My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Avrupalılar sergisi, Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde

Ali Kazma’nın bazıları Türkiye’de ilk kez gösterilen 11 video çalışmasından oluşan Avrupalılar sergisi, 5 Mart-30 Nisan 2021 tarihleri arasında Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde izleyicisiyle buluşuyor Ali Kazma, Laboratuvar, Rezistans Serisi, 2013, Tek kanallı, HD video, 5 dk. Sanatçı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın izniyle Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nde açılan Avrupalılar sergisi, Ali Kazma’nın günümüzü tarayan bakışı üzerinden geçmişi ve olası gelecek senaryolarını, anakronizm tuzağına düşmeden sorgulamayı amaçlıyor. Sergi, izleyiciyi bir tanımın içinin nasıl doldurulduğu -doldurulmadığı ya da boşaltıldığı- hakkında düşünmeye iterken, Avrupa kavramının sınırlarını ve anlamını inceliyor, kavramın dilde, sanatta ve kültürde sürekli değişen karakterini cevaplardan çok sorular üzerinden ele alıyor. "Herkes için en berrak kristali üretebilmek, en sağlam arabayı tasarlayabilmek, en umulmadık tatlara ulaşabilmek veya en amansız hastalıkların bile çaresini bulabilmek ancak uzmanlıkla mümkündür. Ali Kazma, sergiyi oluşturan her bir videoda, toplumun ilerleyişini kimi zaman direkt kimi zaman da dolaylı bir biçimde sağlayan ve kendi “küçük” dünyalarında yaşayan insanların hikayeleri üzerinden bugünü belgeler." Sinan Eren Erk, Büyük Organizma başlıklı sergi metninden Avrupalılar, farklı coğrafyaların ve bu coğrafyalardaki farklı insanların hikayelerini anlatırken kendini bakışın iki ucuna da konumlandırıyor. Kazma, Avrupalı tanımını anlamak, Avrupalıların kim Avrupa’nın ise neresi olduğunu sorgulamak için birbirinden farklı yaşamların izini sürüyor. Bu sorgulama sırasında ise, odağında yine insan ve beden var. Sanatçının pratiğinde her zaman önemli bir temeli oluşturan beden, sergide fiziksel olduğu kadar kavramsal olarak da yer alıyor. Ali Kazma, Robot, Rezistans Serisi, 2013, Tek kanallı, HD video, 6 dk. Sanatçı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın izniyle Karşısındakinin tıpkı Brutus’ün yüzleştiğine benzeyen bir organizma olduğunun bilinciyle sanatçı, anlatısını bu organizmayı oluşturan ekonomik, sosyal ve kültürel bağlarla birbirine bağlanmış bireyler üzerine kuruyor. Sergi, Ali Kazma’nın hiç bitmeyen bir arayışta zamanın ruhunu hapsettiği görüntüler aracılığıyla, bir kavramı farklı perspektiflerden yöneltilmiş soruların ellerine teslim ediyor.

Diş tayfı - Edgar Allen Poe, Kemal Özen ve oral saplantılar

19 Mart’a dek Ferda Art Platform’da yer alan Kâğıttan* isimli sergi kapsamında gösterilen Kemal Özen’in yedi resimlik serisinden özellikle bir tanesi üzerine düşünceler Yazı: Bihter Sabanoğlu Kemal Özen, Idego serisi, Kağıt üzerine kömür, 31 x 26 cm, 2021 Kemal Özen’in kişisel tarihinde derin izler bıraktığını ifade ettiği pandemi sürecinde meydana getirdiği yedi resimden oluşan ve Ferda Art Platform’da görülebilecek işleri, modern teknolojilerin kullanımında artık elzem hale gelmiş parmak izinin odağa yerleştirildiği bir tabloyla açılıyor. Bir zamanlar ekseriyetle eşsizlik, özgünlük gibi kavramları düşündüren parmak izi, artık insanların, birbirlerinin içine geçmiş birkaç halkaya indirgenerek numaralandırıldığı bir sisteme işaret ediyor. Sanatçı, pandemi sürecindeki izolasyon sırasında kullanımı kat be kat artan teknolojik gereçler tarafından kapana kıstırıldığı fikrine bir giriş yaparak seriyi banyonun sınırları içerisinde başlatıyor. İkinci resimde, öznenin elinde tuttuğu aynadaki parmak izi, kömür rengine bulanmış ve salt siyah bir leke halini almış bir surata dönüşüyor; parmak teknolojisi böylelikle yüz tanıma teknolojisine evrilirken, giyinme odasının, el aynasına eklemlenen boy aynasında fiziksel ve zihinsel kaygılar büyüyerek öznenin çıplak bedenine yansıyor. Birbirini takip eden yedi ayrı saat diliminde çizildiği varsayılabilecek resimlerin üçüncüsü, şehre akşam çöktüğünde aynada hayal meyal beliren gözlere iliştirilmiş kanatlar ve arka plandaki denizle birleşen gözyaşlarıyla meleksi bir masumiyeti düşündürürken, hastalık karşısında sanatçının yaşadığı çaresizliği hatırlatıyor. Aynanın ardında, denizin kenarındaki duvarı boydan boya kaplarmış gibi görünen ve iki sıra dişe benzeyen uzantı, bir sonraki ve serinin kanımca en güçlü resmini hazırlıyor. Kemal Özen’in sergi diziliminde dördüncü sırada yer verdiği resim, iç içe geçmiş dört surat ve suratın ortasına konuşlanmış devasa bir dişten oluşuyor. İlk tablonun girift parmak izi halkalarının yerini birbirinin içinden doğan yüzler alırken, teknolojinin en gelişmiş veçhesiyle başlayan süreç, bu noktada izleyiciyi insanın en ilkel, en primordial haline, oral döneme götürüyor. Bir yatak odasının müphem karanlığına aralanmış kapının önünde, öznenin yüzüne tuttuğu aynanın tam ortasında boy gösteren diş, bir obsesyon nesnesi olmasıyla Edgar Allen Poe’yu akla getiriyor. Hastalık, izolasyon, travma gibi kavramlara dokunan Berenice adındaki kısa öyküsünde Poe, protagonisti Egaeus’u hasta nişanlısının dişlerine saplantı geliştirmiş, geçici trans hallerinden mustarip bir adam olarak betimliyor. Boğuştuğu hastalıktan ötürü vücudunun tüm uzuvları çürümüş, yalnız dişleri sağlam kalmış Berenice, yanında olmadığı zamanlarda bile “o beyaz, korkunç diş tayfı” ile nişanlısının yakasını bırakmıyor. (…) O beyaz, korkunç diş tayfı bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Üzerlerindeki tek bir leke -minelerindeki tek bir karaltı- kenarlarındaki tek bir kırık bile, gülümsemesi sırasında hafızama kazınmaktan geri durmamıştı. (…) Dişler!- Dişler! -Orada, burada, her yerdeydiler (…) Onları delice arzuluyordum. Kemal Özen, Idego serisi, Kağıt üzerine kömür, 31 x 26 cm, 2021 Sanatçının, izolasyon, yalnızlık ve iç gözlemden mütevellit bir trans haline geçtiği pandemi döneminde, tıpkı Poe’nun kahramanı gibi dişi bir odak haline getirdiğini gözlemliyorum. Üstelik odak kelimesinin fizik bağlamında “bir mercekten geçen paralel ışınların çukur bir aynadan yansıdıktan sonra kesiştikleri nokta” olarak tanımlanması resimdeki dişin üzerine yansıdığı aynayı daha da anlamlı hale getiriyor. Poe’nun dişi bir tayf, bir hayalet olarak nitelendirmesinin yansımasını, enteresan biçimde Özen’in resminde de görüyoruz; aynanın orta yerinde, nereden peyda olduğu meçhul diş, temelsiz, köksüz biçimde havada duran ve izleyiciye meydan okuyan fantastik bir öğe olarak neredeyse ifade yetisine sahipmiş gibi görünüyor. Dişin bir uzuv olarak saplantısal bir boyut almasını da birkaç farklı açıdan okuyabiliriz. Arka plandaki yatak odasının tekinsiz loşluğu, dişle özdeşleşen hazzı elbette düşündürüyor; diş, Freud’un çocuğun oral dönemi olarak nitelediği ve her türlü zevkin ağızdan alındığı fazın, dil ve dudakla beraber temel bileşenlerinden biri. Kaba köküyle, haşmetli gövdesiyle adeta doyurulmayı buyurarak resimdeki aynanın merkezinde bir ruh gibi salınan diş, yemekten ve parçalamaktan alınan hazzı akla getirdiği gibi, en korkunç ağrıların veya kabusların -örneğin diş dökülmesi- müsebbibi ve insanların, vücudunda kaybetmekten en çok korktuğu uzuvlardan biri. Bu çelişkili doğası onu yaratıcı zihnin başa çıkamadığı bir imge haline getiriyor. Pandemi yalnızlığında sözel ifade fonksiyonunu hatırı sayılır ölçüde yitiren ağız ve dolayısıyla diş, bunu bir erk kaybı olarak algılayan yaratıcı zihnin göbeğine yerleşiyor. Bu dönemde sanatsal yaratı ve sözel ifadenin yerine geçen haz ve fiziksel/zihinsel acı kaygısı, toplumdan soyutlanan insanı ilkel bir safhaya geri götürüyor. Kemal Özen, Kâğıttan sergi görüntüsü Serinin bir sonraki resminde, görünmez kahramanın elinde tuttuğu aynanın nihayet fragmanlara ayrılması tesadüfi değil; zihin ortasına yerleşen dişin yarattığı ve yukarıda bahsedilen travmayı takiben, ayna, bin parçaya bölünüyor. Kırık cam parçalarında cinsel hazza atıfta bulunan bir erkeklik organı görmek de mümkün, oral hazzı vurgulayan bir sigara da. Yere düşmek üzere olan kırıklardan birinde yine dişler beliriyor fakat bu sefer, sahte bir gülüşü beyazlığıyla aydınlatıyor. Alt kesimde küçük ölçekte seçilen mobil uygulamalara ait kalp, konuşma baloncuğu gibi ikonlar, Özen’in, eserlerinde sıklıkla kullandığı kulaklık, John Maus posteri gibi teknolojiye ya da popüler kültüre ait ögelerden beslenme eğiliminin tezahürü. Seri, son çerçevede, hastalığa karşı mücadelede alınan yenilgiyi kabullenen veya çaresizce tevekküle meyyal hale gelen öznenin, yüzünü, kulaklarından ve burnundan fışkıran kıllar, uzamış sakallar ve gözünün altındaki torbalar eşliğinde, izleyiciye elinde tuttuğu ayna-sunak üzerinde teslim etmesiyle son buluyor. Özen'in pandemiyi vücudunun uzuvları ile zihni arasındaki etkileşim üzerinden okuyan eserleri sanatçıyı anatomik düzlemde incelenebilecek bir nesne haline getirirken, modern teknolojilerin ilerici doğası ve bilinçaltının işleyiş biçimleri arasındaki tezatlığı da bu vesileyle vurguluyor. Kemal Özen, Idego serisi, Kağıt üzerine kömür, 31 x 26 cm, 2021 *12 Şubat’ta Ferda Art Platform’da açılan grup sergisi Kâğıttan, malzeme olarak kâğıda farklı bir bakış açısı getirmeyi amaçlıyor. İnci Furni, Ferhat Özgür, Halit Demirel, Buğra Erol, Burçak Bingöl, Gizem Ünlü, Metin Çelik, Gizem Akkoyunoğlu, Kemal Özen, Hüseyin Aksoy, Fatoş İrwen ve Didem Erbaş’ın eserlerinin bir arada bulunduğu serginin küratörlüğünü Selin Akın üstleniyor.

Nazım Hikmet Kampı çevrimiçi olarak başlıyor

Türkiye’nin çeşitli yörelerinden gençlerin katılımıyla altıncı yılını dolduran Nazım Hikmet Kampı bu sene 4-7 Mart 2021 tarihleri arasında çevrimiçi olarak yapılıyor Toplum Gönüllüleri, Adalar Vakfı ve Gündüz Vassaf’ın katkılarıyla, 25 gencin katılacağı kamp bu yıl, yazarlar Sibel Oral, Burcu Aktaş, Haluk Oral ve İnan İzci’nin paylaşımlarıyla gerçekleşiyor. Edebiyat alanında Sibel Oral, pandemi sürecinde eve bakışımızı, evin edebiyatta nasıl bir yer tuttuğunu, Mehmet Hikmet üzerine yazmakta olduğu kitabını, Burcu Aktaş, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın 102 yıl önce yayımlanmış, Hakka Sığındık romanının İspanyol Nezlesi'nin dünyayı kırıp geçirdiği yılların günümüz İstanbul’unda izlerini, Haluk Oral, son kitabı Nazım Hikmet’in Yolculuğu’nda şairin izlerini arayışının öyküsünü, İnan İzci, eve kapanış sürecinde gençlerin yaşadıkları şehirlerde kent hakkı ve aktif yerel yurttaşlık anlayışıyla kendi hayatları üzerinde söz sahibi olmalarına dönük çalışmalarını, Kuzey Ormanlar Savunması, küresel iklim değişikliği karşısında fakındalık yaratmayı ve yaşamı dönüştürme etkinliklerini kampçılarla paylaşıyor. Kampçıların ayrıca pandemi sürecinde olumsuzlukları nasıl olumluya çevirerek yaşamlarını zenginleştirdikleri üzerine tecrübelerini birleştirerek daha geniş bir çevreyla paylaşmak üzerine çalışmalar yapması planlanıyor.

Okul Tıraşı filmi, Berlinale’de

Yönetmen Ferit Karahan’ın yeni filmi Okul Tıraşı, bu yıl iki aşamalı olarak düzenlenen 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’ne (Berlinale) Türkiye’den seçilen tek yapım oldu. Festivalin, dünya sinemasından örneklerin yer aldığı Panorama bölümüne seçilen film, Panorama Seyirci Ödülü de dahil olmak üzere farklı ödüller için yarışıyor Yönetmen Ferit Karahan’ın ikinci uzun metraj filmi olan ve yapımcılığını Kanat Doğramacı’nın üstlendiği Okul Tıraşı, Berlinale’nin giderek daha sınırlı bir seçkiye yer veren Panorama bölümünde 20 filmle birlikte yarışıyor. Koordinatörlüğünü Michael Stütz’ün üstlendiği Panorama, uluslararası çağdaş sinemanın nabzını tutarken yenilikçi, cüretkar ve alışılmadık örneklere yer veriyor. Bu yıl pandemi nedeniyle iki aşamalı olarak düzenlenen 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde ilk önce, 1-5 Mart 2021 tarihleri arasında sinema sektörüne yönelik etkinlikler düzenleniyor. Festivalin farklı bölümlerinde yarışan filmlerin basına ve jüriye yönelik gösterimlerinin de yapılacağı bu programın sonunda ise ödül kazananlar açıklanıyor. Festivalin, sinemaseverlerin de kabul edileceği ikinci aşaması olan Yaz Özel programı ise 9-20 Haziran 2021 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Filmlerin geniş çaplı fiziksel gösterimlerinin yapılacağı program kapsamında, daha önce açıklanan ödüller de sahiplerini buluyor. Festival kapsamında ilk kez 1 Mart Pazartesi günü gösterimi yapılan Okul Tıraşı, baskı ve disiplinin yoğun olduğu bir yatılı okulda hastalanan arkadaşını doktora götürmeye çalışan; fakat okulun bürokrasisini, idarenin vurdumduymazlığını ve zor coğrafi koşulları aşmak zorunda olan Yusuf’un hikâyesini anlatıyor. Başrollerini Ekin Koç, Mahir İpek, Cansu Fırıncı, Melih Selçuk ile birlikte çocuk oyuncu Samet Yıldız’ın paylaştığı filmin kadrosunda yer alan diğer çocuk oyuncular ise, çekimlerin yapıldığı Van’ın Bahçesaray ilçesinde bölgenin yerel halkından seçildi. Ferit Karahan’ın, senaryosunu Gülistan Acet ile birlikte kaleme aldığı film, yönetmenin kendi hayatından da izler taşıyor. Editörlüğünü Sercan Sezgin’in ve Hayedeh Safiyari’nin, görüntü yönetmenliğini Türksoy Gölebeyi’nin yaptığı filmin dünya dağıtımını ise İtalya merkezli Intramovies üstleniyor. Asteros Film yapımı Okul Tıraşı, 71. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin ardından tüm dünyada festival yolculuğuna devam edecek.

Bir çift mavi-siyah kabuk

10 Ocak 2021 tarihine dek Depo İstanbul’da yer alan Merve Ertufan’ın Kafakurcalayan adlı kişisel sergisi sanatçının son birkaç yılda ürettiği yerleştirmeleri, videoları ve metinsel işlerini bir araya getirdi. Ertufan, anekdot benzeri durumlardan ve uydurma paradokslardan çıkarılmış dil oyunları, felsefi bulmacalar ve bilmecelerle uğraşarak bir otobiyografik öbeği ortaya çıkarıyordu Yazı: Sena Başöz Merve Ertufan, Feraset, 2020, MDF üzeri baskı, 98 x 40 cm, Fotoğraf: Ali Taptık İngilizce “Bir kere gördün mü, bir daha görmezden gelemezsin” diye bir laf var. (Once you see it, you cannot unsee it.) Merve Ertufan’ın Tütün Deposu’ndaki kişisel sergisi Kafakurcalayan’ı gezerken yumurta imgesi aklıma aynı bu şekilde takıldı ve bir daha kurtulamadım. İşin aslı, son dönemde arşiv ve rejenerasyon üzerine yaptığım araştırma kapsamında Marcel Broodthaers’in çalışmalarını incelediğim için yumurta imgesi halihazırda zihnimdeydi. Ertufan’ın eserlerini ele alırken, biçimsel bir benzerlik gözlemlemenin ötesinde, yumurtanın çoğulluğa gebe, tekil bir öz olması nedeniyle de tekrar tekrar bu metafora ve Broodthaers’a geri döndüm. Sergide metin ağırlıklı iki video yerleştirme var. Bunlardan Bir cevap şaşırtabilir mi? girişte, mekânın tabanında bizi karşılıyor. Bu eserin bir önceki versiyonunu 2017 yılında gerçekleşen Sharjah Bienali İstanbul sergisi BAHAR’dan hatırlıyoruz. Sergide geriye kalan tüm eserler ilk defa izleyiciyle buluşuyorlar. Bu nedenle, bu eseri sergiye kaynaklık eden, serginin içinden türediği bir yumurta olarak değerlendiriyorum. Biçimsel olarak da, eser, yerde yatan kırık bir yumurta kabuğuna benzeyen, iki parça yüzeye yansıtılan metin temelli bir video döngüsünden oluşuyor. Varoluşsal soruları teklik ve ikilik ekseninde ele alan bir diyalog metni, yüzeyin birbirinden ayrılmış iki ayrı kanadında görünüp kayboluyor. Bu, tek bir benliğin ikiye bölünmesi mi yoksa iki ayrı bilincin bir diyaloğu mu zaman zaman emin olamıyoruz. Diyalog, dilin soru-cevap ikiliği üzerine kurulu olsa da, soru cevap silsilesi bir sonuca varmıyor. Daha çok genişleyip tekrar daralan, ayrışıp tekrar birleşen bir momentumu var. Sanatçı, eseri bir metafor üzerinden kurgulamadığı ve yumurtanın genelde yaratılış, doğurganlık ve afrodizyakla ilişkilendirilmesi nedeniyle biçimini "oval benzeri formlar" ya da "yumurta-olmayan" olarak betimliyor. Öte yandan Marcel Broodthaers’in yumurtası, benliğin bağımsızlığıyla, biricikliğiyle ve aynı anda aleladeliğiyle ilgili. (Thomas McEvilley, Another Alphabet: The Art of Marcel Broodthaers, 1989, Artforum) Broodthaers, 40 yaşına gelene kadar zaman zaman sanat eleştirisi yazıları yazan bir şair. 1964’te Pense-Bête başlıklı son şiir kitabının 50 kopyasını alçı tabanlara sabitleyerek heykel olarak sergilediği ilk sergisini açıyor. Bu tarihten 1976 yılındaki ölümüne kadar geçen 12 yılda ortaya koyduğu sanat eserlerinde tekrar tekrar kullandığı buluntu malzemelerden biri en sevdiği restorandan tedarik ettiği, içi itinayla boşaltılmış tavuk yumurtası kabuğu.* “Her şey yumurtadır,” diyor Broodthaers. “Dünya bir yumurtadır, büyük yumurta sarısı güneşten doğmuştur. Bir dalganın göbeği ise beyazdır. Bir yumurta kabuğu yığını, ay… Yumurta kabuğu tozu, yıldızlar… Her şey, ölü yumurtalar…” (Marcel Broodthaers, Maria, 1966, MoMA Koleksiyonu) Ertufan, ikilik, teklik ve benlik üzerinde tartışmalar ekseninde kurguladığı çalışmalarında mükemmelliği de ele alıyor. Yumurta biçimsel olarak mükemmel, bir yandan da mütevazi bir imge. Broodthaers mükemmelliği ideal olmak üzerinden değil görünmez olmakla tanımlıyor. “Bir nesne biçimi mükemmel olduğunda görünmezdir” diyor.* Sergideki diğer metin temelli yerleştirme Geç Kalan Yankı’nın sesi, benliğin tekliği-ikiliği konusu üzerine sanatçının kendi sesinden yankılanarak devam eden bir monologdan oluşuyor. Sanatçı, insanın kendi imgesiyle ayrışması ekseninde benlikle ayrışma, benliğin tekliğinin bozulması ve bununla bağlantılı olarak şimdiki zamandan, andan ayrışmaktan bahsediyor. Yerleştirme, mekana simetrik olarak, iki ayrı dilde, iki kere yerleştirilmiş. Eser, sanatçının teninin yakın plan çekimlerinden oluşan bir videonun iki küçük oval halinde siyah bir arkaplan önünde giderek büyüdüğü ve bulanıklaştığı bir görsel dile sahip. Eski bir yüzücü olduğunu anlatan sanatçının sesi “En iyi sporcular kendi imgesinden ayrışmayanlardır” diyor. Anlıyoruz ki benliğin ayrışması yargıyı ve bununla ilişkili olarak kaygıyı da beraberinde getiriyor. Yumurtanın yanı sıra, midye dolmacılardan bizlere tanıdık olan, Marcel Broodthaers’in doğduğu ülke Belçika’da da sıkça tüketilen siyah midye kabukları sanatçının yığınlar halinde kullandığı bir malzeme. Broodthaers, bir şair olarak kelime oyunlarına meraklı ve sıkça başvuruyor. “la moule” Fransızca midye demek, aynı şekilde yazılan “le moule" ise kalıp. Midye, onu şekillendiren kabuğunu salgılıyor ve böylece kendi kendini yaratarak dış dünyadan ayırıyor. Bu nedenle midye kabuğunu benlik için bir metafor olarak düşünebiliriz. Broodthaers’in Pense-Bête’den midyeler hakkında yazdığı bir şiiri içeriği aktarmak adına kendi olanaklarımla çeviriyorum: “Midye/Bu akıllı şey toplumun kalıplarından kurtulmuş/Kendi kendinin kalıbını kendi oluşturmuş/Ona benzeyen diğerleri onunla anti-denizi paylaşıyorlar/O mükemmeldir” Onca özveriyle kendini var eden bu mükemmel canlıdan milyarlarca var. Bu yönüyle insanlara benziyorlar. Dış dünyaya açılıp kapanırken midye kabuğu da benlik gibi ikiye ayrılıyor. Dış dünya mükemmel bir bütünün çatlamasını veya ikiye ayrılmasını talep ediyor. Acaba Geç Kalan Yankı’da iki yumurtaya benzettiğim yan yana duran iki oval veya yuvarlak, yumurtadan çok midyenin kabuğunun iki parçasına mı daha yakın? Zaten vücudumuzun da iki tarafı yok mu? İki göz? İki yanak? İki göğüs? Bütünlük hissini kaybetmeden, ikiye bölünmeden, andan ayrışmadan var olabilir miyiz? Biri 15 diğeri 22 dakika olan bu yerleştirmeler dikkati dağınık günümüz izleyicisinden dikkat ve zaman talep ediyorlar. Dalıp gitmeden, andan ve böylece eserden ayrışmadan orada olmamızı istiyorlar. Sanatçı bu bağlamda bir risk alıyor. Merve Ertufan, Bir cevap şaşırtabilir mi?, 2017 - 2020, Video yerleştirme, 22', İlk versiyonu 13. Sharjah Bienali İstanbul ayağı Bahar sergisi için üretilmiştir, Fotoğraf: Ali Taptık Sergide metin temelli bu iki video yerleştirmeyi tamamlayan Yörünge adında metinsiz bir video yerleştirme daha var. Yörünge, sürekli dönüşen bir imgenin yarım bir pseudosphere (sözde-küre) üzerine yansıdığı ve sürekli döndüğü bir video yerleştirme. Döllenmiş bir yumurtanın içi de sürekli dönüşmüyor mu? Sanki yumurtanın içindeyiz ve iç artık dış olmuş. Heyecanlı bir dönüşüm var ama neye dönüştüğü tanımlanamadan tekrar dönüşüyor. Video şeylerin tanımlanamadan önceki o ara formunu sonsuza uzatıyor. Mükemmellik tam bu anda saklı olabilir mi? Adı konamayan bir imge görünmez midir? Bir kolon etrafına yerleşmiş bu yerleştirmeyi sfenks baskıları çevreliyor. Sfenkslerin insan kafası, aslan vücudu, kartal kanadı, yılan kuyruğu gibi öğeler taşıyan mitik yaratıklar olması, önden bakınca dört, yandan bakınca beş ayaklarının olması, onları videoda bir türlü neye dönüştüğü belli olmayan imgelere yakın kılıyor. Eskiden sfenkslerin şehirleri koruduğuna inanılıyordu. Ne içeride, ne dışarıda tam kapı ağzında duruyorlardı. Mükemmel oldukları için mi güçlüler? Yoksa Broodthaers’e geri dönecek olursak onların tanımlanamazlığı, yani bir bağlamda görünmezliği mi onları güçlü kılıyor? Ertufan’ın yerleştirmesinde sonsuza uzanan mükemmel bir anı mı koruyorlar? Sanatçının Onagöre’den çıkan sanatçı kitabı Dikkatli Adımlarla Yuvarlanmak sürekli birbirine dönüşen soruları bir döngüye sokuyor. Eser, dili anlama ulaşan zaman temelli bir aygıt olmaktan çıkarıyor ve Yörünge’deki dönüşen imajlara yakın kılıyor. Kitabın tasarımı da bu döngüyü yansıtıyor. Sergide teklik çokluk meselesini ele alan bir başka eser Sahtecinin Sahici ile İmtihanı yine metin temelli ama analog bir çalışma. Dijital ağırlıklı bu sergiden, analog bir mekanizmayla çalışan bir diğer esere, Feraset’e bakarak çıkıyorum. Sanatçının iki gözünün imgesi ile karşı karşıyayız. Gözlerin altından inen çubukları kaldırıp bırakınca bir gözün üzerinde too much insight (fazla feraset) diğerinde makes one blind (kör eder) yazıyor. Kafamda sergiye başladığımdan daha fazla soruyla dışarı çıkıyorum. Broodthaers’den bir alıntıyla kapatıyorum: “Işık ve hakikat arasında aynı gözlerimiz ve zekamız arasındaki gibi güçlü bir analoji vardır. Eğer göze bir anda çok fazla ışık girerse göz kör olur. Bu nedenle inanıyorum ki kurmaca gereklidir.”* Merve Ertufan, Bir cevap şaşırtabilir mi?, 2017 - 2020, Video yerleştirme, 22', İlk versiyonu 13. Sharjah Bienali İstanbul ayağı Bahar sergisi için üretilmiştir, Fotoğraf: Ali Taptık *Alıntılar Minneapolis’te yer alan Walker Art Center’da gerçekleştirilen Marcel Broodthaers Retrospective adlı sergisi kataloğu (1989) üzerinden yapılmıştır.

SALT Beyoğlu’nda İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken

İnsan faaliyetleri iklimleri değiştirirken nasıl beslenilmesi gerektiğini inceleyen İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, 7 Nisan 2021’den itibaren hem bir sergi hem de iş birliklerine dayalı bir kamu programı olarak SALT Beyoğlu’nda gerçekleştiriliyor Adana Ziraat Fuarı, 1924, SALT Araştırma, Fotoğraf ve Kartpostal Arşivi Etçil, hepçil, yerelci, vejeteryan ya da vegan beslenmeden farklı biçimde, İKLİMCİL kavramı bir ürünün içerdiklerinden ziyade, gıda üretimi ve tüketiminin seyrini etkileyen alışılmadık mevsim koşulları ve iklim olaylarıyla ilişkisi üzerinden tanımlanıyor. Bugünün gıda altyapısı ve yeme içme alışkanlıklarını, sistemli bir sürekliliği olmayan, art arda yaşanmayan, aralarında bir bağlantı ve tutarlılık bulunmayan yeni kuraklık döngüleri, bozulmuş yağış düzenleri ve kıyı dönüşümleri şekillendiriyor. Bu konudaki projelerinin kapsamını SALT’ın davetiyle genişleten, Londra merkezli Cooking Sections (Daniel Fernández Pascual ve Alon Schwabe), bir zamanların mevsimlerine, haritadan silinen bölgelere ve geleceği meçhul kıyılara doğru bir yolculuk sunuyor. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 1941’de Ankara’da toplanan Birinci Coğrafya Kongresi’nde Türkiye, topoğrafya, iklim, bitki örtüsü ve tarım ile nüfus ve ekonomi gibi koşullara göre yedi coğrafi bölgeye ayrıldı. Kongrede ayrıca, yurdun dört bir yanındaki okullarda kullanılmak üzere, yeni bir dil ve müfredat birliğinin oluşturulması kararlaştırıldı. Kuşaklar boyunca, coğrafya derslerinde iklim, toprak ve mahsul temelinde Marmara, Ege, Karadeniz, Akdeniz, Orta Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin özellikleri anlatıldı. Ancak, gitgide çoğalan insan müdahalesinin sonuçları, kabul gören bu tanımları geçersiz kılmaya başladı. 1950’lerden itibaren tarımın sanayileşmesi, yüksek verim beklentisiyle “modern” tohumlar, zirai ilaç ve kimyasal gübre kullanımını beraberinde getirdi. 1990’larda serbest piyasa ekonomisiyle çeşitli paketli ürünlerin yanı sıra ithal ürünlerin ulaşılabilir olması, küreselleşmenin yenilebilir yerel mahsuller üzerindeki baskın etkisini artırdı. Türkiye coğrafyasına dair yaygın bilgilerin doğruluğu, iklim değişikliğiyle ilgili sorunların karada ve suda gözle görülür şekilde kayıtlara geçtiği 21. yüzyılda daha da tartışmalı bir hâle geldi. İzmir Fuarı, Azot Sanayii Pavyonu, 1965, SALT Araştırma, Fotoğraf ve Kartpostal Arşivi İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, belirmekte olan yeni mevsimleri özellikleriyle görünür kılmaya yönelik seçili vaka araştırmalarını bir araya getiriyor. Cooking Sections’ın bu proje için ürettiği beş işten meydana gelen sergi, SALT Beyoğlu’nun giriş mekânı Forum’u, Anadolu’daki büyük kuraklık ve kıtlıklara kanıt niteliğinde materyallerle “protez bir orman”a dönüştüren Weathered (2021) ile başlıyor. Gazete kupürleri, şiirler, fosil yapraklar, ağaç halkaları ve parçalarıyla kurulu enstalasyon, meteorolojik verilerin düzenli toplanmadığı dönemlerin iklim koşulları hakkında bilgiler içeriyor. Binlerce yıllık bir fenomenden yola çıkan Unicum (2021), su sıcaklığı ve tuzluluk oranındaki değişimlerin mevcut türlerin göç etmesine ve beklenmedik habitatların ortaya çıkmasına yol açtığı Karadeniz’in Akdenizleşmesi meselesini irdeliyor. The Lasting Pond (2021) mandaların gündelik güzergâhlarını takip ederek İstanbul çevresindeki sulak alanların nasıl azaldığına bakarken Traces of Escapees (2021) balık çiftliklerinin neden olduğu kirlilik ve deniz canlılarının uğradığı genetik erozyona dikkati çekiyor. Toprak ve doğurganlık hikâyelerine atıftta bulunan Exhausted (2021) ise, kısırlık krizini irdelemek üzere, Neolitik Çağ’ın Bereketli Hilal bölgesinden tüp bebek turizminin patladığı günümüz İstanbul’una uzanıyor. Arnavutköy, İstanbul, 2013, Fotoğraf: Serkan Taycan Sergi mekânı ve dışında şekillenen bir dizi iş birliğine dayanan program, birlikte düşünmek, araştırmak ve eyleme geçmek için ortak bir platform olmayı amaçlıyor. Mevsimler sürüklenirken ve bütün canlıların metabolizması altüst olurken bu “yeni maddesel ortam”ın içinden geçen insan bedeninin devamlılığı ve yakın geleceğin olasılıkları üzerine öngörüler geliştirmeye çalışıyor. SALT’tan Meriç Öner ve Onur Yıldız tarafından programlanan ve 22 Ağustos 2021 tarihine kadar devam edecek olan İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, kurumun 2018’de başlattığı Sohbetler serisinin üçüncü sergisini oluştururken, Our Many Europes projesi kapsamında geliştirilen sergi, Prince Claus Kültür ve Gelişim Fonu ile Goethe-Institut’un ek desteğiyle düzenleniyor.

500K | Volkan Aslan

Sanatçıların kişisel tarihlerinde, sanat pratiklerini şekillendirirlerken öne çıktığını, diğerlerinden bir yerde ayrıştığını düşündükleri bir yapıtı kendi kelimeleriyle ifade ettikleri; kendi serüvenleriyle yapıtlarının kesiştiği seri 500K Nazlı Yayla’ya anlatılan, 500 kelimeden oluşan ve her ayın ilk Çarşamba günü unlimitedrag.com üzerinde mekân bulacak metinler aracılığıyla geleceğe dönük bir arşiv oluşturmayı hedefliyor. 500K bu hafta Volkan Aslan'ın Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim başlıklı videosu ile devam ediyor Yazı: Nazlı Yayla Volkan Aslan, Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim, 2018, Renkli ve sessiz HD video yerleştirme, sonsuz tekrar Volkan Aslan’ın Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim başlıklı videosunda kime ait olduğu tanımlanamayan bir çift el, Lady Macbeth-vari bir biçimde arınmak istercesine, parlak pembe, çok çekici bir gülü tekrar tekrar yıkıyor. Sanatçı, günlük hayatındaki bir karşılaşmadan ödünç aldığı bu imgeyi, bağlamından kopararak, yüklerinden, hikâyesinden sıyırıp tanıdık bir ritüelmişçesine izleyiciyle karşı karşıya getiriyor. “Çukurcuma’da yürürken mahalleden aşina olduğum bir kadının gül yıkadığını gördüm. Kadın, şadırvanda bir taraftan elindeki gülü yıkarken bir taraftan da gelen geçene saati soruyordu. Ben de izliyor olmanın verdiği yükten rahatsız olarak bir süre oyalandım, oturdum orada. Saati sormak o kadar güçlü bir metafor ki… İlk olarak gül yıkayan bu kadını bir enstantane olarak kullanmak vardı aklımda. Fakat tekrar düşününce o imgenin figüran olarak harcamak için çok kuvvetli olduğuna karar verdim ve tam da bu yıkama edimine odaklanan bir video ürettim. Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim bu şekilde ortaya çıktı. Kime ait olduğu belli olmayan bir el çeşmede pembe bir gülü yıkıyor, bu eylem defalarca tekrarlanıyor. O ekran kaç saat açıksa, o süre boyunca yeniden yeniden yıkanıyor o gül. Kadın sanki dalından kesilmiş bir canlıyı, suyla hayata döndürmeye çalışıyor. Ve o belirsizliğin getirdiği bir huzursuzluk hali söz konusu. Son kertede, duvara yaslanmış bir mezar taşını andıran, dikey konumlandırılmış bir monitorde gösterilen bu video yas tutma/tutamamayla ilgili bir yerleştirmeye evrildi. Benim için bu imgenin hem kişisel hayatlarımızda tutamadığımız yaslarla hem de toplumsal yasların yasaklanışıyla bir ilgisi var. İster kişisel ister kolektif, her iki durumda da ne o gülü bir kenara bırakabiliyoruz, ne de o musluğu kapatabiliyoruz. Bir nevi ölünün öldüğünü kabullenip hayata devam edememek gibi. Bu iş ismini, Sait Faik’in İzmir’e adlı öyküsünden alıyor, bahsettiğim durumu tasvir eden daha iyi bir isim olamazdı. Genel olarak pratiğimde gündelik hayatta karşılaştığım imgelerin yeri çok büyük. Her zaman bu kadar şiirsel olmuyor tabii karşılaştığım imgeler. Bazen çok daha sert oluyor, bazen dikkat çekmeyecek kadar içselleştirdiğimiz şeyler olabiliyor. Çoğu da zihnimde bir araya gelmiyor aslına bakarsan. Böyle bir tutarlılık yaratma çabasındansa, o dağınıklıkla hellaleşmeyi önemsiyorum. Geriye dönüp "Ben ne yapıyorum?" diye baktığımda mütemadiyen bir şeyi başka bir şeye yapıştırdığımı görüyorum. İki kırık porselen figürü birbirine, kırtasiyeden alınmış bir sticker’ı buluntu bir fotoğrafa, bir gecekonduyu bir balıkçı teknesinin üstüne. İlk öğrencilik işim kendimi koli bantlarıyla yere yapıştırdığım, otoportre adını verdiğim bir iş mesela. Aslında o dönemde bile sezgisel olarak böyle bir karar vermişim demek ki. İki ilişkisiz nesneyi ilişkilendirme gibi duruyor yaptığım ama aslında yeni ve tutarlı bir anlam yaratmakta ısrar etmiyorum. Onları yapıştırıp kendi hallerine bırakıyorum. Zira, buluntu nesneler söz konusu olduğunda bir şeyleri ödünç almanın büyük bir sorumluluğu var, o imgelerin her birinin kendi tarihselliği var. O sorumluluk altında ezilmemek adına olacak ki, onları başka bir bağlama sokup kendimi geri çekiyorum.”

Ak-sayanlar XII

Günümüzde aktarma ve saklamanın değerini vurgulayarak, farklı sanat alanlarının yan yanalığının imkânlarıyla anlatım olanaklarını çoğaltarak kendi içinde katranlanan diyaloglar yaratabilmek adına farklı alanlardan isimleri bir araya getirmeye devam ediyoruz. On ikinci dosyamızda, 17 Nisan 2021’e dek x-ist’de devam eden Ak-sayanlar sergisinde de ortak üretimleriyle bulunan sanatçı, şair Ece Eldek ile yönetmen, akademisyen Emin Alper’in diyaloğuna yer veriyoruz Dosya: Çınar Eslek Fotoğraflar: Elif Kahveci Ece Eldek ve Emin Alper Ece Eldek: Bu sohbete ilk önce hangimiz başlayalım derken ben başlamış oldum. Bu yüzden, tüm yaratım süreçlerinin olağan gerginliğiyle başlıyorum. Tüm başlangıçların gerginliğiyle… Aslında “şerefe" demek gibi bir şey bu. Bardağı havaya kaldırdığında, vücudun o ani hızlı kalkışıyla başlayan -uçağın pisten kalkması gibi- ve o bardak yere indiğinde sona eren ancak devamında içte beliren bir coşku gibi... Kimi başlangıçlar böyle herhalde ve bu iki hareket arasında bir boşluk var. İşte her şey orada gizli. Düşünceler, hisler, eylemler, o boşluktaki tüm iç sesler, havada asılı kalan her şey; tüm geçmişin, benliğin o gerginliği ne kadar artırdığı ve azalttığı ile ilgili. Durmak, boşluk, hız, heyecan ve devinim. Gerilmiş ipin kendini salıvermesi. Bebeğin doğum anındaki gerginliği ya da... Tabii, hatırlamıyoruz o anı elbette. Sanırım çoğu şey, unuttuğumuzu sandığımız o anlarda gizli. Emin Alper: Bahsettiğin gerginlikle en etkin baş etme yöntemi benim için, başladıktan sonra nereye gideceğinden aşağı yukarı emin olmak galiba. Planlamadan, taslak oluşturmadan başlayamıyorum. Öbür türlüsü başlamak değil, başlama denemeleri, başlama tasarıları olabilir sanki. Hatta daha da ileri gideyim, ancak nereye gideceğini bildiğin bir yola başlanabilir gibi geliyor bana. Öbür türlü, bir eyleme “başlama” diyebilmek ancak geriye dönük bir adlandırma ile mümkün olabilir. Şu an saçmalıyor muyuz yoksa “başlıyor” muyuz? Bunu gittiğimiz yer gösterecek. Neyse… Asıl demek istediğim şu: Planlayamadan başlayamamak zaman zaman şikâyet ettiğim bir takıntım. Aile terbiyesi mi, akademik disiplin mi yoksa bizim mesleğin bir gereği mi bilmiyorum. Ama gelişimi ve sonu konusunda hiçbir fikre sahip olmadan bir hikâye yazmaya oturanları çok kıskandığım oldu. Hiç beceremedim bunu. Bu yazı/söyleşi belki de ilk denemem. Ece Eldek: Belki ilk paragraf, ilk imge, ilk fikir... Bunlar oluştuktan sonra sürecin esas kısmını halletmiş gibi hissediyorum. Kabaca bir taslak ile yola çıkıyorum. Yoldayken işin gidişatından başka bir yere evrileceğini hissediyorum. Aslında buna müsaade ediyorum. Süreç içerisinde bazı kazalar ya da tesadüfler, başka bir soruya, başka bir yola, başka bir heyecana meyledebiliyor. Tıpkı bir bahçıvan gibi bu tesadüflerin işimi başka yöne savuruşunu budamam gerekiyor. Yine sonucu bilmeden ancak sezgisel bir şekilde akışa yön veriyorum. O yolun sonunda ne çıkacağını bilirsem, belki heyecanımı kaybedebilirim. Sanırım, o gerginliğin yarattığı adrenalinden de besleniyorum. Bu “planlı-plansız” arasında gidip gelirken aklıma yakınlarda okuduğum bir sivil itaatsizlik yorumu olan Herman Melville’in Kâtip Bartleby isimli kitabı geldi. Bir hukuk bürosu, büronun sahibi olan avukat ve kâtipleri, son derece planlı bir hayat sürerler. Kâtiplerin işleri bellidir. Hiç kimse birbirini şaşırtmaz. Her gün yapılması gereken işler yapılır, herkesin bilinen karakterine göre hamleler yapılır. Belli bir rutinde hayatlarına devam ederken, aralarına yeni bir kâtip katılır, Kâtip Bartleby. Bartleby, kitap boyunca herkesin stabil bir şekilde onayladığı her şeye “Yapmamayı tercih ederim.” diye yanıt verir. İnsanı çileden çıkaran sivil itaatsizlik, bu cevabın yarattığı şaşkınlık, tüm alışkanlıkların ötesinde bir şey. Sanırım alışkanlık haline gelmiş olan “şey”ler, tüm sorunların kaynağı. Tabii Kâtip Bartleby’in hayatın akışı içinde filizlenen dalları budaması, olayları ortada dal kalmayana kadar sürüyor. Hikâyenin bu kısmına girmiyorum. Emin Alper: Hemen bir düzeltme yapayım. Başlarken az çok nereye gideceğimi bilmem işin sonunda zorunlu olarak oraya gideceğim anlamına gelmiyor. Rehberin çizdiği yol sadece başlamak için gerekli bir motivasyon. Ondan sonra tamamen özgürüm. Yoldan sapabilir, bambaşka hedeflere doğru yol alabilirim -ki genelde yazdığım senaryolarda böyle yaptım. Senaryoyu bırak, kurgu aşamasında bile çok farklı yönlere meylettiğim oldu. Çalışma stillerimiz arasındaki fark sanırım üretim yaptığımız alanların getirdiği çalışma disiplinlerinden de kaynaklanıyor biraz. Bizim camiada benim yaptığım, yani aşağı yukarı bütüne dair bir fikir sahibi olmadan senaryoya başlamamak daha yaygın bir tutum. Kâtip Bartleby’den bahsetmen beni heyecanlandırdı. En sevdiğim uzun hikâyelerden birisidir. Bahsettiğin o karşısındakini çaresiz bırakan garip itaatsizliği gerçekten çok etkileyici. Bu hikâye benim “tuhaf” başyapıtlar listemin vazgeçilmez bir parçası. Kâtip Bartleby gibi etkisini anlatmakta çok zorlandığım, tam tarif edemediğim, karakterlerinin gariplikle delilik arasında gidip geldiği, “normal”ler dünyasından dışlanmış ama “normal”leri de garip bir biçimde rahatsız eden, onların alışıldık davranışlarını ve tepkilerini boşa çıkaran “tuhaf” insanların anlatıldığı “tuhaf” hikâyelere karşı çok derin bir hayranlık besliyorum. Yakın zamanlarda okuduğum, Robert Walser’in Jakob van Gunten isimli “tuhaflığı” da bunlardan birisiydi. Hali vakti yerinde bir ailenin çocuğuyken maddi bağımsızlığına kavuşmak için uşak olmaya karar vermiş ve ülkenin saygın hizmetkâr yetiştiren kurumlarından birinde eğitim görmeye başlamış biri Jakob. Hikâyesinin tuhaflığı burada başlıyor ama burada bitmiyor. Tabii ki bu karakterlerin bitmek bilmez haznesi Rus edebiyatıdır. Gogol’un Burun’u, Palto’su, Bir Delinin Hatıra Defteri; Dostoyevski’nin Öteki’si, Timsah’ı, Yeraltından Notlar’ı; Kafka’nın Dönüşüm’ü; Nabokov’un Cinnet’i böyle garip, zaman zaman irkiltici ama en sonunda hep hüzünlendiren karakterlerle dolu. Böylesine “tuhaf” karakterler ya da durumlar yaratmayı ne çok isterdim. Peki senin tuhaflıkla ilişkin nasıl? Çalışmalarında, şiirlerinde senin için “tuhaflık” bir hareket noktası mı? Sana ilham veriyor mu garip manzaralar, nasıl tarif edeceğini bilemediğin hafif kaçık karakterler? Ece Eldek: Burun’u ilk okuduğum zamanı hatırlıyorum, bu gerçeküstü hikâyeye karşı inanılmaz bir heyecan duymuştum. Şimdi sen “tuhaf şeyler” deyince, daha önce onları hiç “tuhaf” olarak tanımlamadığımı fark ettim ve çocukluğumdan bugüne, okuduğum kitaplarla izlemiş olduğum filmlerin çoğunda, bahsettiğin “tuhaf”ı fark ettim. Karakterlerin tuhaflığı, metnin yazım dilindeki tuhaflık… Sesler de öyle! Bazı sesleri ve müzikleri dinlerken çok heyecanlanıyorum. Arka arkaya defalarca dinlediğim sesler var. O bahsettiğin garip manzaralar gibi, içimde bir yerleri dürtüyor ve bu his bana ilham veriyor. Hayvansı bir dürtüyü açığa vuruyor. İçeride bir yerde cılız bir şeyin hırçınca filizlendiğini ve büyüdüğünü hissediyorum. Bu tarif edilemez duygular her nereden çıkarsa çıksın, o andan itibaren işlerimde, şiirlerimde bir hareket noktası oluyor. Eve kapandığımız son aylarda özellikle, bu yeni-normal/eski-normal düşüncesi içinde, biyografik okumalar, biyografik filmler fazlasıyla ilgimi çekmeye başladı. Gerçek hayattaki “tuhaf” karakterleri aklımdan geçirmeye başladım. Jane Austen, Sevim Burak, Isidore Ducasse (Comte de Lautréamont), Günter Wallraff, James Matthew Barrie, Andy Kaufmann... İlk aklıma gelen isimleri hızlıca yazdım. Bu isimlerin inanılmaz ve tuhaf hayat hikâyeleri var, gerçek hayatlarından yaptıkları işlere bakmak çok merak uyandırıcı. Bu “tuhaf” karakterleri çok sevmemin bir başka sebebiyse bana büyük sorular sordurtmaları, içinde bulunduğumuz sistemi sorgulatmaları olabilir. Kâtip Bartleby’ı okurken, “Hayat nedir ya, bunca insan nereye doğru gidiyoruz?” gibi devasa sorular atılıyor ortaya. Bu karakterler, böyle sorular sorma cesareti veriyor yoksa insan günlük hayatta durup dururken bu soruları soramıyor. Ben de çalışmalarımda böyle sorular sormayı seviyorum. Örneğin what’s art isimli video işimde, “Sanat nedir?” diye soruyorum. Bu soru, bir romanda dolaylı yoldan sorulsaydı, biz o tuhaf karakterin çıkıntılığı üzerine sanat nedir diye düşünmeye başlasaydık… Sanatın ne kadarı öz, ne kadarı pasta, ne kadarı tekrardan oluşmalı? Tüm bu yamukluklara bakmak, elbette bizim de o hallerimize işaret ediyor. Bu tuhaf karakterlerin bu çapraşık kurgularındaki tüm o garipliklere dokunabilmek, gülmek ve yamuk düşünmek. Bir roman gibi uzun soluklu bir iş üretseydim, böyle tuhaf karakterler yaratmak benim için çok keyifli olurdu. Düşüncesi bile beni çok heyecanlandırıyor. Senin filmindeki bana sorular sordurtan bir “tuhaf” karaktere bakmak istiyorum. Abluka filminde belediyeye çalışan Ahmet karakteri; belediye için köpekleri vuruyor. İşi bu. Bundan para kazanıyor. Bir köpeği ıskalıyor, köpeğin ayağı yaralanıyor ve köpek kaçıyor. Ahmet, köpekle tekrar karşılaşınca, onu evine alıp, iyileştiriyor. O köpekle bir süre sonra yakınlık, samimiyet kuruyor. İşten atılmayı bile göze alabiliyor. İç içe bir hikâye, bir abluka içinde abluka. Köpeğin sevecenliği, Ahmet’te karşılık buluyor ve onun vicdanına dokuyor. İç hikâyedeki küçük abluka kırılmış oluyor. (Bu benim yorumum elbette.) Bu da belki şu soruyu sordurtuyor; vicdanlar alışkanlıklarla örtülü olmasa, diğer ablukalar da kırılabilir mi? Emin Alper: Senin yazdıkların aracılığıyla ben de kendi senaryolarımdaki tuhaf karakterleri ve tuhaf durumları düşünmeye başladım. Gerçekten de Ahmet’teki tuhaflığı sevmiştim. Eli başka bir köpek tarafından ısırıldığı için yaralı, bu halde yaralı bir köpeğe bakması ve giderek ona tutkuyla bağlanması… Belki dediğin gibi içerideki ablukanın kırılışı ama dışarıya karşı sadece ikisini içeren yeni bir ablukanın kuruluşu… Bana en çok sorulan sorulardan biri Ahmet’in neden evindeki eski kapıyı duvarla örüp, başka bir duvarda yeni bir kapı açtığı idi. Tam olarak bilmediğimi ama sezdiğimi söyleyerek cevap veriyordum bu soruya. Belki uzaktan uzağa tahmin ettiği olası bir baskın durumunda polisler kapının yerini şaşırsınlar istiyordu. Belki yaşadığı yere dış kapıdan ulaşmak daha da zorlaşsın istiyordu. Belki eski kapıyı çok büyük bulmuş onun yerine daha küçüğünü yapmak istemişti. Belki de sadece kendisinin de ifade ettiği gibi “böyle daha güzel” olmuştu. Doğru cevabı tam bilememem belki de Ahmet’i gerçekten de benim için “tuhaf” kılıyordu. Kız Kardeşler’deki Veysel’in ya da ortanca kardeş Nurhan’ın tuhaflıklarını da seviyorum. Senin de yazdığın gibi bu karakterler alışıldık olanı sorgulatıyor sanki bize. Kaçıklıklarıyla bizi bir yandan güldürürken bir yandan da rahatsız ediyorlar. Yabancılaştırıcı, rutin kırıcı, beklentiyi boşa çıkarıcı, sinirlendirici ama çoğu zaman haklılar. Dünyaya “yamuk bakarak” bizim doğru bakışımızdaki yamukluğu açığa çıkarıyorlar sanki. Galiba “güzel” olan alışılmadık ve tuhaf olanla yan yana geldiğinde gerçekten heyecan verici oluyor. Tek başına “güzellik” değil de garip, yadırgatıcı, vahşi, korkutucu, rahatsız edici güzellik bize ilham veriyor. Ece Eldek: Evet, Ahmet’in o eski kapının yerine neden duvar ördüğünü söylemiyorsun filmde. Dediklerinin yanı sıra, belki de Meral ile Ali’yi orada saklıyor da olabilirdi. Filmin bir yerlerinde bu da aklımdan geçmişti. Sonuçta; oraya noksan, var olmayan, tanımlanmamış anlar yerleştirmiş oldun. O noksanlığı, izleyicinin doldurmasını istedin belki de. Her şeyi açıklamamak, benim de üretimlerimde önemsediğim bir nokta. İzleyicinin, içgüdüleri ile olan bağını merak ediyorum. Acaba oraya ne koyacak, benden farklı ne düşünecek gibi... Bu yüzden izleyicinin işimle duygusal bir bağ kurması önemli. Örneğin, masada… isimli yerleştirmemde; üç ayağı üzerinde duran bir masayı işaret ediyorum. Bu noksanlık üzerinden ilerleyerek neden masanın bir tarafının olmadığının, neden üstünün sökülmüş olduğunun ve politikacıların mış gibi diplomasi çabalarının üzerine düşündürmek istiyorum. Ya da izleyiciden gelen, başka bir hissi, düşünceyi ağırlamak istiyorum. Bir şeylerin noksanlığı... Ya da ne gördüğümüzden çok, nasıl gördüğümüz; nereye baktığımızdan çok, kaçırdığımız neresi var görüş mesafesinde; hangi bakışa tutunmuşken, o tutunmanın o bakış değil de asıl bizde olan düşüncenin bizzat kendisi oluşunu fark etmek bazen ya da güzel görünenin ardına sığınmayıp, kendi parçalarımızla da birleştirebileceğimiz bir başka şey inşa etmek, yeni kurgular yaratmak. Bu tuhaflıkları, vahşiyi, rahatsız olanın akışını izlemeyi seviyorum. Biraz da şehirde yaşamanın bize unutturmaya çalıştıklarına karşı inatçıyız sanırım. Biz de bu sohbetle, birbirini tanımayan iki kişi olarak, benzer bir tuhaflıkla bir araya gelmiş olduk aslında.

Didem Yalınay, Cité Internationale des Arts sanatçı programında

Institut français Türkiye tarafından Fransız uluslararası sanat kurumu Cité Internationale des Arts’ın sanatçı konaklama programına aday gösterilen Didem Yalınay, tüm dünyadan 24 sanatçının seçildiği programa kabul edildi Solda: Didem Yalınay, Bağlantı(lar) - İşlemsel Bir Anlatı Evreni, 2018 Sağda: Didem Yalınay, Fotoğraf: Cité des Arts x Maurine Tric 2021 Ekim ayından itibaren 6 ay boyunca Paris’te kalarak Cité Internationale des Arts bünyesinde çalışmalarını sürdürecek olan Didem Yalınay, bilim ve sanatı iç içe gören bir yaratıcılıkla, sanat projelerini jenaratif yerleştirmeler kurarak sergiliyor. 2018 yılında BM için gerçekleştirdiği bir ortak çalışma Bağlantı(lar) adlı jeneratif yerleştirme çalışması CerModern’de ve Sonar2019 gibi dijital sanatla ilgili uluslararası platformlarda sergilenen sanatçı, teknoloji üzerine yaptığı sorgulamaları Paris ve İstanbul merkezli yürüttüğü Veri Dünyasında Ara Boşluk adlı uluslararası bir jeneratif kamusal alan sanat projesiyle ileriye taşıyor. 2019 yılında BMCT sanat rezidansı projesi kapsamında yine Fransa’da Le Cube’de çalışmalarını sürdüren Yalınay, Le Cube’deki 20 metrekarelik alan olan Labo’yu tamamen kapsayıcı bir jeneratif ortama dönüştürdü. Çalışmaları sonucunda büyük bir hologram ekran tasarlamak gibi teknik olarak önemli buluşlar gerçekleştirdi. “Teknolojiye yaklaşımımızın araçsal olduğunu söyleyebiliriz oysa ki teknoloji bağlantılı olduğumuz gerçeğini içeriyor” diyen sanatçı teknolojinin gerçek potansiyelini ortaya çıkartmak için çalışmalarını sürdürüyor.

On soruluk sohbetler: İlyas Odman

Performans sanatçısı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde 31 Ocak 2020’de açılan Akış / Flux sergisi pandemi nedeniyle uzun bir süre kapalı kaldı, daha sonra alınan önlemlerle, lakin insanların bir mekanda toplanmaya ve bir topluluk oluşturmaya daha temkinli yaklaştığı bir dönemde yeniden ziyarete açıldı. Sergide Abramović’in performanslarının dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına, yapılan açık çağrı sonrasında Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de sergide hem pandemi öncesi hem de pandemi esnasında ‘canlı’ performansları ile yer almış bu sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyoruz Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel İlyas Odman Türkiye gösteri sanatları dünyasının l’enfant terrible’ı İlyas Odman uzun zaman sonra yeni yapıtı Yolluk ile 2019 sonbaharında sahneye çıktı. Çağdaş dans ile performans arasında salınan Odman’ın sanatı meydan okuma, törensellik ve kırılganlık eksenlerinde ilerliyor. Odman’ın Akış / Flux sergisi kapsamındaki One for the road adlı performansı da bu halkaya eklendi. Bu vesileyle sıradaki sohbetimizde İlyas Odman’ı misafir ediyoruz. İlyas Odman Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız? Empati. Ateşin başında oturup hikaye anlatıcısını dinleyen ve anlatıyı hayal ederek olmayan nesne ve canlılarla “empati” kuran ve de bu şekilde kuşaklarca hayatta kalan atalarımız ile günümüz seyircisi arasında çok fark görmüyorum… Aynı ilkel dürtü… Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanat ürününü bir tür cep evren gibi düşünüyorum, üreticinin kurallarını belirlediği bir paralel kurgu. Buna şahit olan, deneyimleyen kişinin dönüşmesi sanırım bizzat bu kurguyu üretenin bu üretimle dönüşmesinden geçiyor. Üreticisini olduğundan başka bir şeye evriltmemiş bir işin dönüştürücülüğüne inanmıyorum pek. Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? İş üreticisi olarak hep çizgi romanlardan ve onların kurgu biçimlerinden etkilendim; Neil Gaiman, Dave Mckean… Yaratmaya ve her performansta tekrar dönmeye çalıştığım sahne personası için Safiye Ayla’dan Tori Amos’a Sandman’dan Mecusilere bir çok farklı “hikaye anlatıcısı”ndan çaldım. Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? İş üretmek benim için gerçek hayatımda İlyas kişisi ile altından kalkamadığım “gerçek” bir sorun olunca başlıyor; bir kayıp bir ayrılık bir kafa karışıklığı ya da aniden beliren bir mutluluk. O anda o sahne personası ile o sorunu tekrar ve tekrar hem yaşayıp hem de dışarıdan bakabileceğim bir alt evren yaratırım. İş, esasında benim için o noktada bir ritüele dönüşür. Evet, rüyaları severim, beni götürdükleri yerlerden cebim dolu dönerim :) İlyas Odman Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? Yapıtı üretmeye başlamadan çok önce kafama takılmış “isim”ler aniden yerlerini bulurlar genelde. Akış/Flux sergisinin performans programında sunduğunuz One for the road ile son işiniz Yolluk adlı yapıtınız arasında bağlantılar var mı? Varsa, birbirlerinden nasıl beslendiler? Yolluk, dilin öncesi ile ilgili bir iş, daha doğrusu içimizde bulunan en arkaik ve ilkel durumlarla ilişki kurmamızı sağlayan, kelimeden önceki sesin; doğum çığlığı, ağıt, dehşetin yani en hayvani en insani en otantik dil ile ilgili bir iş. Sahne versiyonunda bir tür “içki” oyunu sayesinde giderek sarhoş olan bir hikaye anlatıcısının çok matematik bir metni o matematiği bozmamaya çalışarak anlatma çabası üzerineydi. Akış sergisi sunumunda ise bu dinamik; hiç sesini kesmeyen, mekana giren her kişiye birer birer bu metni anlatmak zorunda olan ve bu esnada bir çok farklı solo anlatıcı stereotipine (popstar, politikacı, vaiz…) dönüşen performansçı ile sağlanıyordu. Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramovic’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı? Abramovic’in performansa, performansın mekan ile ilişkisine, performansın ritüel ile ilişkisine ve ritüelistik performansın mekanı dönüştürücülüğüne dair araştırmaları hep ilgimi çekmiştir. Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunarken seyirci ile yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi? Müze salgın nedeniyle kısa süreliğine kapanmadan önce, her gün hiç boş olmayan bir mekana korkunç bir dış odaklanmayla yaptığım performansın, karantina süreci sonrası tekrar açıldığında tam tersine dönüşümü… Issız bir mekanda sekiz saat boyunca gözlerim ve kulaklarım kapalı o metni sadece içime okumak… Çok acayipti. Serbest çalışan bir dansçı ve koreograf olarak pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla nasıl başa çıkıyorsunuz? Çıkamıyorum. İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek? Bu süreçle başa çıkma çabam nedeniyle bu aralar gelecek hakkında neredeyse hiç düşünemiyorum. Bakalım hayırlısı :) İlyas Odman

Pandemiye maruz insanlığın şu Büyük Çizgi’si

Covid-19 pandemisinin yarattığı yardım alanlarının önüne biriken Madridli mağdurların isimsiz kuyruklarını, Helga de Alvear galerisinde yer verdiği Büyük Çizgi isimli dizisiyle sergileyen Santiago Sierra, Art Unlimited’a konuştu: “Sanat, kangren olmuş kurumların zevahirini kurtarmak için kullanılıyor. Ödüllerin kazananlarla ilgisi yok. Yardım kuruluşlarında olduğu gibi, ödülü veren kişi aslında kendi yozlaşmış ismini toplumun değer verdiği kişilerle ilişkilendirerek bu ödüllendirme işinin kazançlı tarafı olmuş oluyor.” Röportaj: Evrim Altuğ Santiago Sierra Santiago Sierra, fotoğraf, video, belgesel ve performanslarıyla, insanın (sözde) medeniyet ve çığırından çıkardığı tükenmiş ve çarpıklaşmış doğa karşısında maruz kaldığı ahlâki, ekonomik ve tarihsel ikilemlere, her seferinde en çarpıcı, ama yine en yalın haliyle tepkisel olabilmeyi başarabilen bir sanatçı. İstanbul Modern ve Contemporary Istanbul ile İstanbul Bienali ve Pera Müzesi gibi birçok kurum ve etkinlikte yapıtlarını izleme imkânı bulduğumuz Sierra, bu kez de, tıpkı kirlilik, emek sömürüsü ve vahşi kapitalizmin ürettiği sosyal şiddet ve ayrımcılık gibi, yine küresel bir mesele olan Covid 19 pandemi krizini yorumladığı son fotografik-performatif serisi The Great Line (Büyük Çizgi) başlığıyla gündeme geldi. Pandeminin yarattığı ekonomik kriz sebebi ile açılan kamusal yardım bölgeleri önündeki insanları, sıra numaraları, bedenleri ve sıra numaraları ile yorumlayan İspanyol güncel sanatçının fotoğrafları, yıllardır birlikte çalıştığı, Madrid’deki Helga de Alvear galerisinde, 19 Kasım’dan 28 Kasım’a dek yer aldı. Bunlar olurken, Anadolu Ajansı’nın (AA) verdiği bilgiye bakılırsa, Avrupa Birliği’nin (AB) Pfizer-BioNTech firmasıyla yaptığı anlaşma gereği İspanya’nın payına düşen Covid-19 aşısının ilk bölümünün ülkeye ulaşmasının ardından aşılar yapılmaya başlandı. Başkent Madrid yakınlarındaki Guadalajara kentinde bir bakımevinde kalan 96 yaşındaki Araceli Rosario Hidalgo, yerel saatte 09.00’da (TSİ 11.00) resmi olarak İspanya’da ilk Covid-19 aşısı yapılan kişi oldu.Aşının dağıtımı için ölüm riski, hastalığa maruz kalma riski, sosyo-ekonomik etki riski, hastalık riski, yaş gibi kriterlere göre 18 grup oluşturuldu. İspanya hükümeti, üç ay içinde 4,5 milyon doz aşı gelmesini ve nüfusun yüzde 5’inin Covid-19 aşısı olmasını planlıyor. Yaza kadar İspanya’da 20 milyon kişiye Covid-19 aşısı yapılması hedefleniyor. Virüsten en fazla etkilenen ülkelerden biri olan İspanya’da, 25 Aralık’ta açıklanan son verilere göre, toplam vaka sayısı 1 milyon 854 bin 951’e çıkarken, salgından dolayı şimdiye kadar 49 bin 824 kişi hayatını kaybetmiş bulunuyor. Biz de bu koşullar vesilesiyle, Sierra ile elektronik posta yolu ile irtibat kurarak, gündeme, kariyerinde iz bırakan anlara, üretimi ve sanat ortamına dair özel bir söyleşi gerçekleştirdik. Büyük Çizgi başlığında, küresel toplum tarihi bakımından 1929 yılında gerçekleşen Büyük Bunalım’a çok ince bir gönderme var. Peki sizin bu 91 yıl sonra yapılmakta olan kıyaslamaya dair izleniminiz ya da cevabınız nedir? Yokluk, o zaman için de şimdi de sıradanlaşmış denilebilecek boyutlarda görülen bir şey, dolayısıyla bu kıyaslama mantıksız değil. Umarım önümüzdeki yıllar, 1929 yılındaki Büyük Bunalım’la karşılaştırılacak şekilde olmaz. O yıllarda kapitalizm, faşizm ve uluslararasılaştırılmış savaş sayesinde var kalıyordu. Lineer çizgide diğer tarafa, geleceğe baktığımızda ise tam da bir tür distopya, hatta anti-ütopyacılık gibi tasarlanmakta olduğunu görüyoruz. Özünde istenmeyen bir toplumun ortaya çıktığının tüm dünyada empoze edildiğine dair eşsiz ve ortak bir anlatı çok uzun zamandan beridir önceden kestirilebilir bir şey oldu. Ancak gelecek hakkındaki kurgular daima şimdiki zamandan bahseder. Şimdi, çoğunluk için zaten çoktan gerçekleşmiş olan bir felâkettir. Dünya bir gıda kaynakları ve tıbbi kaynaklar krizinin eşiğinde. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz şu zamanlar, aynı zamanda DSÖ, UNICEF ve AB gibi birçok siyasi yapının etkinliğini ortaya çıkarmakta. Bu anlamda online, kamu tabanlı, yerel ve uluslararası olanlar da dahil olmak üzere günümüzdeki yardım kuruluşu biçimleri hakkında neler düşünüyorsunuz? Ben bir siyasi analizci değilim ve sözünü ettiğiniz çok uluslu kurumların attıkları adımları takip etmiyorum, ancak yardımseverlikten söz ediyorsanız, işleyişinde özü itibariyle adil olmayan toplumların yardım işlerine bir dikkat dağıtıcı olarak gereksinim duydukları söylenebilir. Bir yardım işinden faydalanan daima yardımı verendir, alan değil. Hayırsever, kendi egosunu tatmin etmek amacıyla hareket ettiğinden, yaptığı şey konusunda kendini iyi hisseder. Elbette, insan ilişkilerini yönlendiren nihai amaç olan açgözlülük sorunu ortadan kalkmamıştır. Sağlığı ve gıdayı yardım işlerine dayalı kılmak, insanların elinden alınamayacak bir hakkı olan şeyi bir lütuf gibi göstermektir. Yardımseverliğin karşı tarafında, daima eşitler arasında dayanışma ve toplumun öz-örgütlenmesi yer alacaktır. Benim bakış açıma göre, bu kurumların yaptığı şey, adına çalıştıkları kapitalist canavara yumuşak ve eli yüzü düzgün bir görünüm vererek kaosu yönetmektir. Madrid’deki ARCO IFEMA Sanat Fuarı’ndan çıkarılan işinizi “Çağdaş İspanyol Siyasi Tutukluları” Türkiye’de (veya sanat dünyasının başka bir bucağından) bir kurum, galeri ya da müzeden yeniden sergilemek üzere davet alsanız cevabınız ne olurdu? İspanya’daki siyasi tutuklularla ilgili işimizin başına gelen şeyin bir benzeriyle ne kariyerim boyunca karşılaştım ne de başka bir sanatçının başına geldiğini gördüm. Bu iş, sadece bir sefer özgün sergilemede değil, bir yıl içinde altmışın üzerinde sergide yer almıştı. Orijinalleri yerine bizim tüm sergileme taleplerine karşılık verebilmek için bir çözüm yolu olarak ürettiğimiz basılı kopyaların ve birçok başka tıpkı basım pano kopyaların kullanıldığı spontane sergiler yapıldı. Bu, dile getirilmesi gereken ciddi bir sorundu ve hâlâ da öyle. Burada sözünü ettiğimiz insanlar sadece aktivist ya da dünya siyasetiyle bağlantılı kişiler değil. İspanya bugün dünyada sanatçıların en çok hapse atıldığı ülke. Özgürlüğe yapılan böylesi saldırıların karşısında sessiz kalmaya niyetimizin olmadığı açıktır ve bu işin sergilenmesi için gelecek her yeni davete açığız. Kamusal pandemi koşulları müzeler, galeriler ya da farklı disiplinleri buluşturan etkinlikler gibi kültürel ve sanatsal yapılarda “sınırlandırılmış” biletler, koltuklar veya bireylere göre tarihler aracılığıyla bir başka “prestij” sınıfı yaratıyor. Siz de sınıflar arasında bir uçurum daha oluşmasının nedenlerinden bir tanesi olmaktan kaygı duyuyor musunuz? Tıpkı siyasal sınıfın seçim süreciyle icra edilen rejime bağlı kalınmadığı müddetçe hiçbir anlam ifade etmeyeceği gibi, kültürel elitler de büyük kültürel etkinlikleri dolduran izleyici kitleleri olmaksızın hiçbir şey ifade etmez. Mevcut durum müzelerin, bienallerin ve benzerlerinin geleneksel işlevlerini açığa çıkarıyor. Bu durum devam ederse, bizatihi müzelerin varlıklarının yeniden ele alınması, elitlerin değerli kabul ettiği şeyler için bir tür depoya indirgenmeleri gerekecektir. İzleyici olmazsa değer ortadan kaybolur, çünkü o zaman sadece halka açık yapılan şey var olur, herkesin değerli olarak kabul ettiği şey var olur. Üzerinde neredeyse acımasızca diyebileceğimiz sayılar bulunan, kimliği bilinmeyen kurbanların “yüzsüz” bedenlerinin yer aldığı, kamusal alanlarda yer almış siyah beyaz görüntüler... Merceğinizden yansıyan bu “yanlı” kişiselleştirme daha önceki projelerinizde de kendini göstermişti: emeğin ticari, kapitalist vahşet adına var oluşunu ve sömürülüşünü belgelemiştiniz; mesela 1999 yılında sırtlarına “tek çizgi dövmesi” yaptırmaları için Kübalı erkekler tutmanız örneğinde olduğu gibi ya da tıpkı 2017 yılının Mart ayında Büyük Çizgi Projesi vesilesiyle bir basın açıklamasında tekrar altını çizdiğiniz gibi, 10 EURO performansında görüldüğü gibi. Aslında tüm kariyeriniz boyunca, performans sanatı serileriniz aracılığıyla günlük hayatlarımızdaki yetkilendirme mekanizmalarının karşılıklı değiş tokuş edilmesi meselesiyle ilgilendiniz hep. Bu performanslarda, izleyici de özgürce tarafını veya kendi kararı doğrultusunda “patron” ya da “işçi” olarak konumunu seçebiliyor. Sonuç olarak özetle sormamız gerekirse, o eserleri yapan sanatçı olduğunuz gerçeği haricinde sizin kendi eserlerinizdeki rolünüz nedir? İsteyerek olsun, istemeksizin olsun hemen hemen her sanatçının yaptığı gibi Tanrısal bir rol üstlendiğinizi düşünüyor musunuz? Tanrı herhangi bir rol üstlenecek şekilde hareket etmez, çünkü o kurgusal bir karakterdir. Tıpkı Süpermen gibi kurgusal bir karakteri taklit edip pencereden aşağı atlayabileceğimiz gibi, küçük birer tanrıymışız gibi kendimizi üst ahlâka sahip yaratıcı dehalar olarak düşünmemiz de mümkündür. Sanatçıyı üzerinde yaşadığı buluttan indirip, taşıdığı pek çok başka nitelik içerisinde en öne çıkanıyla kapitalist olan toplumdaki payını onun yüzüne söylemek işte bu nedenle önemlidir. 2010’da, Kültür Bakanlığı’nın verdiği Plastik Sanatlar Ulusal Ödülü’nü reddettiniz. Bu kararı alma nedeninizi bir kez daha anlatabilir misiniz? Beni bu kararı almaya iten birçok durum arasından altını çizmek adına çok net olan bir tanesini söyleyebilirim; ödülü bana elden takdim edecek olan beyefendi şu anda Birleşik Arap Emirlikleri’ne kaçmış olan İspanya Kralı olacaktı. Bir hırsız olarak kaçtı, bu da Frankoculuğu sürdüren bir kişi olması rolünü ve eşdeğerde birçok nahoş durumu katmerleyen bir şeydir. Kendimi TV haberlerinde bu şahsın elini sıkarken gözümün önüne getiremedim. Sanat, kangren olmuş kurumların zevahirini kurtarmak için kullanılıyor. Ödüllerin kazananlarla ilgisi yok. Yardım kuruluşlarında olduğu gibi, ödülü veren kişi aslında kendi yozlaşmış ismini toplumun değer verdiği kişilerle ilişkilendirerek bu ödüllendirme işinin kazançlı tarafı olmuş oluyor. Monarşi, hiçbir içsel değeri olmaksızın, toplumun saygı duyduğu, dolayısıyla da onu “değer” kavramıyla ilişkilendirecek her girişimin altına imzasını atıyor. Böylece bir bakıyoruz, İspanya’da sağlık hizmetleriyle gerçek anlamda hiçbir bağları olmadığı halde her kraliyet ailesi üyesinin isminin verilmiş olduğu bir hastane var. Sanatta ise durum epey akıllara ziyan. İspanya cumhuriyetçiliğinin mevcut en büyük sembolü olan Picasso’nun Guernica tablosu, Reina Sofía (Kraliçe Sofia) adlı bir müzede yer alıyor, utanç verici. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp bunu kabullenebilir, sadece biyografimize etkileyici bir satır daha eklemeyi düşünebiliriz ya da bu diktatörler tarafından araçsallaştırılmayı, onların oyunun bir parçası olmayı reddedebiliriz. İkinci durumda elbette bunun sonuçları olacağını dikkate almak zorundasınız, ama en azından hâlâ aynada kendinize bakacak yüzünüz olacaktır. Eserlerinizi gördükten sonra her seferinde, yozlaşmış olanların ya da dünyadaki neoliberal, kapitalist düzenin kirlettiği tanımlamaların içine atıldığı bir “geri dönüşüm kutusu” gibi bir işlev gördüğünüzü hissettim. Bana göre siz bir “insanlık hacker”ı gibi çalışıyorsunuz; ya da kavramsal, etik açılardan Duchamp’a, Warhol’a, Beuys’a veya Alys’e göndermelerde bulunan “reklam-karşıtı” bir ajansın sanat yönetmeni gibi. Tıpkı LABOR 2019 kapsamında Mexico City’deki “kirli hava” temalı resimler serinizde bizzat, somut olarak bir vahşi gerçeklik aynası yaptığınızda olduğu gibi; ya da İstanbul’da, 2015 yılının sosyo-politik açıdan karanlık günlerinde, bana zamanımızın sansür ve otosansür sorununu anımsatan minimalist ve son derece politik siyah posterlerinizde olduğu gibi. Dolayısıyla bu anlamda, tüm projelerinizin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşündüğümüzde, gelecek nesillere ve dünyanın geleceğine ilişkin sorumluluğunuza nasıl baktığınızı merak ediyorum. Hiç kendinizi bir muhabir ya da bir anlamda tarihçi gibi hissettiniz mi? İşimle ilgili ne hissettiğimi kendime hiç sormam. Bana göre o tümüyle doğal, hatta gündelik bir aktivitedir. Kişisel olarak, içinde yaşadığım zamana bir tanıklık bırakmaya niyet etmeyi kendime kılavuz ediniyorum, bu bilhassa beni bir izleyici olarak da ilgilendiren şeyin sanat olmasından kaynaklanıyor. İşimdeki “ben” çok seyreltilmiştir. Bir perspektif çiziminde bakış açısının rolü gibi kalmaktadır ancak. Sanatın icrasıyla ilintili olarak benimle ilgili sorulan sorular daima tutucu bir yerden gelir, çünkü benim varlığımı sürdürmeme ve işimin bana sağlayacağı konfora atıfta bulunurlar. Sadece empati bakımından değil, metodolojik bir mesele olarak da dikkate aldığım kamudur, çünkü sanat eserinin izleyicinin kafasında yaratıldığı bana göre kuşku götürmez. Benim rolüm ise oldukça manipülatif, çoğu zaman karşı-propaganda niteliğinde, zira bu yıkıma alkış tutan zaten çok fazla sayıda insan var. NASA’nın tarihi “evrensel USB ya da insanlığın LP-Altın Plak projesi” Voyager 1 ve Voyager 2 hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu projenin küresel sanat ve kültür açısından bir değeri olduğunu veya bu projenin emperyalist sömürgeci bir misyonu olduğunu düşünüyor musunuz? Bu konunun uzmanı olmamakla birlikte, uzaydaki görevler askeri amaçlarla, iletişimle ve son zamanlarda da madencilikle ilgili. Ancak bunların, Hollywood fantezilerinin tedrisatından geçmiş bir toplumun desteğini dinamitlememek için tumturaklı sözlerle meşrulaştırılması daima daha iyi görülmüştür. Sorunuzun gizemli yönüyle devam edecek olursak, Mısır’daki piramitlerin en büyük gizemini oluşturan şey, Mısırlıların firavunu ve onun rahipler sınıfını timsahlar yesin diye Nil nehrine atmamalarının nedeniyle aynı şeydir. Emek gelirinin vergilendirilmesinden elde edilen paranın Marslılarla ya da cennetteki baş meleklerle iletişim kurmak için kullanılması NASA’yı ateşlemek için yeterli gerekçe olacaktır. Çalışmalarınızı, herhangi bir işinizi deneyimler iken, aynı zamanda arazi sanatı, minimalizm, happening, pop-art ve elbette fotoğraf ve sinema gibi yaratının birçok farklı haline de iştirak edebiliyoruz. Yani, mesaj(lar)ınızı fizikselve paradigmal sınırlardan bağımsız, olabildiğince aşikâr biçimde iletmek istiyorsunuz. Sonuç olarak, ana akım medyada genel okura, izleyiciye açık yayınlanan röportajlarda veya tüm dünyadan profesyonel eleştirmenlerin yazıların da işlerinize verilen geri bildirimlerin ne kadarını dikkate alıyorsunuz? Pek dikkate aldığım söylenemez doğrusu, almalıyım, ancak tembelliğe yenik düşüyorum. Bir sanatçı olarak benim işim sanatı bir araç olarak kullanarak söyleyeceklerimi söylemekten ibaret. Çalışmalarımın sözcüklere dökülemeyeceğini düşünmüyorum, fakat bu bana bir parça ihanet gibi geliyor. Benim çabalarım sanat eleştirisinin ana akımı için makbul olan söylemi dile getirmekten ziyade bir sanat eserini tamamına erdirmek yönünde. “Nefes alamıyorum” hareketi gibi, iklim değişimi protestoları ya da tröst karşıtı – kültür sanat organizasyonlarında “kirli” sponsorluk protestoları gibi, hatta COVID 19 protestoları ya da Hong Kong Şemsiye hareketi protestoları şeklindeki başlıklara, protestoculara ya da protesto araçlarına baktığımızda, kültür ve sanatın her türlü eşitsizliğin karşısında olmayı ifade etmenin çok etkili bir yolu olduğunu kolaylıkla görebiliyoruz. Bu protestoların oluşturduğu resmin bütününe baktığınızda siz ne görüyorsunuz? Protestolar Dünya gezegeninde zeki yaşam formu bulunduğunun bir göstergesidir, ama yeterli değildir. Hiyerarşik iktidarı ortadan kaldırmaya ve kendi yaşamlarımızın kontrolünü ele almaya çaba gösterilmelidir. Protesto etmek birileri için kendi iktidarını ikrar etmek anlamına da gelebilir, öylesi bir durumda bu kişilere sırt çevirmemiz daha iyi olabilir. İktidar sahibinden adalet istemek Meryem Ana’ya dua etmek gibidir. Her iki edimde de bolca inanç mevcuttur. Ortaya atılan fikirler arasında en ilginci ev işgalciliğiydi, bu bana göre gerçekten ilginç bir fikirdir. Dünyayı işgal etmek, Siyah Bayrak projemin arkasında yer alan fikirdi. Şayet bir sanatçı için aklını ve fiziksel kabiliyetini kiralayan veya paylaşan bir işçi dersek, sizin bakış açınıza göre küratör için yapılabilecek en doğru tanım nedir? Sanatçı ile kurum arasında bir aracıdır denilebilir. Aynı zamanda, kurumun karşısında sanatçının müttefiği ya da tam tersine sanatçının karşısında kurumun müttefiği de olabilir. Bu bakımdan, kendini tanımlaması gereken küratördür. Bu üç tanımdan her birine uyan küratörlerle karşılaştım. 2012 yılındaki işiniz Kavramsal Anıt'ı 2015 İstanbul Bienali’ne getirmiştiniz. O zamandan bu yana bu eser üzerinde herhangi bir “düzenleme” ya da güncelleme yaptınız mı? Hiçbir yenilik yapmadım, ancak böyle bir şeyin hâlâ olanaklı olduğunu görüyorum. Tam da bazı üniversiteler polis faaliyetlerini askıya almışken, tüm hükümet müdahalelerinden azade ve tamamen halkın idare ettiği bölgeler yaratmak güzel olacaktır. Bu projeyi bir gerçekliğe dönüştürmeyi gerçekten çok isterim, ancak nasıl ve ne zaman olur şu anda bilemiyorum. Bu işi benim adıma başkalarının yürütmesinin de benim için sakıncası yoktur, önemli olan toplumun bir bütün olarak etkin biçimde özgürleşmesi için adımların atılmasıdır. 2010 yılında (Macaristan’dan Pecs ve Almanya’dan Ruhr ile Essen’la paylaşarak) aldığı Avrupa Kültür Başkenti konumu dolayısıyla İstanbul (ya da Türkiye) hakkındaki düşünceleriniz ve geleceğe yönelik fikirleriniz/projeleriniz nelerdir? Sizin de muhtemelen gördüğünüz gibi ülkede birçok toplumsal ve siyasi sorun mevcut. Yakın zamanda Ayasofya camiye dönüştürüldü. Aralarında Anadolu Kültür ve DEPO İstanbul Kültür Merkezi’nin kurucusu Osman Kavala’nın da olduğu birçok siyasi tutuklumuz var. Fakat diğer yandan, Türkiye burjuvazisinin kaynaklarından ya da bizzat devletten “yumuşak güç” babında gelen oldukça yüksek oranda bir kültürel ilgi ve yatırım da mevcut; sözgelimi çok sayıda müze projesi ile yaratıcı faaliyetler alanında veya sosyal medya platformlarında “gelecek nesil patlaması” gibi... Bir taraftan dünyanın her yerinde özgürlüklerin kütle çekim merkezi olmaya kalkışırken bir taraftan muhalifleri hapse atmak ve özgür düşünceyi baskılamak gayet Avrupai ve gayet kapitalist bir şey. Burası Avrupa ve ben bugün İstanbul’un baskıcı bir devletle gerçek Avrupa ruhunu temsil etmesinde bir tutarsızlık görmüyorum. Son Venedik Bienali’nin son başlığı Amerikalı bir galerici tarafından, eski bir Çin özdeyişinden yola çıkarak İlginç zamanlarda yaşayasın olarak adlandırıldı. Bienallerin, müzelerin ve büyük sanat etkinliklerinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? İçinde yaşadığımız zamanlar ilginç, çünkü burjuvazinin seküler can sıkıntısını avutuyor, fakat sıradan halk için bunlar tahammül edilemez zamanlar. Somut anlamda gelecek, bugün benim için her zaman olduğundan daha büyük bir soru işareti. Böyle giderse, anlaşılan o ki bienalleri ya da festivalleri ziyaretçisiz veya yalnızca yerel izleyici ve sanatçılarla gerçekleştirmek çok da mümkün olmayacak. Bunlar daha ziyade daha gerici ve etrafındaki başkalarını dikkate almamaya elverişli zamanlar. Her halükârda, şu sıralarda bienal düzenlemek isteyen herkese şans diliyorum, çünkü buna ihtiyaçları olacaktır.

221B Polisiye Festivali devam ediyor

Türkiye’den polisiye edebiyat, sinema ve dizi alanlarının önemli isimlerini çevrimiçi olarak izleyiciyle buluşturan 221B Polisiye Festivali, 28 Şubat Pazar gününe kadar devam ediyor. Festival boyunca gerçekleşen oturumlar, Mylos Yayın Grubu Youtube kanalı üzerinden izlenebiliyor Buster Keaton, Sherlock, Jr. filminden bir sahne, 1924 Polisiye kültürü dergisi 221B tarafından düzenlenen Uluslararası 221B Polisiye Festivali, polisiye edebiyat, sinema ve dizi alanlarına katkı sağlamış yerli ve yabancı pek çok ismi bir araya getiriyor. Polisiye edebiyatın öncü isimleri Barry Forshaw, Erol Üyepazarcı, Ahmet Ümit, Sevin Okyay, Armağan Tunaboylu, Gülce Başer, Çağatay Yaşmut, Mesut Demirbilek, Ercan Akbay, Leslie S. Klinger, Suat Duman, Prof. Dr. Halis Dokgöz ve Arne Dahl'ın katılımıyla başlayan festival, Türkiye'den ve dünyadan isimlerle pazar akşamına dek devam ediyor. Bugün Trapped dizisinin başrol oyuncusu Ólafur Darri Ólafsson ile ekonomist ve yazar Mahfi Eğilmez gibi isimlerin konuk olacağı festival, 28 Şubat Pazar günü tanınmış İspanyol yönetmen Oriol Paulo ile sona eriyor. Festival Programı şu şekilde: 27 Şubat Cumartesi 14.00 - Polisiyenin Ustası Andrea Camilleri ve Komiser Montalbano serisi: Doç. Dr. Bülent Ayyıldız, Prof. Dr. Nevin Özkan, Çevirmen Semih Topçu 16.00 - Bir Ekonomistin Kaleminden Polisiye, Inferis: Mahfi Eğilmez / Çağla Üren 18.00 - Gerçek ve Kurgu: Türkiye'de Siyasi Polisiye: Timur Soykan / Özlem Özdemir 21.00 - İki Ülke, İki Oyuncu: Sınırlar olmadan Polisiye: Ólafur Darri Ólafsson, Damla Sönmez 28 Şubat Pazar 16.00 - Suçlu Hayal Etmek: Sinemada Suç Kavramı Üzerine: Yeşim Ustaoğlu, Ümit Ünal / Aslı Ildır 17.30 - Ekrandaki Polisiye: Saygı-Bir Ercüment Çözer Dizisi: Boran Kuzum, Ercan Mehmet Erdem, Miray Daner / Onur Bayrakçeken 19.15 - Dünyanın En Küçük Dedektifi: Alper Kamu Alper Canıgüz / Onur Bayrakçeken 21.00 - Ters Köşelerin Ustası: Oriol Paulo / Fulya Turhan

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon