare, KOLİ Art Space, 2021 Sergi mekânının fiziksel özellikleri ile kavramsal çerçeve arasında tamamlayıcı, bütünsel bir ilişki bulunuyor. Camekân yapı, iç ve dış mekân ayrımını muğlaklaştırırken izleyiciyi de bu muğlaklığa davet ediyor. Öte yandan mekânın bulunduğu konumu da önemsiyorum çünkü Yeldeğirmeni'nin en işlek noktalarından birinde. Dolayısı ile gündelik tesadüfler ve anlık karşılaşmalara güçlü bir alan açtığı düşüncesindeyim. Bu noktada bir kişi hem mekân önünden geçip hem de bir bakış attığında; mekânın kendisi, eserler ve camdaki yansımasıyla karşılaşıyor. Bu anlık karşılaşmaların gözetleme ve izleme ilişkisinde nasıl ele alındığını merak ediyorum, izleyicinin katılımcıya dönüştüğü bir durum söz konusu mu mesela? Sergi içinde güzel bir tarafı var bu yaklaşımın. Mekânın fizyolojik yapısı ile serginin kavramsal çerçevesi arasında direkt bir ilişki var. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’dan bu sergi teklifi geldiğinde birinci odağım öncelikle mekân formu üzerinden ilerlemekti. Zaten elimdeki sergi fikirlerinden biri olan voyörizm kavramı ile çok ilişkili olduğunu düşünerek onlara da bu öneri ile gittim işin aslı. Öncelikle bahsettiğin gibi mekân çok işlek, insan akışının çok olduğu bir yerde. Yeldeğirmeni kendi içerisinde de hareketli bir alan ama bu sokakta ayrıca bir etkileşim söz konusu. Sokağın kendisi bir dört yol ağzında, bir binanın tam köşesinde ve dikdörtgen bir formu var. Bu formun dört duvarından iki duvarı ise cam. Sokağa bakan iki duvarı cam, hâliyle tam olarak bahsettiğimiz izleme-gözetleme, içinde-dışında olma hâlleri bu mekânda fizyolojik durumu nedeniyle çok yüksek. Sosyal yapı başka bir deyişle de etrafındaki insanlar tarafından ne yapıldığı çok anlaşılamasa da şeffaf bir şekilde davetkâr bir hâli de var. Dolayısıyla yaptığımız serginin kavramsal bütünlüğünde biz bunu gördük diyebilirim. Gözetleme, voyörizm, teşhir meselesi, özel alan ihâli gibi kavramları konuştuğumuz anda izleyici bunun içine zaten giriyor. Gelip de pencereye iyice yaklaştığı ve içeri bakmaya çalıştığı anda aslında sergiye çoktan dâhil olmuş oluyor. Bunu o kadar sık yaşıyoruz ki tam olarak serginin fiziki mekânı ile yüksek bir noktada etkileşim aldığını söyleyebilirim. İnsanların anlaması ya da anlamaması ve bütün bunları tanımlamaya çalışması, bizim için çok önemliydi. Mekânın kendi içinde bakıldığında camın arka planı davet etme, içeriyi izleme ve ne olduğunu görme hâli uyandırması tam olarak röntgencilik kavramına atıfta bulunuyordu. İzleyiciyi de bu noktada katılımcıya dönüştürdük aslında. Elbette isteyerek ya da istemeyerek gerçekleşebilir bu, çünkü kimseyi zorunlu kılamazsınız. Rıza göstermeden hiçbir işe ya da pencereden içeri bakmak zorunda değiller. Bir anda vitrine gelip kameranın onları algılamasını da izlemek zorunda değiller. Nitekim merak duygusuna, bu dürtüye yenik düştüğün zaman zaten ister istemez dâhil oluyorsun dediğim gibi. Bahsettiğimiz nokta da serginin hâlihazırda sorguladığı tarafa evriliyor zaten. Öte yandan işlerin birbiriyle olan diyaloğunda yerleştirme düzeniyle ilişkilenen küratöryel bir aks var. Bu bağlamda Karşı Pencere'nin küratöryel kurgusunu nasıl şekillendirdiniz? İzleyici ve kavramsal çerçeve arasında nasıl bir akış sunuyor? Mekânın yine fizyolojik konumuyla alakalı. Şöyle ki iki beton, iki de cam duvarı, içeride de küçük ve ince bir duvarı olduğu için vitrini kullanabildiğimiz bir yapısı da var. Bir de bodrum katı var. İzleyiciyi yakalamak istediğim noktalar vardı. Mesela, sergi mekânına girdiği ilk anda ne ile karşılaşsın ve çıkarken neyi sorgulayarak ayrılsın gibi sorular üzerinden gittim. Ben her zaman bir fikir vermektense bir soru işareti bırakmak, aynı sorunun devam ederek büyümesi ve geliştirilmesini tercih eden biriyim. Bütün çalışmalarımda da herhâlde böyle bir küratöryel yapı kurmaya çalışıyorum. Karşı Pencere'nin küratöryel kurgusu da mekân içerisinde Berkay Tuncay’ın işiyle başlıyor. Kapıdan girdiğiniz anda Berkay Tuncay ile karşılaşıp, ardından Başak Bugay’a yöneliyorsunuz. Berkay’ın sanal teşhir, sanal mahremiyet olgusuna eğilirken bir yandan da Başak Bugay’ın işiyle özel alan ve içindeki mahremiyete eğiliyorsunuz. Oradan Eşref Yıldırım’ın özgürleşmesini görüyorsunuz. Bir yanda Ahmet Rüstem Ekici’nin gözetleme meselesi, özel alan yaklaşımı ve bütün mekânı izleyen gözünü de görüyorsunuz. Alt kata, bodruma indiğinizde yine Eşref Yıldırım’ın videosunu görebiliyorsunuz ki böylelikle özgürleşme meselesine de bir dönüş oluyor yine. Dolayısıyla sergi mekânından ayrılırken de aynı duygu ya da mesele üzerine düşünürken, bir anda Can Küçük’ün değiş-tokuş yapılan işiyle, kimliğin hem belirlendiği hem de aynı ölçüde belirlenemediği, anonim bir kimlik, kimliği oluşturan kıyafet (kabuk) ile sergiden ayrılıyorsunuz. Sergi mekânına girdiğinizde kimin kim olduğu, kadın bedeni üzerinden tanımlamalar gibi noktalara eğilirken çıktığınız noktada kadın ve erkek tanımlarının belirsizleştiği, kime ait olduğunu bu kez bilemediğiniz karmaşık bir dolap algısıyla çıkıyorsunuz. Bu durum insanların yavaş yavaş ve belirli bir alandaki sınırlardan bakması yerine geniş bir perspektiften bakma imkânı sunuyor. Vitrinin izleyici kitlesi ve yaklaşımı farklı, dolayısı ile Tuba Geçgel’in oradaki işi bu yönüyle de bağımsız aslında. Sokaktaki herkesi çekebilecek ve insanları kendisi ile yüzleştirmek üzerine kurulu bir yapıdan bahsediyoruz. KOLİ Art Space, kendisini "…feminist ve kuir sanatçılar arasındaki diyaloğun desteğiyle var olan; kapsayıcılık ve çeşitliliğin gücü ile beslenen, kimliğin ve cinsiyetin akışkanlığına odaklanarak değişim ihtiyacının zorunluluğu inancından doğmuş bir sanat alanı" olarak tanımlıyor. Bu bağlamda genç oluşumlu bir inisiyatif olan KOLİ Art Space ile yollarınızın nasıl kesişti? Sergi cinsiyet olgularına eğilirken, kavramsal çerçeve ile inisiyatifin odağı hangi noktalarda buluşuyor olabilir? Bu tanımlama doğru çünkü KOLİ Art Space de kendisini bu şekilde tanımlıyor. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı bu mekânı kurduktan sonra SENKRON Eş Zamanlı Video Sergileri’ne katılıyorlar. Sonrasında, “Küratörlü bir sergi yapsak ve buradan ilerlesek nasıl olur?” sorusuyla bizim de yollarımız kesişti, dolayısıyla aynı yolda KOLİ ekibiyle de kesişmiş olduk diyebilirim. Bence ilginç bir mekân, Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı’nın KOLİ’de yapmak istedikleri fikir, sanat dünyasındaki eksikleri giderebilecek, yaklaşım açısından da doğru bir alan yarattığı düşüncesindeyim. Bu alan birçok sanatçı için yaratılıyor. Sergide cinsiyet rollerine eğildiğimiz bir taraf var çünkü eşitlik ve şeffaflık meselesine inanıyoruz aslında. İzleme meselesiyle baktığında kimin ne olduğu, nasıl olduğu ve neye inandığı hiç önemli değil. Eşref Yıldırım’ın işlerinde bahsettiği özgürleşme meselesi var ya da Ahmet Rüstem Ekici’nin hamam olgusu üzerinden yıkanma alanları tasviri. Cinsiyet rolleriyle bütünleştiğimiz noktada sanıyorum sorgulamadığımız ya da Can Küçük’ün dolabı ile kişinin Can’dan ziyade anonim bir insan olduğu, kadın mı erkek mi sorularını yanıtlayamadığımız bir tarafa dönüşüyoruz. İnisiyatif ve kavramsal çerçeve arasında şeffaflık, eşitlik meselesi, alan açmak ve bu alanları tanımlarken insanları dâhil etmek gibi kavramlar herhâlde yan yana gelebilir diye düşünüyorum. Sergileri fiziksel bir mekânda deneyimleme hâli, pandemiyle birlikte sanal mekân algısına da daha çok eğilmiş durumda. Çözüm olarak ortaya çıkan bu durumun olası etkilerini, fiziksel mekânla ilişkimiz üzerindeki yansımalarını Karşı Pencere özelinde nasıl yorumlarsınız? Şu ana kadar aldığınız dönüşler var mıdır mesela, nasıldılar? Öncelikle KOLİ Art Space’de sergi yapmak keyifliydi, zamanımız yoktu ama hareket alanımız genişti. Elçin Acun ve Yasemin Kalaycı, bu noktada KOLİ ekibi olarak gerçekten önemli bir alan kazandırdılar. İzleyici dönüşleri çok pozitifti, küratöryel strateji arasında çok değerli yorumlar aldım. Böyle bir mekânda kendi sınırlarımı da zorlayabileceğim; küçük bir alanda bu kadar çok sanatçıyla doğru bir ifadeyi yakalayabilecek, sınırlı bir alan içerisinde sergi yaptım diyebilirim. Bu açıdan, izleyicinin yakaladığı yorumların büyük bir çoğunluğu, illa ki beğenmeyen, eleştiren olmuştur ama bana ulaşan tüm yorumlar motive ediciydi. Son sorum, özenle eğildinizi bildiğim, Kadıköy/Yeldeğirmeni'nin güncel sanat ortamıyla kurduğu ilişki üzerine. Aslında uzunca bir süredir var olan Yeldeğirmeni'nin sanatla ilişkisi, son dönemlerde artan sanat hareketliliğinde daha da öne çıkmış durumda. Bu noktada öncelikle Yeldeğirmeni'nin yeni kazanımlarından KOLİ Art Space'te bir sergi gerçekleştirmek, sonrasında ise Yeldeğirmeni özelinde bir sergi gerçekleştirmenin şu ana kadar bıraktığı izlenimlere dair neler söylemek istersiniz? Bence Yeldeğirmeni, İstanbul sanat dünyasındaki en farklı yaklaşımlardan biri; kolektif üretime çok açık bir alan çünkü. Herkesin iş birliğiyle çalıştığı bir yaklaşım benimsiyorlar. Dolayısıyla insanların daha el ele hareket ettiği bir sistem var ki Apartman sergisinde de böyle bir yaklaşım söz konusuydu. Hepsi yarı inisiyatif mantığında ilerleyen ve sanatçıların, bir şeyler yapmak isteyen sanat ve kültür yöneticilerinin, bir şekilde proje yürüten insanların bir araya gelip bir şey yapalım demesiyle gelişen bir kurgu. Bölge, sosyal ve kültürel düzeyi kendi içinde oldukça yüksek bir alan olduğundan, bu tarz çalışma ve projeleri artırıcı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Bu nokta tam olarak kültür endüstrisinin dönüşümüyle ilişkileniyor; atölyeler, sanatçılar geliyor ve bir şeyler yapmak istiyorlar. KOLİ Art Space kuruldu, Apartman sergisi yapıldı mesela. Belediye bir noktada destek oluyor, derken durumlar da bu şekilde gelişiyor. KOLİ Art Space’in de buradaki formu çok önemli kuir ve feminist sanatı ön plana çıkaran nadir inisiyatif mekânlardan birisi. Galerisiz ve bağımsız bir mekân bulmakta güçlük çeken insanlara da Yeldeğirmeni gibi bir yerde alan açması ve yine aynı şekilde bahsettiğimiz insanları sınır tanımayacak bir ifadeyle buluşturmak çok kolay bir şey değil. Dolayısıyla KOLİ ve Yeldeğirmeni Mahallesi arasındaki buluşma, mahallelinin de sevgiyle karşılayacağını düşündüğümüz, ümit ettiğimiz bir alana dönüşüyor.

On soruluk sohbetler:  Nursev Irmak Demirbaş

On soruluk sohbetler: Nursev Irmak Demirbaş

Kundura Sahne'nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs-6 Haziran 2021 tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. On Soruluk Sohbetler'in PerformLab serisine bu hafta itibariyle de yerel katılımcılarla devam ediyoruz. İlk misafirimiz Nursev Irmak Demirbaş Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel Nursev Irmak Demirbaş, Fotoğraf: Aytek Alkaya Kundura Sahne'nin bu yıl ilki düzenlenen, performans alanında disiplinlerarası ve uluslararası konsept ve pratik geliştirme programı olan PerformLab, Türkiye’den ve Hollanda’dan sanatçıları bir araya getirerek 29 Mayıs- 6 Haziran 2021 tarihleri arasında Beykoz Kundura’da gerçekleşti. Kundura Sahne ile Productiehuis Theater Rotterdam ortaklığında ve Dutch Performing Arts’ın desteğiyle hayata geçirilen PerformLab programı boyunca, yapılan açık çağrı sonucu seçilen, kariyerlerinin farklı aşamalarındaki Türkiye’den sanatçılar Barış Arman, Dilan Onay, Doğan Can Serinkaya, Filiz İzem Yaşın, Halil İbrahim Aygün, Nadir Sönmez, Nursev Irmak ve Selen Gürmen bir hafta boyunca Hollanda’dan gelen sanatçıların katılımıyla, çalışmalarını paylaşma ve geliştirme imkânı buldular. PerformLab’e ayrıca, sanatçı İlyas Odman da, sanatsal süreçlere fermantasyon kavramı üzerinden yeni bir bakış açısı kazandırarak Sanat Fermantoru olarak eşlik etti. Fermantasyonu, sanatsal süreçlere yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan bir araç olarak kullanmayı öneren bu yaklaşım, PerformLab'in omurgasını oluşturdu. Hollanda’dan katılan sanatçılar ise dansçı ve koreograf Benjamin Kahn, Amsterdam Fringe Ödüllü dansçı ve performansçı Cherish Menzo, oyuncu ve performansçı Khadija El Kharraz Alami ve Green Room ödüllü eğitimci, sanatçı, tiyatrocu ve yönetmen Samara Hersch’den oluşuyordu. On Soruluk Sohbetler'in PerformLab serisine bu hafta itibariyle de yerel katılımcılarla devam ediyoruz. İlk misafirimiz Nursev Irmak Demirbaş. Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? Şeylerin bir özü olduğundan emin değilim. Performans deyince benim aklıma izlenmek geliyor. Performans olarak tasarlanmamış bir şey de izleyen kişinin poetik bir filtreyle bakmasıyla performatif nitelik kazanabilir. Çamaşır makinasının dönüşü mesela. Performe eden şey bir insansa bazen bu izleyici performe eden kişinin kendisidir dışarda biri olması bile gerekmez. İzlenmek Heisenberg’in belirsizlik ilkesinde olduğu gibi eylemi değiştirir. Bu anlamda performans kelimesi biraz ürkütücü benim için, izlendiğini bilmekten duyulan kaygıyla ilişkileniyor, performans kaygısıyla. Öte yandan izlenmek ilişkisellik içerdiği için dönüştürücü ve heyecanlı. İzlendiğin için kendini kısıtlamak ya da tam da izlendiğin için kendine ifade alanı bulmak arasında gidip gelen zor bir durum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanatın en güçlü yanı onunla uğraşan kişinin kendisini dönüştürmesidir bence. Ancak o zaman başka birinde doğrudan (ürünün kendisi ile) ya da dolaylı olarak (sanatla uğraşan kişinin iyilik hali üzerinden) bir etki uyandırabilir gibi geliyor. Sanatla uğraşan kişi en çok kendisini şaşırttığı zaman dönüşür sanırım. Kendini şaşırtmanın bir yolu sürece duyarlı olmaktır. Araştırma sürecinde tasarlanmamış olana, sürprizlere açık olmak, belirip form bulan ve yok olan olasılıkların, yapıların farkına varmak ve onlara reaksiyon vermek, sadece konuşan taraf değil dinleyen taraf olmak. Sanatla uğraşan kişi derken sadece profesyonel sanatçılardan bahsetmediğimi vurgulamak isterim. Sanat herkeste bulunan bir kapasitedir. Eğitim, kültür, sosyo ekonomik sistem gibi bir dolu ağırlığın altında sistematik biçimde baskılanıyor ve unutturuluyor. Kültür sanat endüstrisinin sanatı da bu ağır sistemlere entegre etmeye meyil etmesi ve bu endüstri tarafından kabul görme çabaları bir yana, sanat pratiği samimi bir araştırma olarak yürütüldüğünde alternatif bir gerçeği yaratmak için bir fırsattır. Sanatla uğraşan kişiye sistemlerin bulaşamadığı kendi alternatif evrenlerini kurgulayabileceği bir alan açar. Bu alanın kendisi estetik bir protestodur. Bir evren tasarlama denemesi, Fotoğraf: Murat Dürüm İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? Geleceğin tek kanallı olduğunu düşünmüyorum, tek bir şekilde dönüştürmeyecek ve zaten varolan modlarını yok etmeyecek bence. Pandemiden önce de varolan, fiziksel mesafeyi problematikleştiren, malzeme olarak kullanan, dijital performanslar artabilir. Bir performansçı olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Yaratım sürecinde COVID-19'un getirdiği kısıtlamalara uymak zorunda kalmak yaratıcılığınızı nasıl etkiledi? Fiziksel mekanlarda çalışamadığım için dijital yerleştirmeler ve performansları denemeye fırsatım oldu. AR ile deneyler yapıyorum bu ara. Uzağa bir yere bir yerleştirme göndermek, dijital mekanın uzaktaki bir fiziksel mekanla kesişimlerinin çeşitliliği çok heyecanlı geliyor. Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? Çok fazla insan var ilk aklıma gelenleri yazayım. Olafur Eliasson, John Cage, Lewis Caroll, Albert Einstein, Öklid, Bernhard Riemann, Rene Descartes, Kurt Schwitters, Refik Anadol, Thom Yorke, Cornelia Parker, İrem Mollaahmetoğlu, Ferhan Yürekli, Alain Resnais, Pina Bausch, Lebbeus Woods, Peter Cook, Douglas Neil Adams, Gilles Deleuze, Paul Klee Moholy Nagy, Alain Robbe Grillet, Edwin Abbott, David Byrne, Paolo J. Knill… Bir evren tasarlama denemesi, Fotoğraf: Murat Dürüm Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? Mimarlık okudum ve çalışmalarımı mekansal araştırmalar olarak özetleyebilirim. Kavramsal olarak bilimden, özellikle fizikten çok ilham alıyorum. Evrenin uzay, zaman, alan, kuvvet, madde, enerji nesne gibi bileşenleri üzerinde çalışmayı seviyorum. Uzayın statik bir hacimden ziyade hareketli bir alan olduğunu düşünüyorum. Bir alan olarak mekanı oluşturan kuvvetler ve bu alanın farklı madde, malzeme ve nesnelerle etkileşimi ile ilgileniyorum. Performans, yerleştirme, animasyon, çizim gibi farklı mecralarla araştırma yapıyorum. Mekanı hareketli bir alan olarak düşündüğüm için, performans ve animasyonun, algıladığım ve kavramsallaştırdığım şekliyle mekanı incelemek ve temsil etmek için iyi araçlar olduğunu düşünüyorum. Performansı bir yerleştirmenin hareketli bir versiyonu olarak ve yerleştirmeyi de bir performansın durdurulmuş versiyonu olarak görüyorum, çizimi animasyonun durdurulmuş bir versiyonu olarak ve animasyonu bir çizimin hareketli versiyonu olarak görüyorum, bir nesnenin bir olayın durdurulmuş bir versiyonu olması gibi bir olay da nesnenin hareketli bir versiyonudur. Bu günlerde uzayı farklı kuvvetlerin ilişkileri olarak anlamak ve temsil etmek için hesaplamalı akışkanlar dinamiği programlarını kullanmakla ve dijital performans ve yerleştirmelerle ilgileniyorum. Rüyalarımla pek ilgilenmiyorum zaten içe dönmeye çok meyilli biri olduğum için sanatı dışarıda olup bitenlerle ilişkilenmek üzere bir fırsat olarak görüyorum. Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? Genellikle araştırma sürecinin adını koyuyorum işe Bir Evren Tasarlama Denemesi, Manyetizma Deneyleri gibi. Eğer bir iş araştırmanın tümü değil de süreçte çıkan küçük bir parçasıysa, isim koymak çok zor oluyor çünkü bir isim verirsem olası diğer anlamları tıkamış gibi hissediyorum. Yine de bazen bir yerde yayınlanacaksa ya da kendim yayınlayacaksam bir isim koyuyorum. Çok içime sinmese de. Sanatta disiplinlerarası üretimin sanatçılara ne gibi yeni perspektifler sağladığını düşünüyorsunuz? Sanatta disiplinler arası üretimin yeni bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sanat her zaman bilimdeki paradigma değişimlerine, evreni algılamamızı sağlayan teknolojilerin çeşitliliğine yanıt verdi ve hatta bunlara kaynaklık etti. Sanatın kendi içinde disiplinlere ve uzmanlıklara ayrılması da sanatçı ve yetenek mitlerine çok odaklanan geleneksel sanat eğitiminin bir yanılsamasıdır bence. Sanatsal tüm dışavurum biçimleri her insanda bir kapasite olarak bulunur ve aynı anda harekete geçirilebilirler. PerformLab’in katılımcılarına nasıl bir deneyim sağladığını düşünüyorsunuz? Çok hızlı ve yoğun bir etkileşim alanı kuruldu. Bunda İlyas Odman’ın payının büyük olduğunu düşünüyorum sanatsal üretim sürecindeki etkileşimleri bir turşu kavanozunun içinde olanlara benzetiyordu. Kavanozdaki aromaların enzimler sayesinde açığa çıkması ve birbirine karışmasına ve içindeki her şeyin dönüşüp başka bir hal almasına benzetiyordu. Hafta boyunca karşılaştığım her şey, tanık olduğum her sahne, kendi götürdüğüm ve başkalarının getirdiği her malzeme birbiriyle çok ilişkili geldi bana. Her gün önceki gün yapılanın izlerini, her çalışma bir başkasınınkinin izini taşıyordu, Zihnimde turşu kavanozu imgesiyle başladığım için yapılan her şeyi ilişkilendirmem bu kadar hızlı oldu sanırım. PerformLab'in sizin sanatsal pratiğinize nasıl bir katkısı olduğunu/olacağını düşünüyorsunuz? Bizimle çalışan sanatçıların yöntemlerindeki ortak bir şey dikkatimi çekti. Çoğu, çalışmaya elimizde birden fazla malzemeyle gelmemizi istiyordu. Malzemelerin hepsi kullanılmasa bile bazıları çalışmanın tıkandığı noktada açıcı oluyordu. Çalışmaya bomboş bir zihinle başlamaktansa bazı imge kırıntılarıyla başlamak süreci aşamalandırıp yumuşatıyor bence.

Belgesel projesi: Sinema Bergama

Belgesel projesi: Sinema Bergama

Sarı Denizaltı Sanat İnisiyatifi’nin Yücel Tunca tarafından hazırlanan yeni projesi Sinema Bergama, 25 Haziran Cuma gününden itibaren, sinemabergama.com adresinde yayınlanıyor. Çalışma, toplumların, sosyal ve kültürel değişiminin dinamiklerinden olan sinemanın, yerel anlamda kent belleğinin oluşumuna katkısını Bergama pratiği üzerinden görünür kılmayı amaçlıyor Şen Sineması, Fotoğraf: Yücel Tunca, 2019 Yücel Tunca’nın web belgeseli olarak kurguladığı Sinema Bergama, 1925 yılından günümüze, Bergama’nın sosyal, kültürel ve siyasi hayatına, sinemalar üzerinden odaklanıyor. Yaklaşık 100 yıllık bir süreçte kent merkezinde faaliyet göstermiş 29 yazlık ve kışlık sinemanın, birer hafıza mekânı olarak ele alındığı; işletmeci, çalışan ve izleyici konumundaki 55 kişi ile yapılan görüşmeler ve fotoğraf çekimleriyle ana ekseni oluşturulan web belgeselinde, gösterim ve seyir pratiklerinin yanı sıra Bergama’da çekilen filmlere, buradan yetişen sinema emekçilerine kadar toplumsal hayatın detaylarına geniş yer ayrılıyor. Sinema Bergama, sözlü tarih, arşiv taraması, fotoğraf ve video çalışmalarının yanı sıra belgesel için üretilen müzikler ve illüstrasyonlarla izleyiciye farklı bir deneyim imkânı tanıyor. Resmi tarih yazımlarının hiyerarşik yapısına mesafeli duran Sinema Bergama belgeseli, gündelik hayatın nabzını tutarak, yaşayan bir kentin devinim halindeki atmosferini yansıtıyor. Belgesel, Pergamon’un antik tiyatrolarında gelişen seyir kültürünün izlerini; "palamut deposu"ndan dönüştürülmüş geçmişin sinema salonlarından, günümüzün yeni nesil cep sinemalarına kadar takip ediyor. Çalışma, toplumların, sosyal ve kültürel değişiminin dinamiklerinden olan sinemanın, yerel anlamda kent belleğinin oluşumuna katkısını Bergama pratiği üzerinden görünür kılmayı amaçlıyor ve evrensel kültür değerlerinin yereldeki karşılıklarına işaret etmeyi; izleyici/okuyucuyu toplumsal yapıların değişim süreçleri üzerine düşündürmeyi hedefliyor. Sinema Bergama, hatırlamanın ve hatırda tutmanın, geleceğin inşasındaki önemine vurgu yapıyor. Solda: Osman Bayatlı (en solda) eşliğinde Bergama'da bir film çekimi. Fotoğraf: Kermeslerle Bergama'nın Yakın Tarihi / Eyüp Eriş kitabından. Sağda: Şen Sineması'nına yakın zamana kadar kullanılmış sinema makinelerinden biri, Fotoğraf: Yücel Tunca Kent merkezindeki sinemalar ve köy sinemaları olmak üzere iki ana bölüm biçiminde kurgulanan Sinema Bergama’nın 2018 yılının sonunda başlanan ilk bölümünün araştırma, fotoğraflama ve yazım çalışmaları, Covid-19 pandemisinin olumsuz etkileri nedeniyle 2021’de tamamlandı. Web belgeselinin müziklerini Onur Meriç Tunca, Serkan Karaman ve Volkan Karaman yaptı. İllüstrasyonları Nermin Yağmur Erman tarafından çizilen çalışmanın yerel ilişkiler danışmanlığını ise Nejat Simit üstlendi. Web sitesini Günseli Baki ve Yücel Tunca’nın tasarladığı çalışmada birçok kişi ve kurumun arşivindeki görsellere ve belgelere yer verildi. Bir sinema filminin salonlardaki gösterimine gönderme yapacak biçimde kurgulanan web belgeseli, İlk Yarı, Antrakt ve İkinci Yarı bölümlerinden oluşuyor. Belgeselde ayrıca Sinema Bergama Rehberi adıyla kişiler, yerler ve olaylar rehberi de bulunuyor. Bergama’nın ilk sinema işletmecisi Bolşevik Cavid Bey'e (Cavit Gizer) ithaf edilen Sinema Bergama’nın ikinci kısmını oluşturan Bergama Köy Sinemaları projesinin ise 2023 yılında yayınlanması planlanıyor.

Bozcaada Caz Festivali için hazırlıklar başladı

Bozcaada Caz Festivali için hazırlıklar başladı

Bu yıl 5. yaşını kutlayan Bozcaada Caz Festivali, 20-21-22 Ağustos 2021 tarihleri arasında zengin müzik içeriği ve disiplinlerarası KEŞİF programıyla Bozcaada’da ve çevrimiçi platformunda gerçekleşiyor Sedat Girgin, Keşif Albüm Kapağı, Bozcaada Caz Festivali 2020 Yazın sevilen etkinliklerinden biri olan, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın (TGA) katkılarıyla, 3dots ve fermente tarafından düzenlenen Bozcaada Caz Festivali, cazın ustalarını ve genç müzisyenleri bu yıl yeniden buluşturmaya hazırlanıyor. Bozcaada’nın ilham veren doğasında 2017 yılından beri gerçekleştirilen festival, farklı jenerasyonlardan uluslararası müzisyenleri dinleyiciyle buluşturmanın yanı sıra, katılımcılarına çağdaş sanat ve gastronomi dahil olmak üzere farklı disiplinlerin yer aldığı kapsamlı bir etkinlik programı sunuyor. Festivale adını veren ve ev sahipliği yapan Bozcaada’nın doğasına zarar vermeden, kalıcı ve sürdürülebilir katkı sağlamak amacıyla yola çıkan etkinlik, herkese nefes alabilecek bir alan sunuyor. Bozcaada Caz Festivali, 2019 Katılımcılarını anın içinde ve farkında olmaya davet eden Bozcaada Caz Festivali, “akış” kavramını literatüre kazandıran psikolog Mihály Csíkszentmihályi’nin, kişiyi konfor alanından çıkaran ve gündelik konulardan uzaklaştıran aktivitelerin getirdiği mutluluk ile zamanın hızla akması arasındaki ilişkiyi araştıran ototelik kavramından esinlenerek yola çıkıyor. Amacı kendisinde olan anlamına gelen ototelik, yaşanılan deneyimin ve gerçekleştirilen eylemin kalitesini arttıran, bireyin konsantrasyonunun yüksek, anın içinde ve farkında olduğu, zaman algısının değiştiği bir akış hali olarak tanımlanabilir. Öz farkındalığın dahi kaybolduğu ve geçici sürelerle yakalanan bu hakimiyet, doğaçlama anındaki müzisyenlerde de karşımıza çıkıyor. Bu kavramdan yola çıkarak; “Albert Einstein ve Miles Davis’in ne gibi benzerlikleri olabilir?, İzafiyet teorisini geliştirmek ve So What parçasının solosunu çalmak arasındaki bir ilişki var mıdır?, Mutlu hissettiğimiz anlara katkı yapan unsurlar nelerdir?, Ototelik bir eylemde öz farkındalığın kaybolması hissi nasıl tanımlanabilir?” ve benzeri soruları tartışmaya açan festival, sanatçısı, katılımcısı, çalışanı ve ada sakinleriyle birlikte herkesi akış halini keşfetmeye davet ediyor. Bozcaada Caz Festivali, 2019, @gezginharitası Festival modeli Erişilebilirlik, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekolojik dönüşüm gibi kritik öneme sahip konuların da altını çizen Bozcaada Caz Festivali, konularında uzman kişi ve kurumlarla çalışarak farkındalık yaratmaya devam ediyor. Eğlence sektöründe ileri dönüşüm (upcycle) bilincini uyandıran festival, fiziksel düzenlemelerden, festival ekibine verilen eğitimlere kadar festival ortamını erişilebilirliğe uygun hale getiriyor. Her konuda erişilebilirlik üzerine çalışan Bozcaada Caz Festivali, 2019 itibarıyla caz müziği destekleyen Europe Jazz Network’e dahil olmuş ve daha fazla kişiyi bilgilendirmek ve bir iletişim ağı kurmak amacıyla da 2020 yılında Türkiye Caz Ağı’nın kurucu üyesi olmuştur. Festival, iklim krizine dikkat çekmek için uzun dönem partnerlik yaptığı Esmiyor adlı podcast serisi ile Keşif programında özel içerikler üretiyor; Ecording iş birliği sayesinde festival için alınan her bileti, doğada bir tohum topuna dönüştürüyor. Reflect Studio ortaklığıyla ise, festival ürünlerinin etik üretim anlayış ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilmesini sağlıyor. Bozcaada Caz Festivali, aynı zamanda uluslararası müzik endüstrisinde cinsiyet eşitliğini hedefleyen İngiltere merkezli Keychange programında yer alıyor. İngiliz Telif Hakları Meslek Birliği Vakfı PRS Foundation tarafından yönetilen program, festivalleri 2022 yılına kadarki etkinliklerinde yarı yarıya olacak şekilde cinsiyet dengesi sağlamaya teşvik ediyor. Bozcaada Caz Festivali, 2020 Keşif programı Medya ve içerik partneri Aposto!’nun desteğiyle gerçekleşecek 5. Bozcaada Caz Festivali’nin enerjisini hem katılımcılara hem de ada sakinlerine aktaracağı Keşif programının detaylarının ise ilerleyen günlerde paylaşılması planlanıyor. Kendine Has, Volkswagen, Jack Lives Here ve Metro Türkiye iş birliğiyle düzenlenen 20-21-22 Ağustos 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek Bozcaada Caz Festivali biletlerini Passo üzerinden temin edebilir, detaylı bilgi için bozcaadacazfestivali.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

İnsanın doğa ile arasındaki sorunlu ilişkiyi keşfetmek

İnsanın doğa ile arasındaki sorunlu ilişkiyi keşfetmek

İnterdisipliner bir akademi-sonrası kurumu olarak, Hollanda'nın Maastricht kentinde bulunan Jan van Eyck Academie, dünyanın her yerinden sanatçılara, tasarımcılara, yazarlara, küratörlere ve mimarlara mekân açarak katılımcılarına pratiklerini geliştirmek için gereken zaman, alan ve uzmanlığı sağlıyor. Gıda, Malzeme, Fotoğrafçılık ve Görsel-İşitsel, Baskı ve Yayıncılık, Gelecekteğin Malzemeleri gibi laboratuvarları ve kütüphanesi ile, katılımcıları projelerini kavramsallaştırmaları ve üretmeleri için destekliyor. Akademinin Doğa Araştırmaları, Sanat ve Toplum ve Araştırma ve Eğitim bölümleri, katılımcıların projelerini çeşitli iş birlikleriyle gerçekleştirmelerine yardımcı oluyor. Akademi hem araştırma ve denemeler için, hem de (kamuya açık) tartışma ve karşılıklı alışveriş yapmak için bir mekân sunuyor. Jan van Eyck Academie'nin halka açık programı, iklim krizi aciliyetini merkeze yerleştirerek yeni perspektifler sunarken, çevresel kırılma noktaları üzerine sanat yoluyla konuşmaları teşvik ediyor. Akademinin İletişim departmanından Solange Roosen ile konuştuk Röportaj: Liana Kuyumcuyan Jan van Eyck Akademi mezunu Ju Hyun Lee tarafından düzenlenen atölye çalışması, The Food Art Film Festival, 2019 Doğa Araştırmaları departmanını "İklim krizi ve ardından gelen sosyal, ekolojik ve politik gelişmeler ışığında araştırma ve politika oluşturmaya teşvik eden" bir platform olarak açıklıyorsunuz. Doğa Araştırmaları çatısı altında gerçekleştirdiğiniz projelerinizi özetleyebilir misiniz? Doğa Araştırmaları departmanı, insanın doğa ile sorunlu ilişkisini keşfetmek ve onları teorik ve pratik düzeyde kolaylaştırmak isteyen sanatçılara yardım etme ihtiyacı ile 2017 yılında Jan van Eyck Academie'de kuruldu. Bölüm, yıl içerisinde atölye çalışmaları, okuma grupları ve saha gezileri düzenliyor. Doğa Araştırmaları departmanı tarafından ilki 2018 yılında gerçekleşen The Food Art Film Festival (FAFF) her yıl düzenlenen, disiplinler arası bir araştırma festivali olarak hem yerel hem de uluslararası alanda çiftçiler, şefler ve bilim insanları ile tasarımcı ve mimarları bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu disiplinler arası yaklaşım sayesinde gıda sürdürülebilirliğinin geleceği üzerine düşünmeyi hedefliyor. Etkinlik gıda, sanat ve filmi bir araya getirerek, gıdanın doğa, bitkiler, hayvanlar ve sağlığımızla olan ilişkisi üzerine düşünmemizi amaçlarken, konuya olan bakış açımıza yeni perspektifler katmayı odağına alıyor. FAFF aynı zamanda 2018 yılında Çin’in Xiamen kentinde; sanat platformu C-Platform, Guangzhou Hollanda Konsolosluğu ve Xiamen Lucitopia Culture işbirliğiyle düzenlendi. Ayrıca Doğa Araştırmaları departmanı ve Jan van Eyck Kütüphanesi işbirliğiyle, farklı insan ve insan olmayan varlıklar üzerine farkındalığı arttırmak için Okuma Grupları düzenlenmiştir. Bunlara ek olarak, Doğa Araştırmaları departmanı Jan van Eyck Academie bünyesinde sebze bahçesi ve seralarla ilgilenmekte. Bahçe, Lucilla Kenny’nin düzenlediği “doğal boyama” atölyesi gibi çeşitli atölyeler veya katılımcıların araştırmaları için bir zemin görevi görüyor. Solda: Jan van Eyck Akademi Sağda: Jan van Eyck Akademi sebze bahçesi, Jorgge Menna ve Joelson Buggilla'nın projesi Hinterland ile birlikte Doğa Araştırmaları departmanında geliştirilen projelerin çıktıları nasıl yayınlıyor? Tasarımcı ve araştırmacılara nasıl ulaşıyor? Doğa Araştırmaları departmanı fikirler ve çıktılarını katılımcılarla ve kamuoyuyla festivaller, atölyeler ve okumalar aracılığıyla, aynı zamanda konferanslar vererek, makaleler yayınlayarak, geniş bir ağla bağlantı içinde bulunarak ve işbirlikleri yaparak yayıyor. Örneğin de Onkruidenier isimli duo, Bamboo Curtain Studio ile katılarak Taiwan’ın Taipei şehrinde bir sanatçı değişim programına katılmıştı. 2019 yılında, Jan van Eyck Academie 6 aylığına Londra’daki Central Saint Martins’in Geleceğin Malzemeleri Yüksek Lisans Programı Direktörü Kieren Jones’u Araştırmacı Ortak olarak ağırlamıştı. Bu süreçte kendisi de Future Materials Bank’i (Geleceğin Malzemeleri Bankası) geliştirmek üzerine çalışmalar yapıyordu. Doğa Araştırmaları departmanı aracılığıyla Jan van Eyck Academie, aynı zamanda dünya çapında yaklaşık 45 ortağı, resmi olmayan bir sanat organizasyonu ağında bir araya getiren ve yaratıcı uygulamalarıyla çevresel sürdürülebilirliğe katkıda bulunan Green Art Lab Alliance'ın (GALA) bir parçasıdır. Doğa Araştırmaları, akademiye yeni laboratuvarlar ekleyerek araştırma ve bilgi geliştirmeyi de ilerletiyor: 2018'de sanatçıların ve tasarımcıların hem teorik hem de pratikte gıda odaklı projelerini denemelerini ve geliştirmelerini sağlayan Gıda Laboratuvarı’nı kurdu. Ayrıca Geleceğin Malzemeleri Laboratuvarı, 2020 yılında Doğa Araştırmaları departmanından ayrılarak daha bütünsel ve sürdürülebilir sanat uygulamalarına katkıda bulunmaya yöneldi. The Food Art Film Festival, 2020 Şimdiye kadar yapılan projelerde iklim kriziyle ilgili ne tür araçlar geliştirildi? Doğa Araştırmaları departmanı tarafından geliştirilen en yeni ve kapsamlı araç Future Materials Bank; sanatsal uygulamalarda kullanılmak üzere toksik olmayan, biyolojik olarak parçalanabilen ve diğer sürdürülebilir malzemeleri toplayan bir çevrimiçi malzeme bankası. Bu banka, sanatçılara pratiklerinde daha bütünsel bir yaklaşım geliştirebilmeleri için ilham vermeyi amaçlıyor. Future Materials Bank pek kapsamlı olmayan, ama sürekli büyüyen bir proje. Herkes koleksiyona katkıda bulunabilir. Akademi için bir sonraki adım, katılımcılarımıza sanat uygulamalarında sürdürülebilir malzemelerin kullanımında aktif olarak yardımcı olabilmek için Future Materials Bank’i daha da geliştirmek. Jan van Eyck Akademi, Future Materials Bank Yaratıcı alanlarda ekolojik ve sürdürülebilir çözüm üretmeye yönelik araştırma ve üretime doğru artan bir eğilim görüyor musunuz? Sanatçılar, tasarımcılar ve diğer yaratıcı alanlarda doğaya yeniden dönme, iklim kriziyle bağlantı kurma, sosyo-politik ve tekno-ekonomik etkiler üzerinde durarak araştırmalarında bu yönde pozisyon aldıklarına dair artan bir ilgi görüyoruz. Doğa Araştırmaları departmanını kurmamızdaki en büyük motivasyon da bu artan ilgiyi görmemizdi. Katılımcılarımız sanat, tasarım ve diğer yaratıcı disiplinlerin uzun vadeli politika yapmada nasıl sürdürülebilir bir rolü olabileceğine dair eğiliyorlar. Biz de bu ihtiyacın farkındayız ve katılımcılarımızı arayışlarında desteklemek, aynı zamanda gelecek için kuvvetli bir akademik ortam sağlamak için kendimizi eğitmek, fikir ve düşüncelerimizi ortaklarımızla ve kamuyla paylaşmak istiyoruz. Bu tabii ki sadece çözüm üzerine düşündüğümüz anlamına gelmiyor; farkındalık yaratmak, iklim krizinin aciliyetini ifade etmenin yeni yollarını bulmak ve iklim değişikliğinin sosyal sonuçlarını yansıtmakla da ilgili. İklim krizi karşısında hem düşünsel anlamda hem de eylemlerimizde bir değişiklik yaratabilmekle ilgili.

Metro tünelinde: İstanbul’da Şifa Bulmak

Metro tünelinde: İstanbul’da Şifa Bulmak

İBB iştiraklerinden Metro İstanbul, İstanbul’da Şifa Bulmak başlıklı karma sergiyi Taksim’de bulunan Yenikapı-Hacıosman Metro Hattı’nın Yaklaşım Tüneli’nde izleyiciyle buluşturmaya hazırlanıyor. 19 Temmuz tarihine kadar devam edecek olan serginin küratörlüğünü Melis Bektaş üstleniyor Şehrin önemli metro bağlantı noktalarından biri olan Yaklaşım Tüneli’nde hayata geçen İstanbul’da Şifa Bulmak sergisi, İstanbul’un hıza endeksli temposunda, kültür-sanat etkinliklerine vakit ayırmanın zorlaşması nedeniyle, gündelik hayatın büyük bir bölümünün geçtiği metroları, bir ara buluşma mekânı olarak ele alıyor. Melis Bektaş’ın küratörlüğünde düzenlenen sergide, sanatçılar Arek Qadrra, Berka Beste Kopuz, Canavar, Deniz Çimlikaya, Ece Eldek, Eda Aslan, Eda Emirdağ & İrem Nalça, Emin Köseoğlu, İpek Yücesoy, İsmet Köroğlu, Marina Papazyan, Metehan Özcan, SABO, Seydi Murat Koç, Umut Erbaş ve Yekateryna Grygorenko’nun çalışmaları yer alıyor. Ayrıca; 19. yüzyıl kolera salgınının zirvesinde Osmanlı’da kurulan SurpPırgiç, Balıklı Rum, SurpAgop, Balat Or-Ahayim ve Bulgar Hastanesi’nin tarihini ve ilişkilerini çalışan araştırmacılar Cemre Gürbüz, GabrielDoyle ve NaomiCohen’in çalışmalarının bir kısmı da hikâyeler ve arşivle haritalandırdıkları yerleştirmeyle sergide sunuluyor. Metro İstanbul Genel Müdürü Özgür Soy’un “Yaklaşım Tüneli; atmosferi, mimari özellikleri ve belleğiyle İstanbul’da Şifa Bulmak sergisi için eşsiz bir bağlam sağlıyor. Diğer yandan da konumu ve imkânlarıyla Türkiye’deki hatta dünyadaki kültür-sanat alanları haritasında yer almayı hak ediyor” diyerek potansiyelinin altını çizdiği, metro hattının yapımı aşamasında lojistik amaçlı açılan, ana hatta ya da tali yollara bağlantılı olan yaklaşım tüneli; 200 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde ve 4.5 metre yüksekliğinde. Bir ucu yerin altında rayında giden hayata bağlı olan tünelin diğer ucu İstanbul’un en hareketli noktalarından biri olan Harbiye’ye açılıyor. 2005 yılında Karşı Sanat iş birliğiyle düzenlenen sergiye ev sahipliği yapan Yaklaşım Tüneli’ndeki İstanbul’da Şifa Bulmak başlıklı karma sergiyi 19 Temmuz tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz.

Her tarafta makine var, bu farklı bir şey

Her tarafta makine var, bu farklı bir şey

Bağımsız sanat inisiyatifi 5533’ün 2021 programının Birinci Bölüm başlıklı ilk sergisi, sanatçı Can Küçük’ün davetiyle Ayçesu Duran ve Cem Örgen’in çalışmalarını İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) bir araya getirdi. Sergiyi mekânla ve malzemenin sınırlarıyla kurduğu ilişki bağlamında değerlendirdik Yazı: Rita Aktay Ayçesu Duran, Rast, Yerleştirme görüntüsü, Fotoğraf: Zeynep Fırat İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) faaliyet gösteren bağımsız sanat inisiyatifi 5533, çarşının endüstriyel üretim aktiviteleri arasında sanatsal üretime ayrılmış bir mekân olarak kendine özel bir yer ediniyor. Can Küçük’ün daveti üzerine, Ayçesu Duran ve Cem Örgen’in işlerini bir araya getiren Birinci Bölüm adlı sergi ise bu birlikteliğin sınırlarını inceliyor. Ustaların endüstriyel malzemeler kullanarak tüketim pazarına yönelik ürettikleri objeler ile, sanatçıların aynı objelerin işlevselliğini yorumlayarak yarattıkları işler arasında nasıl bir ilişki söz konusu? 5533’ün galeri mekânı içinde Cem Örgen’in birçok farklı işini bir araya getiren Gökyüzünde Saklanamazsın, çarşının sunduğu ürünlerin işlevleri arasında sıkça rastlanan, kapamak, korumak, kaplamak gibi eylemlerden esinleniyor. Örneğin Örgen, mekânın cam kapısının üzerine gerdiği araba kaplama kumaşından bir parça keserek, kapının cisimleştirdiği “eşik” kavramına dikkat çekiyor. Oluşan delikten görülebilen sergi mekânı böylece daha mı davetkâr oluyor, yoksa cam kapının üzerine sonradan eklenmiş kaplama malzemesi bir mahremiyet mi yaratmaya çalışıyor? Sanatçıların müdahaleleriyle çarşıya eklenen bu ve benzeri geçirgen sınırlar, toplumsal alanın —ya da daha küçük ölçekte objelerin— kullanımını da müzakereye açıyor. Cem Örgen, Gökyüzünde Saklanamazsın, Sergi görüntüsü, Fotoğraf: Zeynep Fırat Sergi mekânının bir köşesinde, yerde açık duran yüz boyası kutusu, askerler tarafından kamuflaj için kullanılan bir renk paleti içeriyor ve Örgen’in ufuk hattı boyunca duvara sıraladığı manzara resimlerinin renk seçimini belirliyor. Paletin içinde mavi olmaması sebebiyle, gökyüzünün dahil olduğu kadrajların hepsi kızıl bir gün batımını betimlemek durumunda kalıyor. Normalde romantik ve sevilen bir tablo olan gün batımı, bu mecburiyetin içerdiği şiddetle rahatsız edici bir yoğunluğa bürünüyor. Hayatın ayrılmaz bir parçası olan, belirli kısıtlamalar içinde hareket etme hali dışında, bu boya paleti aynı zamanda görünürlük kavramını da kurcalamaya başlıyor. Sanatçı kamuflaj eylemini “çevrenin bilgisini üzerinde taşıyarak saklanmak” olarak tarif ediyor. İki sanatçının da çarşıda üretilen malzemeleri temel bir başlangıç noktası olarak almaları, hatta Duran özelinde bu malzemelerin kullanımını bir kural edinmeleri, benzer bir “araya karışma” arayışı mı? Yoksa malzemeler yeterince dönüştürüldüklerinde, tam tersine çarşının gündelik akışını sekteye uğratan, kamuflajdan ziyade makyaja kayan dikkat çekici öğeler haline mi geliyorlar? Kamuflajın —özellikle askeri kullanımda— bir savunma taktiği olması ise sanatçının çarşıdaki yerine dair bir gerilimi gündeme getiriyor, ve bu durum sanat objelerinin diğer gündelik objeler arasındaki rolünü tartışmaya açıyor. Birinci Bölüm’e uzanan süreçte gerçekleşen Giriş sergisinde, İMÇ’de satılan parke görünümlü plastik kaplamalardan ağaç kütüğü şeklinde bir tabure üreten Duran, yine benzer bir malzeme dönüştürme süreci izleyerek, Rast adlı yerleştirmesi için plastik bir brandayı tuval şasesine geriyor ve geleneksel resim sanatına göndermede bulunuyor. Her yerde karşımıza çıkan mavi Pilsa branda, özellikle manav ve kamyonların ayrılmaz bir parçası haline gelmiş yaygın bir malzeme. Daha önce sanat bağlamında belki sokak fotoğrafçılığıyla karşımıza çıkmış, arka plan rengi için beğendiğimiz branda, şimdi tuval şasesine gerilerek bir yandan değerleniyor, bir yandan da işlevsizleşiyor. Cem Örgen, Katlı Deri, Fotoğraf: Cem Örgen Duran’ın yerleştirmesi 5533’ün galerisinde değil, İMÇ’nin başka bir koridorunda, ayaküstü bir geçiş noktasında yer alıyor. Sanatçı, brandanın yanı sıra ayaklı bir davul ziline günde bir kez kuş yemi döken özel bir otomatı da içeren yerleştirmesi için yaptığı mekân seçimini açıklarken, bir yandan saklı, kendi halinde, bir yandan ise çarşının gündelik akışına dahil olan bir mekân aradığını söylüyor. Böylece Duran, sıradan objeleri sıra dışı bir biçimde çarşıya eklemleyen bu müdahaleyle, dahil olmak ve ayrı durmak arasındaki ince çizgiyi keşfetmeye devam ediyor. Günde sadece bir kez gerçekleşen kuş yemi döküm anının çarşıda bir şehir efsanesi halini alabileceğini umut eden sanatçı, gizem ve rastlantı gibi kavramlar üzerinden görünürlüğün sadece görsel değil, mekânsal ve sosyal boyutlarını da ele almış oluyor. Ayçesu Duran, Yemleme Enstrümanı, Fotoğraf: Zeynep Fırat Çarşıya dahil olmanın bir başka yöntemi ise ekonomik faaliyetler üzerinden açılıyor. İMÇ 5533’ün kurucularından biri olan sanatçı Nancy Atakan’ın Komşular I / II (2009) adlı video işinde, çarşıdaki sanatsal faaliyetlere dair yorumlarını paylaşan esnaf, “çaycı çay verdi, camcı cam yaptı” diyerek, özellikle satışa olan olumlu etki açısından hoşnutluklarını dile getiriyor. Benzer bir şekilde Birinci Bölüm’ün ziyaretçileri, Örgen’in işinde karşılaştıkları bir menü aracılığıyla komşu büfeden sanat eseri niteliğinde bir yemek ürünü sipariş edebiliyorlar. Sanatçının kısıtlamalarla oynadığı oyunları takiben tek bir ürünle sınırlandırılan menü, çarşı ve sanat mekânı arasında bir etkileşimin reçetesi halini alıyor. Cem Örgen, Menü, Fotoğraf: Zeynep Fırat Duran ise tuvale gerdiği mavi brandanın üzerindeki 8 altın 12 gümüş renkli kuş gözünü (metal halkalı delik) çakması için birinci bloktan bir ustaya müracaat ediyor. Deliklerin rastgele olması gerektiği talimatını alan usta, bir yandan kedi alanındaki uzmanlığını kullanıyor, bir yandan ise daha önce uygulamak zorunda kalmadığı yeni bir koşulla kendi sınırlarını zorluyor. İMÇ’nin sıradan ekonomisine bir müşteri olarak dahil olan Duran, ustalığın gündelik gereksinimleri dışında kalan talebiyle daha çok sanat süreçlerinden esinlenen yeni bir üretim biçimini çarşıya kazandırmış oluyor. Atakan’ın videosunda bir diğer esnafın dile getirdiği üzere, sanat bir yenilik arayışına cevap veriyor: “Her tarafta makine var, bu farklı bir şey.” Ayçesu Duran, Gama, Fotoğraf: Zeynep Fırat Ustanın çaktığı delikler ile geçirgenleşen branda yine bir sınır metaforuna bürünürken, saklanmak ve görünmek ikiliğine bir diğer yaklaşım ise Örgen’in ışık manipülasyonlarıyla vücut buluyor. Örneğin, 5533’ün tavanındaki floresan lambaya sargı bezi saran sanatçı, ön duvarı oluşturan camekân vitrine kılıç figürlerinden yapılmış bir perde ekleyerek mekânın içindeki ışığın akışını kontrol etmeye devam ediyor. Bedenin uzandığı alanı savunmakla yükümlü, agresif bir obje olan kılıç ise yine sınır kavramına dair bir gerginlik teşkil ediyor. Sanatçılara, çarşı esnafının sergiyi gezip gezmediğini sorduğumda aldığım cevap ise, kapıdan içeri belki de en çok çaycının girdiği oluyor. Cem Örgen, Güneş Yanığı ve Fani Gözler İçin Silah, Fotoğraf: Cem Örgen Sanat İnisiyatifleri Sürdürülebilirlik Fonu 2020 – 2021 kapsamında SAHA tarafından desteklenen bağımsız sanat inisiyatifi 5333, Can Küçük ev sahipliğindeki programına İkinci Bölüm: Yüzeysel isimli sergiyle devam ediyor.

Postane Duvar'ın sanatçısı belli oldu

Postane Duvar'ın sanatçısı belli oldu

Bu yaz Galata'da açılacak olan Postane, giriş katında bulunan duvarı sanat işleri için ayırdı. Yaptığı açık çağrı sonucu gelen başvuruların kazananı sanatçı Ekin Kano oldu. Kano, önümüzdeki dönemde Büyümenin Bedeli isimli eserini Postane Duvar için üretecek Ekin Kano, Büyümenin Bedeli, 2021 Postane Duvar’da 2021-2023 yılları arasında yer alacak sanat işi için açık çağrı sonuçlandı. Değerlendirme ekibi satın alınacak esere ve mansiyon ödüllerine 10 Haziran 2021’de yapılan toplantı ile karar verdi. Türkiye’den ve Avrupa’nın farklı ülkelerinden toplam 57 proje önerisi alındı. Duvara çok çeşitli malzeme, yöntem ve medya ile öneri geliştiren başvuruların birincil olarak “ağaç” kavramına odaklandığı ikincil olarak iklim değişimi, çevresel tahribat, insanı da içeren ekolojik hafızanın sürekliliği, anti-antroposen, sosyal ve çevresel adalet gibi konular etrafında kurgulandığı söylenebilir. Değerlendirme ekibi Ekin Kano’nun Büyümenin Bedeli isimli eserinin uygulanmasına karar verdi; Pınar Akkurt, Aslı Özdoyuran, Bünyamin Bozkuş, Tuna Üner, Poçolana Works, Çağla Vera Kılıçarslan, Elif Çiftçioğlu, Yağmur Tansu Uğurel ve Utku Eroğlu, Serhat Kır, Yarsu Genç mansiyon ödüllerini aldı. Satın alınan eser Haziran 2021 içerisinde Postane Duvar’a yerleştirilecek. Takip eden dönemde başvuru yapan sanatçılarla, Postane bünyesinde ortak çalışmaya yapmak için çalışmalar yapılacak. Ekin Kano’nun Büyümenin Bedeli (Growing Pains) isimli çalışması, Alexander von Humboldt’a referansla, manzara resmini kültürel bir aygıt, politik bir sembol olarak değerlendiriyor. “Artık manzara resmi, insan olmayanın bilgisini saklayan, ehlileştiremediğimiz, kendi iradesiyle görünür olan ve kontrol edemediğimiz bu süblim yapıya naifçe ait olma çabasını temsil ediyor.” Bir ekolojik restorasyon tekniği de olan “scagliola”yı kullanarak tamamen doğal malzemelerle üretilen manzara resim-objesi teras bahçesinden çıkan ve komposta girmesi sakıncalı olan ayrık otlarını içerecek. Böylece farklı zamansallıklar ve maddeselliklere işaret eden bir manzara betimlemesi ortaya çıkacak. Daha önceden değerlendirmede bulunacağı açıklanan Sinan Logie katılamadığından değerlendirme ekibi Banu Cennetoğlu, Burak Arıkan, Duygu Dağ, Ege Kanar, Merve Bedir ve Yaşar Adnan Adanalı’dan oluştu. Postane Postane, sosyal ve çevresel etki odaklı çalışmalara ve ortak kültürel üretime ev sahipliği yapmayı amaçlayan bir mekân. Galata’da İngiliz Postanesi olarak bilinen tarihi yapı, konumlandığı çevrenin ve temas ettiği canlıların iyilik halini besleyen açık, paylaşımcı, üretken ve onarıcı bir mekân olarak restore edip yeniden işlevlendiriliyor. Postane daha adil ve yaşanabilir bir dünya için üretenleri, kültür mirasını koruyup yaşatanları, yenilikçi ve yaratıcı hikâyeleri dinlemeyi ve anlatmayı sevenleri bir araya getirmeyi hedefliyor. Bu amaçla Postane’de, sosyal ve çevresel etki odaklı çalışanlarla yurttaşlar arasındaki etkileşimi kolaylaştıran, değişim elçisi aktörlere kuluçka sağlayan, sosyal inovasyonu teşvik eden, nitelikli eğitim ve araştırmaya olanak veren mekansal altyapı yer alacak. İçinde zehirsiz gıda yetiştirilen bir teras bahçesi, mutfak ve kafeterya, adil ticaret birimi, ortak çalışma alanları, kütüphane, multimedya stüdyosu ve çok amaçlı etkinlik salonu bulunacak. Postane İstanbul, Fotoğraf: Emirkan Cörüt Postane Duvar Postane’nin giriş katındaki yüksek tavanlı salonda bulunan 6 metre genişliğinde, 5 metre yüksekliğindeki duvarı sanat işleri için ayrıldı. Burada sergilenecek yapıtlar, aralıklarla yenilenecek ve döneminde duyurulan bir tema üzerine, açık çağrı usulüyle belirlenecek. Aynı zamanda sanatçılarla bir dayanışma aracı olması hedeflenen çağrının sonucunda, satın alınan iş bir sonraki çağrıya kadar sergilenecek. Yapıtın blok zincirde NFT (Non-Fungible Token) olarak iki yıl sonra açık artırma usulü satışından elde edilecek gelir ise bir sonraki eserin üretim maliyetini ve projeleri gerçekleştirilecek sanatçıları desteklemek amacıyla kullanılacak.

Egemenlik kavramını buzullar ile açıklamak

Egemenlik kavramını buzullar ile açıklamak

The Legal Status of Ice (2017), Irene Stracuzzi’nin Kuzey Buz Okyanusu’nun değişen sınırlarını gösterdiği bir enstalasyon. İklim değişikliği nedeniyle eriyen buzulların sonucunda ortaya çıkan jeopolitik sorunlar ve tasarımcının buzu yaşanan değişimi göstermede bir araç olarak kullanmasından yola çıkarak, iklim krizi ve sonuçları hakkındaki fikirlerini dinledik Röportaj: Liana Kuyumcuyan Irene Stracuzzi, The Legal Status of Ice, 2017, Fotoğraf: Ronald Smits The Legal Status of Ice isimli projeni kısaca anlatabilir misin? Projeyi Design Academy Eindhoven, İletişim Tasarımı yüksek lisans programı kapsamında, mezuniyet projesi olarak geliştirdim. Kuzey Buz Okyanusu üzerindeki yarış ve beş Arktik ülkesinin - Rusya, Kanada, Danimarka, Norveç ve Amerika Birleşik Devletleri'nin- sınır iddialarını görselleştiren bir enstalasyon. Kaybolan deniz buzu nedeniyle büyük ölçüde petrol ve doğalgaz rezervlerinin ortaya çıkmasıyla, hiç kimseye ait olmayan Kuzey Kutbu, jeopolitik anlamda herkesin dikkatini çeken bir nokta haline geldi. Enstalasyon, Kuzey Buz Okyanusu üzerinde devam eden anlaşmazlığı üç boyutlu bir maket üzerinde projeksiyon ile yansıttığım görüntü aracılığıyla araştırıyor. Birbirleriyle çakışan sınır taleplerini; deniz buzu, petrol, gaz rezervleri, deniz yolları, askeri üsler ve deniz tabanının jeolojik oluşumlarının üst üste gelmesi ve coğrafi verileriyle karşılaştırılmasıyla oluşuyor. Arktik ülkeleri mekânsal iddialarını doğrulamak için hala bilimsel keşif gezileri düzenlerken, ürettiğim enstalasyon zaten bilimsel gerçekleri gösteriyor ve coğrafi ve jeolojik bilgileri görünür kılmanın önemini ortaya koyuyor. Genel olarak proje, anlaşmazlığın arkasındaki kartografik sömürgeciliği göstermeyi hedefliyor ve küresel bir müşterek olarak algılanması gereken bir bölgedeki egemenlik kavramını sorguluyor. Proje metninde şöyle bir açıklama yer alıyor; “Kuzey kutbu sınırı hem iklim ve sıcaklık, jeolojik özellikler, su ve buz özelliklerine göre, hem de bölge için karar kılınan esnek yasalar ve anlaşmalara göre düzenlenebilir.” Projeye bugünden baktığında konunun aciliyeti hakkında ne düşünüyorsun? Bu konu üzerine çalışmaların devam ediyor mu? Proje konusunun aciliyetinin hala sürdüğünü düşünüyorum, çünkü Kuzey Kutbu’nun değişimi hala iklim değişikliğiyle bağlantılı olarak, hem karada hem de denizde sürmekte. Bu değişimlerin çoğu jeopolitik menfaatlerin ve ilginin hızla artmasına neden olurken, Kuzey Kutbu’nu çevreleyen ülkelerin buzsuz bir okyanus olasılığına ilgiyle yaklaştığını görüyoruz. Sınır üretiminin yasal yönüne The Legal Status of Ice projesi ile eğilmemin ana nedeni de buydu. Öte yandan, değişen kutup iklimi de bilim dünyası tarafından yakından izleniyor. Bölgedeki buzun çözülmesiyle ortaya çıkan birkaç jeokimyasal etkileşim bulunuyor ve karmaşıklıkları nedeniyle hala tam olarak anlaşılamamış kısımlar bulunuyor. Bölgenin son durumunu daha bilimsel bir araştırma olan Melting Ground (2021) isimli projem için araştırmaya başlamıştım. Bu enstalasyon, uzun süre uykuda olan bakterilerin donmuş toprakların çözülmesi nedeniyle yeniden uyanması sonucu eski bitki ve organik kalıntıları metan ve karbondioksite dönüştürdüğünde neler olduğunu gösteriyor. Bu konunun hem dramatik hem de kafa karıştırıcı olduğunu söyleyebilirim; çünkü bunların atmosfere ulaşan ve küresel ısınmaya katkıda bulunan sera gazları olduğu biliniyor, ancak küresel karbon emisyonlarında ne kadar etkiye sahip olduklarını tam olarak belirlemek de zor. Tahmini iklim değişikliği modelleri şu anda bu jeokimyasal etkileşimlerin içermiyor çünkü hala çok karmaşıklar. Bu nedenle proje, iklim değişikliği sorunlarını etkili bir şekilde ele almanın zorluğunu vurgulamayı amaçlıyor ve gezegenimizin geçirdiği dönüşümlerin etkilerini tam olarak kavramada her zaman bir adım geride olduğumuzu gösteriyor. Irene Stracuzzi, The Legal Status of Ice, 2017, Fotoğraf: Alessandro Arcidiacono “Buzların erimesi” konusunu politik bir konuyu açmak için bir araç olarak kullanıyorsun. Siyaset ve iklim değişikliği arasındaki ilişki hakkında neler söylemek istersiniz? Dramatik bir olay olduğu için görsel bileşeni de kuvvetli olan “buzların erimesi” meselesini kullanmak iklim değişikliğini tartışmak için stratejik bir karardı. Görsel olarak anlaması oldukça kolay olduğundan bizi duygusal düzeyde vuran bir olgu bu. Politika ile iklim değişikliği arasındaki karmaşık ilişki ve aralarındaki büyük çelişkiler hakkında da bir tartışma başlatabileceğine eminim. Spesifik politik açıklamalar yapmaktan çok projelerim aracılığıyla bu çelişkileri açığa çıkarmak ilgimi çok daha fazla çekiyor. Yaratıcı alanlarda ekolojik ve sürdürülebilir çözüm üretmeye yönelik araştırma ve üretime doğru yükselen bir eğilim görüyor musun? Yaratıcı alanın gittikçe daha fazla sürdürülebilir üretime doğru ilerlediğini kesinlikle görüyoruz, bu da beni gelecek için sessizce umutlandıran bir şey. Ancak, iklim tartışmasına kendi katkımın bu girişimlerden biraz farklı olduğunu düşünüyorum. Çözüm üretmek yerine, verilerin ve bilgilerin görselleştirilmesi yoluyla sorunun karmaşıklığını ortaya çıkarmak ilgimi çekiyor. İklim kriziyle mücadele etmek ve önemli bilgileri aktarmak için her iki tasarım yaklaşımına da ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Irene Stracuzzi, The Legal Status of Ice, 2017, Fotoğraf: Alessandro Arcidiacono