My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın 150 yıllık hikâyesi okurla buluştu

Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın 150 yıllık hikâyesi okurla buluştu

1871 yılından bu yana kahveyi bir sanat gibi işleyen Kurukahveci Mehmet Efendi, Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın 150 Yılı kitabıyla kahveseverlere kahvenin tarihine ilişkin eşsiz bir koleksiyon kitabı hazırladı Türkiye’nin 100 yılı aşmış nadir şirketlerinden olan Kurukahveci Mehmet Efendi’nin hikâyesi Suna Altan editörlüğünde kaleme alınarak Manuel Çıtak’ın günümüz fotoğraflarıyla ve Kerem Yaman’ın tasarımıyla hazırlandı. Kitap, çok sayıda tarihî belge ve arşiv fotoğrafı eşliğinde; bir fincan kahve ile 150 yıllık tarih ve kültürümüze ışık tutuyor. Tarihimize de ışık tutan Türk kahvesinin Türk-Osmanlı kültürüne girişi, 1500’lü yıllara dayanır. Sultan Süleyman’ın Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen’den saraya kahve getirir ve Saray mutfağında yeni bir usulle pişirilmeye başlanan kahve, çok geçmeden "Türk kahvesi" adını alır. Güğüm ve cezvelerde pişirilen "kahve"; su, şerbet ve tatlılar gibi lezzetlerle sunulmaya başlayınca daha da zenginleşir. Kahvenin saray dışına çıkması, Tahtakale’de açılan ve ardından hızla tüm şehre yayılan kahvehaneler sayesinde gerçekleşir. Bu kahvehanelerde; günün her saati kitap ve güncel yazılar, satranç ve tavla oynanır, şiir ve edebiyat sohbetleri yapılır. Kahve kültürü böylece dönemin sosyal hayatına damgasını vurmuş olur. Osmanlı elçileri ve Avrupalı tacirler sayesinde, Türk kahvesinin lezzeti ve kahvehanelerin ünü önce Avrupa’yı, daha sonra tüm dünyayı sararak "Türk kahvesi geleneği" artık “kırk yıl” ile tanımlanmaktan çıkıp evrenselleşerek “UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası” listesinde de yerini alır. “Babamla Eminönü’ndeki dükkânımıza ilk gittiğimde 10 yaşındaydım. Kahve kokusu sokağa girer girmez çarptı beni. Dükkâna girdik, değirmenler çalışıyor, hassas tartılarda tartılan kahveler sokakta bekleyen müşterilere dağıtılıyordu. Büyülenmiştim, ertesi gün yine gitmek istedim dükkâna." Mehmed Kurukahveci Türk kültüründe “kahve altı” teriminden türetilmiş, “kahvaltı”dan sonra veya yorgunluk atmak, sohbetlere keyif katmak için içilen Türk kahvesinin en büyük ve önemli temsilcisi 1871 yılından bu yana kesintisiz faaliyet gösteren Kurukahveci Mehmet Efendi'dir. Türk kahvesi geleneğinin “UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası”na girmesi gibi o da ismini uluslararası arenada tescillemiş durumda. Başta Türkiye olmak üzere; aralarında ABD, Rusya, Fransa ve Yeni Zelanda’nın da bulunduğu 60’a yakın ülkeye ihraç ediliyor ve tüketiliyor. Dünya çapında da yaşayan en eski kahve markaları arasında olan Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları, kurulduğu günden bugüne kahveye bir sanat gibi yaklaşarak, bu zanaatı beraberindeki ustalık, bilgi, tecrübe ve inceliklerle babadan oğula, ustadan çırağa aktarmaya devam ediyor. Türklerin dünyaya armağan ettiği Türk kahvesini, gelecek nesillerle buluşturma bilincini taşıyan marka, kahveseverlere her yudumda aynı kalite ve keyfi ulaştırmayı amaçlıyor. "En önemli misyonumuz Türk kahvesini dünyaya anlatmak" Mehmet Kurukahveci Kurukahveci Mehmet Efendi’nin torunu ve aile şirketinin üçüncü nesil yöneticilerinden Mehmet Kurukahveci kitabın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor: “Babamla Eminönü’ndeki dükkânımıza ilk gittiğimde 10 yaşındaydım. Kahve kokusu sokağa girer girmez çarptı beni. Dükkâna girdik, değirmenler çalışıyor, hassas tartılarda tartılan kahveler sokakta bekleyen müşterilere dağıtılıyordu. Büyülenmiştim, ertesi gün yine gitmek istedim dükkâna. Bu yolculuklar, askerden dönene kadar aralıklarla devam etti. Yaşım büyüdükçe dükkânda daha fazla vakit geçirir oldum. Askerlik görevim 1978’in başında bitti ve aile şirketinde tam zamanlı olarak çalışmaya başladım, birkaç sene sonra kardeşim Hulusi Kurukahveci de aramıza katıldı… Türk kahvesinin ikramı, kültürümüzde her zaman sevginin, saygının, konuğa verilen değerin de göstergesi oldu. Kurukahveci ailesi olarak bu değerlerle anılmak, her fincan kahveyle yeniden kahveseverlerin teveccühüne layık olmak ise en büyük ödülümüz. 150 yıldönümümüzde hazırlanan bu kitap, bizim için kahveyi birlikte tadıp birlikte içtiğimiz değerli kahveseverlere teşekkür etme vesilesi… ” "Demek istediğim şu ki, Kurukahveci Mehmet Efendi’nin gerçek bir “sevgi markası” olması, dört nesildir aralıksız sürdürülen bu samimi çabanın, kaliteye olan adanmışlığın sonucu. 150. yıldönümü kitabında bunu hem hem anlatımımzda hem tasarım ve fotoğraflarda okuyucuya hissettirmek istedik” Suna Altan İhap Hulusi, "Kahve İçen İnsan" logosu Babası Hacı Hasan Efendi’nin küçük aktariye dükkânında kahveyi müşterisinin gözü önünde öğütüp, küçük kese kâğıtlarında satışa sunan Mehmet Efendi’yle başlayan yolculuk, Türkiye’nin ekonomi tarihinin bir kesitine de bir pencere açıyor: "Kahve ticaretinin kalbi Tahtakale". Kurukahveci Ailesi’nin ticaret anlayışı ve iş ahlâkı, Eminönü binası ve Mimar Zühtü Başar ve meşhur “Kahve İçen İnsan” logosunun hikâyesiyle İhap Hulusi... Kitap hayatını Mehmet Efendi’ye adayan çalışanlardan, Türkiye’de kahve kıtlığı dönemlerine, yurtdışına açılma ve gelişme dönemleri ve daha nice önemli dönüm noktaları ve hikâyelerden oluşuyor. Kitabın editörlüğünü yapan Suna Altan; “Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları sadece bir buçuk asırdır hayatta kalmayı başaran bir firma ve marka değil. İşin her yönüne gösterilen olağanüstü ihtimamı, kitabın hazırlık sürecinde de gözlemledik: Firmanın neredeyse tüm belgeleri kurum arşivinde itina ile muhafaza edilmiş. Bu onbinlerce eski belge, muhasebe kaydı, yazışma, kupür, reklam, fotoğraf vs. iki yıl süren bir çalışmayla dijital ortama aktarılmış. Bu çalışma kitabımızın bilgi zeminini oluşturduğu gibi ileride başka araştırmacılar için de faydalı bir kaynak oluşturacaktır. Ayrıca, kitabın uzun hazırlık sürecinde bize ihtiyaç duyduğumuz her türlü destek sağlandı. Bütün bunların sonucunda son derece kapsamlı ve yüksek nitelikli bir çalışma ortaya çıkabildi. Demek istediğim şu ki, Kurukahveci Mehmet Efendi’nin gerçek bir “sevgi markası” olması, dört nesildir aralıksız sürdürülen bu samimi çabanın, kaliteye olan adanmışlığın sonucu. 150. yıldönümü kitabında bunu hem hem anlatımımzda hem tasarım ve fotoğraflarda okuyucuya hissettirmek istedik” dedi. Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanan Kurukahveci Mehmet Efendi Mahdumları’nın 150 Yılı kitabı, yerli ve yabancı kahve tutkunlarına hitap edeceği gibi kahveyle eş anlamlı olan bir ailenin ve kurumun hikâyesini merak eden herkesin ilgisini çekecektir. Kitap ayrıca bir belge niteliği de taşıyarak Türkiye’nin 100 yılı aşkın nadir şirketlerinden birinin tarihiyle birlikte geçmişimize de ışık tutuyor.

Sağlık çalışanlarına adanan yapıt belirlendi

Sağlık çalışanlarına adanan yapıt belirlendi

Nilüfer Belediyesi’nin, koronavirüs pandemisinde hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını yaşatacak park için düzenlediği yarışma sonuçlandı. 83 projenin katıldığı yarışmada Şimal Avcı’nın projesi birinci seçildi. Yarışmaya katılan eserler, 29 Ocak’ta gerçekleştirilecek kolokyumun ardından düzenlenecek sergide izlenime sunulacak Pandemi sürecinde görevi nedeniyle hayatını kaybeden sağlık çalışanlarının anısını geleceğe taşımak, onların mücadelesini kamusal alanda görünür kılmak amacıyla bir anıt park yapacağını açıklayan Nilüfer Belediyesi’nin, bu amaçla organize ettiği Sağlık Çalışanlarına Adanmış Bir Yapıt Yarışması sonuçlandı. 29 Ekim Mahallesi’nde 3 bin metrekarelik park alanında uygulanacak proje için ulusal çapta düzenlenen yarışmaya, Türkiye’nin farklı illerinden 83 katılım oldu. Sanatçı İnci Eviner başkanlığında; mimar Hakan Demirel, sanat tarihçi Ali Kayaalp, küratör Bige Örer, mimar ve sanatçı Sinan Logie, sanatçı Dilek Winchester’den oluşan jüri üyeleri, yarışmaya katılan 83 projeyi titizlikle inceledi. Yapılan değerlendirme sonucunda yarışmaya Bursa’dan katılan Şimal Avcı’nın projesi birinci seçildi. Bu yapıtın; kentle kurmayı hedeflediği ilişki, kavrayıcı hali, parkın içinde bir hafıza avlusu yaratması, izleyiciyi keşfetmeye davet etmesi sebebiyle ödüle layık görüldüğü değerlendirmesinde bulunan jüri, Regaip Adem’ın projesini ikinci, Ezgi Oğur ve Furkan Şanlı’nın ortak projesini üçüncü olarak belirledi. Yarışmada ayrıca İbrahim Özvariş ve Nur Dilan Özdemir; Soner Kıyasoğlu ve Samet Arslan ile Yadigar Esin Esen’in projeleri de mansiyon ile ödüllendirildi. Yarışmaya katılan eserlerin, 29 Ocak’ta gerçekleştirilecek kolokyumun ardından düzenlenecek sergide izlenime sunulacağı belirtildi. Süreci titizlikle takip eden ve jüri üyeleriyle birlikte projeleri inceleyen Nilüfer Belediye Başkanı Turgay Erdem, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı olan Dr. Refik Saydam’ın adını taşıyacak olan “Dr. Refik Saydam Sağlıkçılar Parkı”nı en kısa zamanda tamamlayarak hizmete açmak istediklerini söyledi.

İKSV’den yeni podcast serisi: Dile Kolay

İKSV’den yeni podcast serisi: Dile Kolay

İstanbul Kültür Sanat Vakfı, yayımladığı yeni podcast serisiyle dile ve Türkçeye dair güncel meseleleri tartışmaya açıyor. Kültürün ayrılmaz bir parçası olan dilin sanat, bilim, toplumsal cinsiyet, sağlık, iklim krizi gibi çeşitli alanlarla olan etkileşimini ele alan serinin ilk iki bölümü, 12 Ocak’tan itibaren Spotify, Apple Podcast ve İKSV YouTube kanalında yayınlandı İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) yeni bir podcast serisi yayımlıyor. İKSV’den Dile Kolay: Dilin Kültürle İlişkisi Üzerine Sohbetler başlıklı seri, Türkçeye kültür penceresinden bakarak dil etrafındaki güncel meseleleri tartışmaya açmayı hedefliyor. Kültürün ayrılmaz bir parçası olan dil, bir yandan gündelik hayattan beslenerek dönüşüyor, bir yandan da nasıl yaşadığımızı etkiliyor. İKSV’den Dile Kolay podcast serisinde her hafta farklı konuklarla, bilimsel düşünceden sağlığa, toplumsal cinsiyetten sanata, sosyal bilimlerden iklim krizine, habercilikten yapay zekâya pek çok alanın dille etkileşimi ele alınıyor. Dilin nasıl kullanıldığı, dil etrafında ne tür soru ve sorunların şekillendiği üzerine tartışılıyor. Her hafta yeni bir bölümle Spotify, Apple Podcasts ve İKSV YouTube kanalı üzerinden dinleyicilerle buluşacak olan İKSV’den Dile Kolay podcast serisi, 50. yılında vakfın dil konusunda yaptığı çalışmalara ekleniyor. Seriyi, Mümkün İletişim kurucu ortağı İlkay Baliç ile İKSV Kurum Kimliği ve Yayınlar Direktörü Didem Ermiş Sezer birlikte hazırlayıp sunuyor. Dile Kolay’ın jeneriğini ise Toprak Sergen seslendiriyor. Podcast serisi aşağıdaki online müzik platformlarından dinlenebilir.
Spotify: https://open.spotify.com/show/38qloKR90VnAFJ2zNeCqLN
Apple Podcasts: https://open.spotify.com/show/38qloKR90VnAFJ2zNeCqLN
YouTube: https://www.youtube.com/watch?v=XFoQWksLOys
Deezer: https://www.deezer.com/show/3298132

Geriye Dönüp Baktığımda

Geriye Dönüp Baktığımda

"İyi Bak Dünyana" diyerek dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir yer olacağını her fırsatta vurgulayan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM), tasarımı, üretimi ve hayatı keşfederek kendi iç yolculuğuna çıkan Özlem Tuna’nın Geriye Dönüp Baktığımda kitap sergisine, 8 Şubat- 11 Mart 2022 tarihleri arasında ev sahipliği yapacak Özlem Tuna 2018 tarihinde İstanbul Kalkınma Ajansı’nın desteğiyle Kale Tasarım ve Sanat Merkezi Projesi olarak başlatılan ve 2020 yılında kurulan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM), her katında farklı bir üretim ve sergileme sürecini gözlemleyebileceğimiz şekilde tasarlandı. Yaklaşık 500 metrekareye yayılan KTSM, seramik üretim alanına, sergi alanına, sunum alanına, tasarım ve sanat ağırlıklı bir kütüphaneye ve atölyeye ev sahipliği yapıyor. Dünyamızın içinde bulunduğu sorunlar yumağından çıkış için yaratıcı endüstrilerin yol gösterici olabileceğine inanan ve sürdürülebilir yaşam odaklı projelere kapılarını açan KTSM, 8 Şubat’tan itibaren sıra dışı bir sergiye daha ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Hayatının dönüm noktaları ve ilham kaynaklarıyla, malzeme denemeleri başta olmak üzere tasarım yolculuğundan gerçekçi paylaşımlar içeren, içerik ve tasarımlarıyla dikkat çeken Özlem Tuna’nın ilk kitabı Geriye Dönüp Baktığımda, sergiye de adını veriyor. Bu sergi, tasarım yolculuğunun baş aktörleri hamur, çamur ve metal ekseninde şekillenirken, Özlem Tuna'nın tasarım dünyasına daha yakından bakmamızı sağlıyor. Atölye Kale’nin katkılarıyla hayata geçen Geriye Dönüp Baktığımda sergisi, 11 Mart tarihine kadar pazartesi ve resmi tatiller hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir.

Ten, Beden, Ben eleştirel sergi turu

Ten, Beden, Ben eleştirel sergi turu

SALT Beyoğlu, 22 Ocak Cumartesi günü saat 15.00'da İpek Duben'in Ten, Beden, Ben sergisi kapsamında İz Öztat eşliğinde gerçekleşecek eleştirel sergi turuna ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor İpek Duben, What is a Turk?, 2003, Ten, Beden, Ben sergisinden, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, 2022 İpek Duben'in kırk yılı aşan pratiğini yansıtmak üzere hazırlanan en kapsamlı sergi olma özelliği taşıyan Ten, Beden, Ben, farklı disiplinlerden davetlilerin katkısıyla yürütülecek SALT Yorumlama programlarıyla tartışmaya açılıyor. Bu kapsamda düzenlenen ilk eleştirel sergi turunda sanatçı İz Öztat, Duben'in işlerinde kullandığı belgesel niteliğindeki metin ve fotoğrafları katılımcılarla birlikte yorumlayacak. İpek Duben'in 1978 ile 2010 yılları arasında Türkiye'deki sanat üretimi ve sergileri inceleyen yazılarında ortaya koyduğu düşüncelerin sanatçının pratiğine nasıl yansıdığı irdelenecek. Ten, Beden, Ben sergisi, erkek şiddetinden toplumsal cinsiyete, yerinden edilme ve göçten tüketim alışkanlıklarına uzanan konuları irdeleyen İpek Duben’in üretimine yeni bir bakış sunuyor. Etkinlik dilinin Türkçe ve katılımın 20 kişiyle sınırlı olduğu eleştirel sergi turuna katılmak için ad, soyadı ve iletişim bilgilerini public.programs@saltonline.org adresine göndererek kayıt yaptırabilirsiniz. **SALT Beyoğlu yapısına girişte, misafirlerin HES kodu üzerinden aşılı veya COVID-19 geçirmiş oldukları bilgisini veya en fazla 48 saat önce alınmış negatif PCR testi sonucunu sunmaları gerekmektedir.

On soruluk sohbetler: Ayako Takahashi

On soruluk sohbetler: Ayako Takahashi

İstanbul Fringe Festival, Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Festivalde gösterilerini canlı sunacak sanatçılarla yaptığımız sohbetlerin bu yılki ilk konuğu Pythagorean Peas adlı yapıtlarıyla sahne alacak olan Ayalis in Motion topluluğunun sanat yönetmeni Ayako Takahashi Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel Ayako Takahashi İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in üçüncüsü, 18-26 Eylül 2021 tarihleri arasında Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşan hibrit bir programla gerçekleşti. Ayrıca mevcut pandemi koşullarına da hızlıca adapte olan festival, tiyatro sezonuna yayılan Fiziksel formatındaki gösterimlerine devam ediyor. Bizler de festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunacak sanatçılarla yaptığımız sohbetlere devam ediyoruz. Festivalin 2022’de ilk misafiri, ENKA Sanat’ın mekan sponsorluğunda İstanbul’a gelerek 23 ve 24 Ocak’ta Enka İbrahim Betil Oditoryumunda Japonya-ABD üretimi Pythagorean Peas (Pisagor Bezelyesi) adlı yapıtlarıyla sahne alacak olan Ayako Takahashi yönetimindeki Ayalis in Motion topluluğu. Bizim de Fringe serisinin devamındaki ilk konuğumuz, Grimm kardeşlerin Pamuk Prenses ve Kırmızı Başlıklı Kız gibi halk masallarından ilham alan karakterler aracılığıyla kendi kırılganlıklarımızla ve güçsüzlüklerimizle nasıl baş ettiğimizi vurgulamayı amaçlayan bu fiziksel tiyatro yapıtını sahneleyen Ayalis in Motion topluluğunun sanat yönetmeni Ayako Takahashi. Fotoğraf: Becca Vision Performansın özü sizce nedir? Benim için performansın özü, başkaları ile bağ kurmak; kendimle, diğer dansçılarla, seyircilerle ve çevreyle bağlantı kurmak. Performans gerçekleştirmeyi düşündüğümde, egomu en aza indirmek için genellikle şeffaf olmaya odaklanırım. Şeffaf olduğumuzda ve egomuzu küçülttüğümüzde, sahnedeki bedenlerimiz basit araçlar haline gelebilir. İzleyici bedenlerimize girebilir ve bedenlerimiz ile performanslarımız aracılığıyla kendi yolculuklarını deneyimleyebilir. Ben mesajlarımı iletmekle pek ilgilenmiyorum ama izleyicilerin bedenlerimizi kullanarak (şahitlik ederek) kendilerini deneyimleyeceğini umuyorum. Tabii ki yarattığım her parçada kendi motivasyonum ve temam var, ancak insanları benim inandığım şeyi anlamaya zorlamakla işim olmuyor. Benim ilgilendiğim şey, insanların (dansçılarım ya da seyirciler) kendileri hakkında bir şeyler hissetmelerini ve kendi hayatlarını gerçekten deneyimlemelerini sağlamak. Bedenlerimizle bağlantı kurarken, travmatik olaylardan tutun da neşeli durumlara kadar yaşam deneyimlerimiz somatik izler bırakır ve duruşlarımıza, fiziksel ifadelerimize yansır. Pythagorean Peas, özellikle ev dediğimiz fiziksel yerden uzaktayken, bedenlerimizde nasıl evimizde gibi hissettiğimizi araştırıyor. Nerede olursa olsun rahatlık ve güvenlik duygularına nasıl erişileceğini araştırırken, dansçılardan seyircilere kadar bedenlerde yankılanan güvenlik ve kırılganlığın kinestetik tezahürlerini bulabilmeyi ve paylaşmayı umuyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Elbette sanatın dönüştürücü gücüne inanıyorum. Yarattığım işler genellikle politik meselelerden veya dünyamızdaki bir şeylerden ilham alıyor. Ancak, niyetim dünyayı doğrudan değiştirmek değil. Dansı propaganda veya başka bir şey olarak kullanmak istemiyorum. İşimi denizdeki bir kaşık şeker gibi hayal ediyorum. Denize bir kaşık şeker eklerseniz tadı hala tuzlu kalır, herhangi bir şekerli tat hissetmezsiniz. Ve bu benim için sorun değil. Bazı insanlar benim (bizim) hakkımda bir şeyler fark ediyor ve bir şeyler hissedip/düşünüyorlar. Bu önemli. Kızabilirler, mutlu olabilirler ya da üzülebilirler... Yaptıklarımı illa beğenmek zorunda değiller ama bir şeyler hissetmelerini istiyorum. Bir koreograf olarak işim dans üretmek değil, diğer insanları güçlü kılmak. Benim işim dansçılardaki ya da seyircilerdeki, yani diğer insanlardaki olasılıkları uyandırmak... Benim için başarının çok basit bir tanımı var. Başarı bence zenginlik, şöhret ya da güçle ilgili değil. Etrafımda parıldayan kaç tane göz olduğuyla ilgili. Gözleriniz parlıyorsa, ne yaptığınızı biliyorsunuz demektir. Dansçılarımın ve seyircilerin gözlerinin parlamasına odaklanıyorum. Ve dansın bunu yapacak güce sahip olduğuna inanıyorum. Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? Hayatımdaki her şey yapıtlarımı etkiler (esin verir); deniz meltemi, bir kadeh kırmızı şarap, caddenin karşısında koşan siyah bir kedi vs. Bulutlardaki ritimleri görüyorum ve gün ışığındaki müziği duyuyorum. Her şeyden önce, sevginin yaratıcı motivasyonumun büyük bir özü olduğunu düşünüyorum. Aile sevgisi, romantik bir aşk, yaptığım işi sevmek, arkadaşlık, sadakât…. Rüyalar, çalışmalarımı bilinçsizce etkileyebilir, ancak rüyaları asla bilinçli olarak yaratıcı sürecin bir parçası olarak kullanmıyorum. O kadar derin uyuyorum ki uyandıktan sonra rüyalarımda gördüğüm her şeyi unutuyorum. Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? İsim bana gelene kadar beklerim. Genellikle isim, dansçılarla yapıt hakkında gelişigüzel konuştuğumda veya onun hakkında düşündüğüm/araştırdığım yaratıcı süreç esnasında ortaya çıkıyor. Başlıklara çok fazla anlam yüklememeye çalışıyorum, basit ve sıradan tutuyorum. Başlığa çok fazla mesaj ve ego, ya da iletmek istediğim şeyleri koyarsam seyirci daha gösterilerimizi izlemeden boğulur. Seyircinin özgür olmasını istiyorum. Örneğin, "kahrolası bir ceset" hakkında bir iş ortaya çıkarırsam ve seyirci “Ah, biberli pizza hakkında eğlenceli bir parça!” diye düşünürse, her şey yolunda demek benim için. Yapıtta bir şey buldukları sürece, benim için başarılı demek. Bu yüzden insanları başlıklarla belirli bir yöne çekmemeye çalışıyorum. Örneğin Pythagorean Peas’den bahsetmişken, bu işin ilk motivasyon kaynağı Fas'ta tanık olduğum terör oldu, ancak bu konuyla ilgili herhangi bir kelime seçmek istemedim. Yaratıcı sürecimiz boyunca dansçıların her biri kendi kırılganlıklarına odaklanıyor ve onlara karşı somatik tepkilerini araştırıyordu. Başlık için dansçılara ipucu olacak bir kelime bulmayı umuyordum. Sonra Pisagor’un hikâyesini hatırladım; zamanında pek çok kişi tarafından sevilip felsefesini, teorisini, dini kabilesini kurmuş, ancak ömrünün sonunda talebeleri tarafından sevmediği bezelye bitkilerinin önünde öldürülmüştü. Bazen insanlar sana mutlak bir sadakâtle itaat ederler ama bir anda size tamamen ihanet edebilirler. Böyle bir gerçeği nasıl yorumlarsınız? Pisagor'un hikâyesinin, dansçılara ve seyircilere kendi kırılganlıkları hakkında düşünmeleri için bir ipucu olabileceğini düşündüm. Bu yüzden başlık olarak Pythagorean Peas’i (Pisagor Bezelyesi) seçtim. Fotoğraf: Christophe Kalodikis "Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? Günlük hayatta tanıştığım insanlar; dansçılar, öğrenciler, ailem, arkadaşlarım, müzisyenler, filozoflar, romancılar ve/veya sokaktaki rastgele insanlar. Birini seçemiyorum… İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte? Geçtiğimiz birkaç yıldaki zor zamanlarımızda dansçılar/koreograflar çok sayıda sanal performans sergilediler. Bu dünyanın her yerinden insanlara kolay ve hızlı bir şekilde ulaşmamızı ve bağlantı kurmamızı sağladı. Ancak, bu durumla birlikte başkalarıyla olan gerçek bağı kaçırmaya başladığımızı da hissediyorum; fiziksel dokunuş, bir mekânı paylaşma, canlı performans vb. gibi... Geleceği asla bilemeyiz ama birçok topluluğun aynı anda mekânı ve sevgiyi paylaşmak için toplandığı gerçek canlı performanslardan ve festivallerden asla vazgeçmeyeceğimizi umuyorum ve inanıyorum. Fotoğraf: Paul B Goode Program notlarından öğrendiğimize göre İstanbul Fringe festivali kapsamında sahneleyeceğiniz Pythagorean Peas adlı yapıtınızda halk masallarından ilham alıyorsunuz. Peri masalları sizin için ne ifade ediyor ve bu eserde peri masallarına nasıl yaklaştınız? Özellikle bu işte, yaratıcı sürecimizde içimizdeki çocukların her birini derinlemesine incelemek için birçok peri masalı kullandım, ancak bunlar illa da yapıtın kendisinde kendi hikâyeleriyle yer almıyorlar. Bizim Kül Kedimiz Sindirella, on yılı aşkın bir süredir odasından hiç dışarı çıkmayan, işi olmayan alkolik bir kadın. Bizim Pamuk Prensesimiz bir fahişe ve de kocası tarafından tacize uğruyor. Ve büyükannemizde ciddi bunama var, vs. Bu yüzden bu yapıtın peri masallarıyla ilgili olmadığını söyleyebilirim. Seyirci de dahil olmak üzere herkesin peri masallarıyla ilgili anıları vardır ve bu parçanın çocukluğumuza geri dönmemizi ve çocukken hissettiğimiz savunmasızlık duygusuyla ilerlememizi sağlayacağına inanıyorum. Pythagorean Peas adlı yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? Kendinizi nazikçe ve yakından görün, sonra da kabul edin. Fotoğraf: Becca Vision Fringe sizin için ne anlama geliyor? Genel olarak konuşursak, merkezde olmadığı için Fringe o kadar da önemli değil, ancak bu Fringe’ler hayatımızı zenginleştiriyor. Çeşitli katmanlarla hayatımızı daha renkli hale getiriyor ve hayatımıza daha fazla neşe katıyor. Gösteri sanatları yemek değil, oksijen de değil, sanatla uğraşmasak ölmezdik. Ama bu Fringe’ler hayatımızı renklendiriyor. Neden özellikle bu işinizle İstanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? Her zaman insanlarla bağlantı kurmanın ve sanat formumuzu kullanarak bir mekânı paylaşma şansı edinmenin peşindeydim. Bu festivali bir süredir biliyordum ve onun bir parçası olmak benim için büyük bir onur oldu. Biz insanlar, duyulmak ve kabul edilmek isteriz. Yukarıda bahsettiğim gibi, bu iş özellikle kendi kırılganlıklarımıza odaklanıyor. Zayıflıklarımızı ortaya koymak zor. Görülmek ve tanık olunmak da bu yapıtın büyük bir parçası olacak. Ayrıca performansı sergilerken seyircinin varlığını ve sesini dinlemek istiyoruz. Bu bir sohbet, maalesef Türkçe konuşamıyoruz ama umarım bu yapıt üzerinden birbirimizle konuşabiliriz ki ben de sizlerin zaaflarını hissedebileyim. Yapıtı farklı bir ülke ve kültürde paylaşarak insanlığın gücünü test etmek istedim. Bu eseri daha önce Fransa'da sahneledik ve Amerika'dan tamamen farklı geri dönüşler aldık. İnsanların burada (İstanbul'da) nasıl düşündükleri ve algıladıklarıyla ilgileniyorum. Beğenmeyebilirsiniz ve çekinmeden bunu bize bildirin! Paylaşmak büyük bir şey ve sürecimizin bir parçası.

Karanlık, Doğu’dan yükselir

Karanlık, Doğu’dan yükselir

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün Emir Alışık küratörlüğünde hazırladığı İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm! sergisi, 6 Mart 2022 tarihine kadar Pera Müzesi’nde devam ediyor. Bizans temalı video oyunlarına da yer veren sergiden hareketle Assassin’s Creed ve Civilization V oyunlarındaki Bizans varlığını inceledik Yazı: Bihter Sabanoğlu Civilization V oyunundan Theodora, İstanbul'da Bu ne Bizantinizm sergisi, Pera Müzesi 2011 yılının başlarında iştahla yeni Assassin’s Creed’i bekler, gaming forumları ve Reddit alt başlıklarından oyun hakkında bilgi kırıntıları toplamaya çalışırken Revelations adını taşıyan bu dördüncü ayağın 16. yüzyıl İstanbulu'nda geçeceğini öğrendiğimde ne kadar heyecanlandığımı tüm canlılığıyla hatırlıyorum. Aralık ayında oyun çıktığında işi gücü bırakarak haftalar süren bir trans içine girmiş, Konstantiniyye, Beyazıt, Topkapı ve Galata şeklinde dört ana aksa bölünmüş şehirde Gül Camii’den Kapalıçarşı’ya sabah akşam sanal sokaklarda amaçsızca gezinmiş, belimde halatım çatından çatıya atlayarak atalarımdan miras kalan kütüphanenin anahtarlarını aramıştım. İnsanlığı esir etmek isteyen güç sarhoşu otokrat tapınakçılar ile onun özgür iradesi ve onurunu korumak için mücadele eden suikastçılar arasındaki mücadeleyi konu alan Assassin’s Creed’in başrollerini bu kez çapkın ve becerikli bir Floransalı soylu Ezio Auditore, 17-18 yaşlarında, nüktedan ve karizmatik bir Kanuni Sultan Süleyman, know-how’ını suikastçılar yararına kullanmaya hazır bomba uzmanı bir Piri Reis, gaddar ve isyankâr bir Şahkulu ve devrik Bizans hanedanının son veliahdı Manuel Paleologos paylaşıyordu. Attila, İstanbul'da Bu ne Bizantinizm sergisi, Pera Müzesi Bizans İmparatorluğu’nda geçmese de hatırı sayılır sayıda Bizans referansı içeren hikâye, Ezio’nun 1511 Mayıs’ında sise, kubbeye, minareye ve palmiyeye boğulmuş bir İstanbul’a varmasıyla açılıyor ve bu vesileyle Konstantiniyye’nin ekranda belirdiği o ilk andan itibaren oryantalizm cümbüşü vaadini gerçekleştirmeye başlıyordu. Usulca Galata’ya doğru yaklaşan yelkenlinin güvertesinde deri ciltli kitabını okumakta olan Ezio, yanı başında güneşe doğru tuttuğu usturlabını incelemekte olan ve kimliğini henüz bilmediği Süleyman’a dönüyor, “Ne görkemli bir manzara!” diyordu. Süleyman ise ona “şehir henüz yapım aşamasında” diye yanıt veriyor, ikili zaman kaybetmeden seyyahları her daim büyülemiş “şurası Doğu, burası ise Batı” temasına el işaretleri eşliğinde geçiş yapıyordu. Assassin’s Creed oyunundan Ezio Auditore & Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul'da Bu ne Bizantinizm sergisi, Pera Müzesi Açılış sahnesinde Süleyman’ı meşgul eden usturlabın temel aldığı gerçek objeyi bulduğuma inanıyorum ama bu yazıda tutarlılık saplantısıyla oyunu ve tarihsel “gerçekliği” karşılaştırmaya değil sunulanı incelemeye gayret edeceğim. Yoksa sokaklarda gezinirken duyulan “Hanımlar! Ucuz ama iyi görünümlü! Kocalarınızı mutlu edin”, “Nerden buldun ya!” “Acayip di mi!” tarzı cümleleri veya oyunda yok sayılan fakat dönemin İstanbul’unda hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan Yahudi cemaatinin es geçilmesini kabul etmemek gerekecek. İkilinin sohbetine dönersek daha İstanbul’a ayak basmadan Doğu-Batı ikiliğini masaya yatırmış bulunan kahramanlar oradan da “fetih” ve “düşüş” kavramlarını semiyotik bir incelemeye tabi tutuyor, bize Ayasofya’nın minare sayısındaki yanlışlığı, İstanbul’un bitki örtüsünün tuhaflığını unutturuyordu. Sultan Süleyman, Ezio’nun kullandığı “Konstantinopolis’in düşüşü” ifadesinden rahatsız oluyor, “sanırım ‘Konsantiniyye’nin fethi’ demek istediniz?” repliğiyle atağa geçiyor, hoşgörü sahibi bu iki adam kavramların anlatıcının kimliğiyle birebir bağlantılı olduğu ve içsel bir anlam içermediği konusunda anlaşarak tartışmayı noktalıyordu. Assassin’s Creed oyunundan görseller Ezio, kendisinden sonra yüzyıllar boyunca şehri ziyaret edecek seyyah, sanatçı ve maceracıları anımsatır şekilde soranlara İstanbul’a “ilham” için geldiğini söylüyordu. Oyun ilerledikçe bu muğlak kavramın insan öldürmek, yabancı bir kadınla ilişkiye girmek, Doğu entrikalarına dahil olmak anlamına geldiğini görüyorduk. Bu da doğaldı tabii; Konsantiniyye, Bakthin’in karnavalesk adını verdiği kavramın vücut bulmuş haliydi; orada normlar baş aşağı, prensipler kaygandı. Ezio kendini tam bir Bizans oyunu içinde buluyordu; yeniçeri ağası Tarık Barleti, Türkmen Şahkulu ve Manuel Paleologos’tan oluşan bu hain triumvirlik kötücül tapınakçılarla iş birliği halinde Osmanlı tahtına karşı saldırıya geçmeye hazırlanıyordu. Empati yoksunu bir cellat şeklinde servis edilen Şahkulu’nun birlikleri ve tapınakçılar bir nebze geri planda kalırken asıl müttefikler Bizanslılar ve yeniçeriler olarak sunuluyordu. Bu iki safın oluşturduğu koalisyon zihniyette kalmıyor, görünüşlerine de yansıyordu. Assassin’s Creed oyunundan Ezio Auditore ve yeniçeri Oyundaki yeniçerilerin kostümleri ana hatlarıyla Batı’nın kolektif bilincindeki görüntüyü yansıtıyordu; başta börk, ayakta şalvar pantolon, belde yatağının sokulduğu kalın bir kemer. Fakat bir şey eksikti: Avrupalıların fetişize ettiği o uzun, görkemli bıyıklar gitmiş yerine Sparta ve Venedik karışımı bir garip maske gelmişti. Bıyık konusunun fetişizasyonunu abarttığım düşünülmesin; II. Mahmud reformları sonrasında ortadan kaldırılan yeniçeri ocağının yerine kurulan ve modern bir imaj çalışması ile toplumda boy gösteren askerleri eğitmek için imparatorluğa gelen ve gözlemlerini Yeni Türkiye adında bir kitapta paylaşan Fransız asker D’Aubignosc, eserinde yeniçerilerin bıyıklarının kaybına koca bir bölüm ayırmış, o bıyıkların o güçlü kuvvetli adamlar tarafından alabildiğine uzatıldığını, bakımlarının özenle yapıldığını uzun uzun anlatmış, II. Mahmud’un bu erkeklik simgesini lağvetmesine sayfalarca hayıflanmıştı.¹ Yeniçerilerin Assassin’s Creed’teki kostümlerine dönersek; yüzlerinde taşındıkları ve onlara anonimlik bahşeden, 300 filminin meşhur ettiği Sparta tınılı hibrit maske onları Helenize ediyor, yani Yunan askerlerine yakınlaştırıyor hem de sivri çeneleri ve burunları ile John VIII Paleologos’u akla getiriyordu. Fatih Sultan Mehmet’in gerçeği yansıttığı pek söylenemeyecek portresi El Gran Turco’da da bu Bizans imparatorunun profili baz alınmış, bu vesileyle Osmanlı ve Bizans görüntüsü bir surette birleşmişti.² Assassin’s Creed’de ise iki medeniyetin birbirine karışması yeniçerilerin börklü ve demir maskeli kostümünde gerçekleşiyordu. Assassin’s Creed oyunundan Şahkulu ve Manuel Paleologos Yeniçeri ağası Tarık’ın el altından silah ve cephane sağladığı Manuel Paleologos da Bizans’ın temsil ettiği tüm günahları bünyesinde barındırıyordu. Bizans’ın sözde yozluğunu, lüks düşkünlüğünü yansıtır şekilde, mor kaftanının gizlemeyeceği kadar şişman, her parmağında farklı renkte birer yüzük taşıyacak kadar süslü, çocuk ve kadınların kurban edilmesini umursamayacak kadar gaddardı. Atletik, alçakgönüllü, vicdanlı Şehzade Süleyman’a tam bir tezat oluşturuyordu. Bir yandan da Manuel ile gizli planlarını yürüten yeniçeriler kibirleriyle halkın tepkisini çekiyor, zavallı satıcıların mallarına el koyuyor, Osmanlı halkını “parazit” olarak gördüklerini açıkça belirtiyorlardı. Oyunun ortalarında meyvelerini yeniçerilere kaptıran bir seyyar satıcının meşaleyi yakmasıyla bir isyan çıkıyor, halk “eşşoleşşekler” nidalarıyla yeniçeri ocağını basıyor, “Bizanslılardan bile kötüsünüz, hainler!” ifadesinin duyulmasıyla hinlikte birbiriyle yarışan Bizanslı ile yeniçerinin füzyonu böylelikle tamamlanıyordu. Fakat oyunun sonu bir ters köşeye sahne oluyordu; II. Mahmud’un siyasal stratejisi sonucu şeytanlaştırılan, hatta vampir/cadı suretinde hortlayarak halka musallat olacak kadar kana susamış, gaddar varlıklar biçiminde geri dönüşüme sokulan yeniçerilerin³ aslında Cemal Kafadar’ın “esnaf çocukları” olduğu anlaşılıyordu. Hayretle farkına varıyorduk ki yeniçeri ağası Tarık hiçbir zaman Osmanlı padişahına ihanet etmemişti! O da Manuel’i bertaraf etmek için gizli bir misyon yürütüyor, Bizanslı düşmanı müttefik olduklarına inandırarak ortadan kaldırmayı planlıyordu. Hatta Tarık, Ezio’nun kollarında can verirken son nefesinde “Allah aşkına vatanımı koru suikastçı” diye fısıldıyordu. O anda, Cemal Kafadar’ın “gerileme söyleminin vazgeçilmez yapıtaşlarından biri: Nizam-bozulma paradigması”⁴ olarak nitelediği ve dönüşüme değil ani bir kırılma/yozlaşma noktasına işaret eden, temiz yeniçerilerin aniden ticaretle ilgilenerek bozulduğu yönündeki sava şükür ki Assassin’s Creed’in de katılmadığını görerek rahatlıyorduk. Yeniçeriler monolit bir blok değildi, tümü hainlik peşinde koşmuyordu; aralarında vatanına düşkün, padişahını seven, bozulmamış bireyler de vardı. Oyunun finalinde yeniçeri ağası Tarık’ın haksız yere öldürülmesi Manuel ve Şahkulu’nun infazlarıyla dengeleniyor, Assassin’s Creed: Revelations Osmanlı saltanatının sağlamlaşmasıyla son buluyordu. Elbette Bizanslıları ele alan ilk oyun Assassin’s Creed değildi. 1991 tarihli Medieval Lords: Soldier Kings of Europe Bizans morunu oyun dünyasına tanıtmış, 1999 yılında Age of Empires II Latince konuşan (!) Doğu Romalıları oyun şemasına eklemişti.⁵ 2012’de piyasaya sürülen Crusader Kings II: Legacy of Rome’da da Bizans esintileri mevcuttu; Bizans paketini satın alan oyuncu “hadım etme”, “kör etme” gibi taze işkence metotlarına erişim sağlıyor, Doğu'dan gelen kötülüklerin her zaman biraz daha kötü olduğu fikri yaratıcı biçimde kullanılıyordu. Medieval Lords: Soldier Kings of Europe oyunundan Sid Meier’in efsanevi oyunu 2011 tarihli Civilization V ise Bizans İmparatoriçesi Theodora’yı bir yan karakter değil başlı başına bir lider olarak karşımıza çıkarıyordu. Civilization doğrusal ilerlemeci tarih anlayışı üzerine bina edilen, tek oyuncunun elindeki göçmenlerle giriştiği medeniyet macerasını imparatorluğa taşımaya çalıştığı bir oyundur ve ana hatlarıyla oyun terminolojisinde 4X olarak adlandırılan düzene sadık kalır: Exploration (keşfetme), expansion (genişleme), exploitation (sömürü), extermination (imha). Theodora’nın başrollerden birini oynadığı bu V. bölüm, Batılı izleyicinin bir Bizans oyununda en çok görmek istediği üç şeyi ona veriyordu:6 Dindarlık (oyunda inanç bonus’u mevcuttu), bolca mor renk ve Hipodrom. Pera Müzesi’ndeki sergide yer alan ekranlardan birinde dönen klipte fark edilebileceği gibi Theodora’nın görüntüsü Constant’ın İmparatoriçe Theodora Kolezyum’da tablosu üzerine inşa edilmiş, başına Ravenna San Vitale Kilisesi'ndeki mozaiklerde görülen tacı eklenmişti. Theodora Mozaiği, San Vitale Kilisesi, Ravenna, İtalya, M.S 537-547 Theodora oyunda çoğu zaman kültürel hâkimiyeti kas gücüyle elde edilecek zaferlere tercih ediyor, halkının kültür ve dini inanç seviyesini yükseltmeye öncelik veriyordu. İmparatoriçenin, tarihçi Prokopius’un versiyonundaki şeytani betimlemesi oyunda onun her an kaypaklık yaparak saf değiştirebilecek bir müttefik olmasıyla yansıtılıyor, Fransız oyun yazarı Victorien Sardou’ya sonsuz ilham kaynağı olan karizmatik yönü ise onun korkutucu ve öngörülemez tavırlarında vücut buluyordu. Civilization’ın Theodora’sı nadiren yardım talebinde bulunuyor, bazen son derece dostane davranırken bir anda öfkelenebiliyordu. Konuştuğu Attika Grekçesi’ne de oldukça özen gösterilmişti; dünyada birkaç dilde görülen, etken ile edilgen çatı arasında bulunan özetlenmesi güç bir fiil yapısı “orta çatı” (middle voice) dahi imparatoriçenin diyaloglarına dahil edilmişti. Civilization V, tıpkı “medeniyet” anlayışında olduğu gibi, şüphesiz klişelere yaslanan ama bir video oyunu için yeterince nüanslı addedilebilecek bir portre ortaya koymayı başarmıştı. Montesquieu Romalıların Yücelik ve Çöküşünün Nedenleri Üzerine Düşünceler’inde Theodora’yı kendini uzun yıllar boyunca “satmış” bir kadın olarak tanımlamış, cinsiyetinden kaynaklanan tutku ve fantezilerinin imparatorluğun en şanlı zaferlerine gölge düşürdüğünü yazmıştı. Bizans ricali hakkında genel görüşlerini anlatmak için seçtiği kelime dağarcığı da mütemadiyen çürümeye, bozulmaya dayanıyordu. Bizans’ı yerin dibine sokan Montesquieu’yü, ya da muktedir bir imparatoriçeden bir şeytan yaratan tarihçi Procopius’u, başrolünde Theodora’nın yer aldığı bir video oyununu oynarken hayal etmek hep hoşuma gitmiştir. Theodora’yı, hakkı tamamen teslim edilmiş biçimde dördüncü dalga feminist bir gaming hareketinin, Bizanslıları da 4X prensibine dayanmayan ve ince dokunuşlar içeren bir strateji oyununun başrolünde göreceğimiz günleri özlemle bekliyorum. ¹ L.P.B D’Aubignosc “Chapitre X: Les Grandes Moustaches”, La Turquie Nouvelle (Paris: Delloye, 1839) 269-276. ² Detaylı bir okuma için: Victor Stoichita’nın Collège de France semineri: https://www.college-de-france.fr/site/victor-stoichita/course-2018-02-09-10h00.htm ³ II. Mahmud zamanında propoganda amacıyla böyle bir söylenti yayılmış, Tırnova’da hortlayan iki yeniçerinin haberi köpürtülmüştü. Konuyla ilgili güzel bir çizgi roman için: https://www.goodreads.com/book/show/35265691-t-rnova-1883 ⁴ Cemal Kafadar, Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken (İstanbul: Metis Yayınları, 2014), 30. ⁵ Detaylı bir okuma için: Marco Fasolio “Tarih, Egzotizm ve Aydınlanma Döneminden Miras Önyargılar Arasında: Bizans’ın Video Oyunlarındaki Varlığı Üzerine Düşünceler”, İstanbul’da Bu Ne Bizantinizm! (İstanbul: Pera Müzesi Yayınları, 2021), 232-263. 6 Byzantium and Friends podcast 42, “Video Oyunlarında Bizans” söyleşisinden.

aks-endâz no:1

aks-endâz no:1

Dört hafta boyunca her Cuma günü unlimitedrag.com'da yayınlanacak aks-endâz başlıklı yazı dizisi, I ME CE oluşumunun Barın Han’ı mesken tutan “kurcalama” pratiklerinin nabzını tutuyor. Serinin ilk yazısıyla birlikte I ME CE’nin müşterek üretim alanını besleyen damarları aramaya başlıyoruz Yazı: Ecem Arslanay osmanlıcaya farsçadan geçen “aks-endâz”, “çarpıp duran” anlamına gelir. çarpaduran. durmaksızın çarpan. çarpmadan duramayan? onu bu yazı dizisinin başlığı yaptıran, beni “nabız tutan” sayan o andı. esra önel, i me ce’nin eş kurucusu, barın han’daki var oluşumu böyle tanımlamıştı. birçok başka kelimenin arasında alelade bir vurgu, hızlıca bir artikülasyonla seslendirdiği bu tanım kafamın içinde çokça fişekler ateşledi. ben nabız tutanım, evet. 26 aralık 2021’den 29 ocak 2022’ye dek mesken tutacağımız yerin, barın han’ın, nabzını tutanım. çünkü bu yerin bir büyük atardamarı var. ve sergiye dahil olan herkes onu arıyor. bütüncül analojileri samimi bulmam, ama bu arayışı toplardamarların işleyişine benzetiyorum çünkü sanatçılar, mekândan aldıklarını mekâna geri veriyorlar. serginin gerçekleşme prensibi bu. ben de atanla toplanan arasında taşınan o akışkan şeyi dinliyorum, sayıyorum, nizamlıyorum. nabız tuttuğum gibi kayıt ve zabıt da tutuyorum. verilerin kılcallaştığı yerlerde gezinip ana damara nasıl bağlandıklarını anlıyor ve aktarıyorum. i me ce ile ilk el birliğimize geçen bahar lütfü’nün (lütfullah genç) ilk kişisel sergisi için giriştik. onlar için qr kodla ulaşılabilen bir tür katalog metni yazdım. qr bir yenilikti belki ama “katalog metni” arkaik bir şablondu. bu sefer şablonlardan olabildiğince kurtulmak istedik. ben i me ce’nin otuz dört günlük barın han meskeninde nasıl var olabilirdim? yazacağımı biliyorduk. ama bu sefer bitmiş işi değil, oluşmakta olan işi; onu oluşturanla birlikte, bir eleştiri yazısı gibi değil, bazen günlük bazen söyleşi bazen şiir bazen öykü bazen mektup bazen deneme bazen de –nasıl istersem öyle işte– yazacaktım. yazacağım. yazmaya başladım bile. bazen gereğinden fazla samimi bir magazin muhabiri gibi, bazen gereğince vakur bir vakanüvis gibi bildirebilirim. i me ce, birilerini birileriyle bir yerde bir amaç için bir araya getiren bir yapı. birileri ve bir yerler sürekli değişiyor ama bir araya getirme amacı nihai: dayanışmacı ve oyuncu bir kurcalama ortamı kurma. üretim yerine kurcalama dedim, çünkü i me ce arızalara ve kazalara karşı fevkalade kucaklayıcı. sürece ereksel yaklaşmıyor; olgunlaşmış iyi mahsuller kadar düşüklere, çürüklere, mutantlara ve en önemlisi, onları meydana getiren tecrübelere de değer veriyor. somut çıktıların tertipli taksonimisi yerine çarpışma ve çaprazlamaların girişik ekolojisine mahal veriyor. önceki i me ce mahallerinden biri istanbul’da bir avm’nin boş bir katıydı. şimdikiyse merhum hattat emin barın’ın on yedi sene boyunca boş kalmış cilt evi ve atölyesi. kadim örgütlenme usulü imecenin tavrını benimseyen i me ce, icraatları için “beyaz küp” mekânları yerine ömrü dolan, itaatkâr işlevinden kopan ve böylece kendini yepyeni yararlılık olanaklarna açabilen mekânlara yöneliyor. 2019 yılından bu yana bağımsız bir sanat alanı olarak ikinci bir yaşantıya başlayan ve bugüne dek yedi sergi ağırlayan barın han, altı katına yayılmış yarım asrı aşan bakiyesiyle ortak duyuş ve anlamlandırmaların, karşılıklı öğrenme süreçlerinin hem meskûn mahali, hem de konusu. hanın maddi ve manevi malzemesini kurcalayan bu yeni i me ce deneyi açık çağrıyla gelen yirmi bir gönüllüden oluşuyor. gönüllülerin sanat piyasasının kıymetlilik örüntülerince “sanatçı” deklare edilmiş olmaları gerekmiyor. geçirgen, katılımcı, antiotoriter bir yapı i me ce. hatta bundan güç alarak onlar hakkındaki yazı dizisinde büyük harflerin otoritesine meydan okuyorum (bell hooks’un ruhu şad olsun). belki bir başka nedeni de bir editör olarak en büyük dil sorunlarımı bu büyükbaş (!) harflerle yaşıyor olmamdır. i me ce’nin kurucuları efe göle, esra önel ve mina gürsel. esra ve mina güncel yürütücüleri. kendilerini tanıtırken “küratör” ya da “direktör” unvanlarından kaçınıyorlar. boris groys’un pek mühim politics of installation (2009) metninde belirttiği gibi, “küratör”ün etimolojik kökenindeki o cure (iyileştirmek), küratörü bir sanat eserinin iyileşmesi için — yani kamusal bir dirilik ve görünürlük kazanması için – ihtiyaç duyulan mercii gibi algılatıyor. esra ve mina, yöneten ya da “iyileştiren”den ziyade kuran, başlatan, tetikleyen, yürüten belki ittiren gibi görüyorlar kendilerini. zaten “iyi”, i me ce’nin ait olduğu hakikat rejimi için fazla platoncu bir kavram. durağan varlık modeli yerine devinimde bir oluş modeli var onların ontolojisinde. soyutlanan ayrıcalıklı mertebeler yerine dipdiri ve birbirine eşdeğer herhangi anlar var. ulaşılması gereken bir iyi form yok. bitimsiz ara formlarla ilgileniyor i me ce. bunun belki en “iyi” örneği, sergi başlamadan önceki bu müşterek mesken/atölye süreci herkesin ziyareti ve gözlemine açık olması. bu demek oluyor ki işler/çıktılar/eserler/üretilenler de etkileşime açık. i me ce’yle iletişim kurup, benim dört hafta boyunca dört ayrı metinle nabzını tutacağım şu damar arayışını siz de birebir tecrübe edebilir, gönüllülerin yaratım süreçlerine gönlünüzce müdahil olabilirsiniz. zira barın han da, hep karşılaşmalara açık bir yermiş. on yedi senelik derin deşarjına girmeden önce burada her perşembe toplanılırmış. hat, cilt, tezhip, ebru, minyatür, halı gibi alanlardaki sanatçı ve koleksiyonerler gibi, civarın esnafı ve konuya meraklı herkes; her hafta buraya gelip enteresan bulduğu bir şeyi birbirine gösterirmiş… haftaya ben de buraya enteresan bulduğum pek çok şeyle birlikte döneceğim. görüşmek üzere.

SALT’ın yeni araştırma projesi: RHMD Tarihi

SALT’ın yeni araştırma projesi: RHMD Tarihi

SALT ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği (RHMD) iş birliğiyle yütürülen araştırma projesi kapsamında hazırlanmakta olan web sitesi yayınlandı. Yeni kaynaklar bir araya getirilerek RHMD’nin değerli tarihinin gelecekteki çalışmalara vesile olması amaçlanıyor Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Başkan Yardımcısı Sebla Eczacıbaşı ile Güliz Erginsoy, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 1981 Güliz Erginsoy Arşivi SALT ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği (RHMD) iş birliğiyle yütürülen araştırma projesi, 1980 yılında Türkiye’de güncel müzecilik konusunda kamuoyu oluşturmak, çağdaş müzecilik kavramına uygun yeni müze yapıları gerçekleştirmek, Resim ve Heykel Müzelerinin işlerliğini sürdürmeye yardımcı olmak ve yaygın sanat eğitimini kökleştirmek gibi amaçlarla kurulan RHMD'nin 42 yıllık tarihine odaklanıyor. Resim ve Heykel Müzeleri Derneği’nin düzenlediği yemek ve ödül töreni, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 1991 Ön sıra, soldan sağa: Sabri Berkel, Ali Avni Çelebi, Füreya Koral, Zühtü Müridoğlu; arka sıra, soldan sağa: Cafer Bater, Rahmi Aytemiz, Nurettin Sözen, İsmail Tunalı SALT Araştırma, Resim ve Heykel Müzeleri Derneği Arşivi RHMD arşivini dijitalleştirip kataloglayarak 2018’de çevrimiçi erişime açmış olan SALT, 2021 yılı boyunca süren araştırma projesi kapsamında, Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergileri dâhil olmak üzere derneğin kapsamlı bir etkinlik envanteri ve bibliyografyası oluşturuldu. Yeni kaynaklar bir araya getirilerek RHMD’nin değerli tarihinin gelecekteki çalışmalara vesile olması amaçlanıyor. Şebnem Aksan ile Geyvan McMillen'ın düzenledikleri İstanbul Devlet Opera ve Balesi Dansçıları ile İstanbul Devlet Konservatuarı Bale Bölümü Öğrencileri dans gösterileri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 1980 Geyvan McMillen Arşivi Proje ekibi proje yürütücüleri Özge Gençel ve Vasıf Kortun, proje koordinatörü Polen Müge Korkmaz ve arşiv sorumlusu Ecem Ömeroğlu'ndan oluşuyor. Projeyi destekleyenler ise Hakan Çarmıklı, Saruhan Doğan ve Ayşe Umur. Bu proje kapsamında hazırlanan web sitesi bugün yayına girdi. Tasarım ve uygulaması SALT tarafından yapılan web sitesine saltonline.org/projects/rhmd adresinden erişilebilir. Proje araştırmacıları Özge Gençel ve Vasıf Kortun ile Ayşe H. Köksal ve Necmi Sönmez’in yazdığı yeni yazılar web sitesinde okunabilir.

AMA İstanbul'da

AMA İstanbul'da

Prömiyerini İstanbul Uluslararası Fringe Festivali'nde yapan, 2021 yılının Kasım ayında Almanya'nın Dresden kentinde gerçekleşen ve genç tiyatro yönetmenlerinin oyunlarına yer veren Fast Forward Tiyatro Festivali'ne davet edilen Ama oyunu 16 ve 30 Ocak tarihlerinde Bahçe Galata’da yer alacak Ama oyunundan bir kare, Fotoğraf: Emre Mollaoğlu Nadir Sönmez tarafından yazılan ve yönetilen ve 2021 yılının Kasım ayında Almanya, Dresden'de gerçekleşen ve genç tiyatro yönetmenlerinin oyunlarına yer veren Fast Forward Tiyatro Festivali'ne davet edilen Ama, festival kapsamındaki canlı etkinlik programına dahil edilen dört oyundan biri oldu. İstanbul'da yaşayan sanatçıların profesyonel ve özel hayatlarının kesişimine odaklanarak günümüzdeki cinsel kimlik tartışmalarının mizahi bir analizini yapan oyunun oyuncu kadrosu Öner Erkan, Esme Madra, İlda Özgürel, Nadir Sönmez, Emrah Özdemir ve Büşra Albayrak'tan oluşuyor. Bir televizyon dizisinde oynamak için deneme çekimine giden oyuncu Meltem'in kameraman Zafer ile aralarında oluşan gerilimli ve erotik diyaloglardan oluşan Ama, Meltem'in yer aldığı bir tiyatro gösterisinin kulisinde ve fuayesinde yaşanan sohbetlerle devam ediyor. Detaylı bilgi için: https://www.staatsschauspiel-dresden.de/spielplan/a-z/ama/ https://tiyatrolar.com.tr/tiyatro/ama

Boks ve kırılganlık

Boks ve kırılganlık

TUNCA’nın Galerist'te 11 Kasım-18 Aralık 2021 tarihleri arasında Serra Yentürk küratörlüğünde sunulan ikinci kişisel sergisi Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar, iki buçuk yıla yayılan bir araştırma ve diyalog sürecinin ürünü olarak izleyicisiyle buluştu. Sanatçının sahaf veya mezatlardan topladığı efemeralar üzerinden tarihi mekân, olay ve kişilerin izini süren pratiğine yeni bir sayfa ekleyen sergisi üzerine konuştuk Röportaj: İbrahim Cansızoğlu TUNCA Ayvalık'ta yer alan atölyesinde, Fotoğraf: Elif Kahveci Pek çok farklı disiplin içinde eser üretiyorsun ancak sanatla ilgili akademik eğitimin resim üzerine ve bu röportaj serisi resme odaklandığından sorularım daha çok resimle ilgili. Eserlerini sergilemeye başladığın ilk zamanlardan beri fotoğrafın toplumsal hafızanın oluşumundaki rolü resimlerinde kurucu unsurlardan biri. Bu noktada bir Gerhard Richter etkisinden bahsedebiliriz sanırım. Benim de çok etkileyici bir ressam olduğunu düşündüğüm Richter’in senin sanat yolculuğuna nasıl dahil olduğunu ve bu yolculuğun nasıl ilerlediğini merak ediyorum. Richter üretimimin başından beri etkilendiğim, işlerimin görsel altyapısını şekillendiren sanatçılardan diyebilirim. Anselm Kiefer ve Jannis Kounellis de öyle. Özellikle bellek üzerine çalıştığım için Post-war art beni etkileyen bir akım. Fotoğrafla kurduğu ilişki açısından Richter benim için önemli. Diğer bir açıdan, Richter’in aynı anda farklı üsluplarla üretiyor olması da beni ilgilendiriyor ki bir sergi oluştururken üslup olmasa da bambaşka eylemlerle ya da işte resim, resmin yanında heykel, heykelin yanında fotoğraf gibi farklı medyumları açarak, bir arada kullanarak sergilemeyi ifadelendiriyorum. Benim için mesela fotoğrafın belge olma noktası çok önemli. Fotoğraftan yeni bir belge üretme noktasında da resmi kullanıyorum. Oysa fotoğrafın gerçekliğini ya da fotoğrafın oradaki imaj durumunu bozup onu sorgulamaya yönelik bir hamlem yok aslında. TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Galerist’teki yeni sergin Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar’da üç persona birbirine karışıyor. İlki bir mezatta bulduğun kartpostallar sayesinde tanıdığın Sabri Mahir. İkincisi, sergi için hazırladığın işlerin yanına küratör Serra Yentürk’ün metinsel bir boyut olarak eklediği şiirlerin sahibi Arthur Cravan. Sergideki diğer personanın da bir fotoğrafta eldivenlerini gördüğümüz ve ringde antrenman yaparken izlediğimiz Tunca olduğunu düşünüyorum. Bu üç personayı birleştiren ortak nokta boksla ilgilenmiş olmaları. Persona terimini bilinçli olarak kullanıyorum çünkü Sabri Mahir ve Arthur Cravan’ın biyografileriyle ilgili dağınık bilgilere sahibiz ve boksörlük bu iki figürün de yaşadıkları topluluklar içindeki bilinirliklerinin en önemli nedenlerinden biri. Yani boksörlük her ikisi için de Jung’un tarif ettiği biçimiyle persona işlevi görüyor. Serginin sürprizi diyebileceğimiz videoda da seni klasik boks vuruşlarını çalışırken izliyoruz. Kendi otobiyografinden parçaları, daha net ifade edecek olursam sözünü ettiğim videoyu ve sana ait boks eldivenlerine ait fotoğrafı sergiye dahil etmeye nasıl karar verdin? Bu aslında bir karar verme süreciyle oluşmuş bir durum değil, benim genel çalışma prensibim ve sistemimle alakalı bir durum. Daha önce Desire projesinde yemekleri yaparken de benzer bir yaklaşımım vardı. Bu yaklaşımlar, sergilerde yer alması gereken belgelere dönüşmek durumunda da değil; benim deneyimlemek ve hakkında çıkarımlar yapmak istediğim tecrübelere dönüşmeleri yeterli. Normalde zaten resim ya da heykel üretimlerimde de aynı şekilde çalışıyorum. Bir üretim sürecindeyken kullandığım tüm medyumlarla ortaya şekillenenleri, sergiyi kurgularken değerlendiriyorum. Bu çoklu deneyimler benim için başka kapılar açıyor, başka işlere doğru yönlendirirken farklı olanaklar doğuruyor. Bu olanakları çok seviyorum ve önemsiyorum. Bu projeye başladığım dönemde yaklaşık altı ay kadar süren bir boks çalışması yapmıştım. Bunu ileride bir videoya dönüştürürüm diye değil, bu süreci yaşamak için ve o süreçten çıkarımlar yapabilmek için sürdürmüştüm. Hatta o “persona”ya girmek için yaptım diye de niteleyebiliriz bu durumu sanırım. Fotoğrafla kurduğu ilişki açısından Richter benim için önemli. Diğer bir açıdan, Richter’in aynı anda farklı üsluplarla üretiyor olması da beni ilgilendiriyor ki bir sergi oluştururken üslup olmasa da bambaşka eylemlerle ya da işte resim, resmin yanında heykel, heykelin yanında fotoğraf gibi farklı medyumları açarak, bir arada kullanarak sergilemeyi ifadelendiriyorum. TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Sergide yer alan kurmaca bir afiş sergide iç içe geçen iki personayı Sabri Mahir ve Arthur Cravan’ı aynı düzlemde buluşturuyor. Sabri Mahir desenlerinde de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde hâkim olan grafik dili görüyoruz. Mimar Sinan Üniversitesi’nde resim bölümüne başlamadan önce bir süreliğine grafik tasarım eğitimi almıştın. Grafik tasarım bilgin resimle ilgili sorgulamalarını nasıl şekillendirdi? Grafikle ilgili eğitimim, temel tasarım odağında kısa dönem gördüğüm bir eğitim idi. Bu kısa dönemin bana katkısını tabii ki görüyorum ama bahsettiğiniz grafik dile esas olarak etki eden ya da resimle ilgili sorgulamalarımı şekillendiren aslında efemerayla yani propaganda afişleri, gazete küpürleri, fotoğraflar, görseller, objeler gibi dönemden buluntularla olan ilişkim. Bu ilişki gündelik hayatta bile, geride sürekli çalışıyor ve o eğitim de bu durumda sürekli besleniyor, ilerliyor, gelişiyor. Bu sergide de afişleri oluştururken yaptığım, Sabri’nin gittiği yerlerin benim için bir haritasını oluşturmaktı ve bu haritayı oluştururken bir tipografi dili kurguladım. Harita bu tipografik dile, Sabri’nin ülkeden ülkeye savrulduğu dönemde kullanılan yazı karakterleri üzerinden kavuştu. Fransa’da Art Nouveau, İngiltere’de Babes, Almanya’da Fraktur yazı karakteri çeşitleri karşımıza çıkıyor. Bu yazı karakterlerinin tespitinde ve imajın içerisine grafiğin yerleşmesinde tabii ki benim tasarımla olan ilişkim var. Tasarım üzerine halen devam eden gözlemlerimin ve takiplerimin etkisi de umarım yeterince görünür olmuştur. Sergide her birinde Sabri Mahir’i gördüğümüz beş füzen çizim bulunuyor. Galerist’teki bir önceki serginde de fotoğraflardan yola çıkarak hazırladığın füzen çalışmalarını izlemiştik ancak bunlar mimariye odaklanıyordu. İlk sergilediğin resimlerin ise kalabalık figür gruplarını çalıştığın akrilik eserler. 2014 yılında Art On’da gerçekleştirdiğin Desire sergisinde de 20. yüzyılın önemli politik aktörlerini grafitle resmetmiştin. Akrilik ve kömür kalemlerin figür çalışmalarını oluştururken sunduğu olanakları ve kısıtlamaları merak ediyorum. Ben kendimi dil anlamında minimalleştirmeye, sadeleştirmeye ve ifadelerimde kullandığım dilde mümkün olabildiğince öze inmeye çalışıyorum. Mesela renk hatta tonlamalar bile benim işlerimde birer fazlalığa dönüşebiliyor. Belge üretim noktasında füzen ile ilişkim -ya da bağım desek daha doğru olabilir- çok hoşuma gidiyor çünkü füzenin karbon olması, kömür olması ve kâğıt ile arasındaki o basit ilişki, benim için çok yeterli olan o basit dili yakalamama yardımcı oluyor. Akademik eğitim sonrası ilk dönemde air brush, akrilikler, şablonlar, sprey boyalar gibi hani biraz “isyankâr” malzemeler kullanmışlığım var. Zamanla gelişen anlatım dilimle azalan malzeme kullanımım, benim açımdan aslında sadeleşerek çok zenginleşti ve füzene, kömüre, karbona dönüştü. Akademik dili ise kendi perspektifimden sahiplenerek onu resimle, enstalasyonla, videoyla, performansla bir araya getirip serginin bütünü içerisinde manipüle ediyorum. TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Tarihle ilgili araştırmalar yapmak pratiğinin önemli bir parçası ve önceki sergilerinde neredeyse hep büyük savaşlar, ayaklanmalar, parti liderleri ya da soykırım gibi siyasi tarih yazıcılığının alanına giren konularla ilgilenmiştin. Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar’da belki de ilk kez sergini siyasi tarihin kıyısında kalmış, haklarındaki otobiyografik bilgiler dahi eksik figürlerden yola çıkarak oluşturuyorsun ve kurduğun anlatıyı tam da mikro tarihin alanına taşıyorsun. Geçmişi tüm karmaşıklığı ve çelişkileriyle kavramanın yolunun mikro tarih yazıcılığından geçtiğini düşünen biri olarak bu tercihini önemli buluyorum. Yeni serginde neden büyük bir olaya, döneme ya da nüfuzlu kişilere değil de neredeyse göz ardı edilmiş muğlak figürlere odaklanmayı seçtin? Bu tercihin tarih üzerine yapacağın yeni araştırmalarını da şekillendirecek mi? Buradaki karakterin tarihle olan teması ya da senin söylediğin gibi mikro tarih yazıcılığına iniyor olmak benim bilinçli olarak tercih ettiğim bir anlatım tabii ki. Ama bu karakterin hikâyesi tarafımdan anlatılırken I. Dünya Savaşı’na da temas var, II. Dünya Savaşı’na da. Ayrıca beni heyecanlandıran, Sabri’nin kişisel tarihinin akışında yer almış ama genel tarihe de kazınmış önemli detaylar var; dönemin ari ırk simgesi Max Schmelling’i keşfetmesi ve yetiştirmesi gibi. Tarihe kaydı düşmemiş diyebileceğimiz bir figürü okurken aslında tarihi de okuyabiliyoruz diyebilir miyiz bu noktada? Evet diyebiliriz ve bence bu çok heyecan verici ve keyifli. Bu tercihim bundan sonraki çalışmalarımı şekillendirecek diyemem tabii ki. Konuları seçerken ve işlerken baştan koşullar ya da tercihlerle kendimi sınırlandırmıyorum. Ama bir tesadüf olarak, şu an üzerinde çalıştığım projede de tek bir figür var fakat bu sefer tarihe mâl olmuş bilinen birisi. Saha Studio’da devam ettiğim misafir sanatçı programı dahilinde bu çalışmayı yapmaktayım. Anlatımlarımdaki seçimlerimi açıkçası beni heyecanlandırmasına, kendi sosyolojik ve sanatsal çıkarımlarımı tatmin etmesine dikkat ederek yapıyorum. Bu dikkati kronolojik olarak incelersek eğer, en öncesinde seçimim bir bombanın hikâyesiydi, sonra topluluklarla, kalabalıklarla devam ettim. Daha sonra mimari öğelerle bir dil kurdum ve şimdi bir boksörün bedbahtlıklar ve yeni başlangıçlarla bezeli hayatı üzerinden bunu yapıyorum. Bir sonraki de belki fauna ile ilintili bir anlatım olur ya da flora, henüz bilemiyorum. Zamanla gelişen anlatım dilimle azalan malzeme kullanımım, benim açımdan aslında sadeleşerek çok zenginleşti ve füzene, kömüre, karbona dönüştü. Akademik dili ise kendi perspektifimden sahiplenerek onu resimle, enstalasyonla, videoyla, performansla bir araya getirip serginin bütünü içerisinde manipüle ediyorum. TUNCA, Bedbahtlıklar ve Yeni Hazlar sergi görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Sabri Mahir’in fotoğraflarından yola çıkarak hazırladığın çizimleri çeşitli boks aksesuarlarının formunda ürettiğin seramik çalışmalarınla sergiliyorsun. Boks ayakkabıları, eldivenleri ve antrenman torbalarının yanında Sabri Mahir’in doğduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında kullanılmaya başlanan çeşitli modern beden eğitimi malzemeleri de -sağlık topları ve denge alıştırmalarında kullanılan lobutlar- sergideki seramik objeler arasında yer alıyor. Bu işlerin üretim sürecinden bahsetmek ister misin? Sergi için, beden eğitimi ve özellikle boks eğitiminde kullanılan bir kısım malzeme, gerçeklerinden kalıplar alınıp seramik olarak döküldü ve serginin bütünlüğünü sağlayan objelere dönüştürüldü. Bahsettiğim bütünlük, amfora gibi buluntu objelere ve seramik gibi kırılgan nesnelere dönüşümle sağlanan bir bütünlük ve aradaki bu geçiş bu sergide beni en çok heyecanlandıran anlatımlardan biri oldu. Boks ve kırılganlık sanırım aynı cümle içinde geçmesi çok zor iki kelime ama belki de bu hikâyenin sergileniş biçimini anlatan en isabetli kelimeler aynı zamanda.

Tanrı kompleksi

Tanrı kompleksi

Evren Sungur’un son iki yıldır üzerinde çalıştığı beşinci kişisel sergisi Tanrı Kompleksi çok tanrılı inanışlar etrafında gelişen toplum düzeni ve bu zengin mitolojiden beslenerek günümüz insanına bakıyor. 7 Aralık 2019’a dek Art On İstanbul’da yer alacak sergi için sanatçı, iktidar tarafından sipariş edilen ve insan eliyle yapılan arkaik tanrı heykellerini merkeze alıyor ve bu merkezin referansları ile bugünün tanrılaştırılan bireylerini düşlüyor. Sungur ile üretimi üzerine konuştuk Enver Sungur, Fotoğraf: Elif Kahveci Röportaj: İbrahim Cansızoğlu Fotoğraf: Elif Kahveci İlk serginden bu yana işlerini açıklarken eleştirel bir dil kullanıyorsun. Günceli takip eden bir toplum eleştirisi ürettiğini ve bunu sürekli dönüşen ve evrilen bir dille ifade ettiğini gözlemliyorum. Sürekli canlı tuttuğun bu eleştirellik nasıl şekilleniyor? Resim yapma eylemi ve sonuçta ortaya çıkan resim, eleştirelliği nasıl kapsıyor? İşlerimi açıklarken eleştirel bir dil kullanıyorum ama biraz resmin gereğinden dolayı. Resimler, ilk sergimden beri toplumsal ve siyasal eleştiri üzerine kuruldu. Hatta motivasyonum da çoğunlukla toplumsal olaylar, siyasal olaylar. Elbette işin içinde kişisel anılar da direkt bireylere hitap edebilecek duygusal izler de var. Herkesin özlediği romantik sayılabilecek şeyler de var ama genel olarak motivasyon politik, toplumsal. Yani toplumsal olaylara resimle cevap veriyorsun... Evet. Tepkiyi anında resme dönüştürebiliyorum. Bayağı hızlı oluyor. Hoşuma da gidiyor bu. Beni sürekli yeni resimler yapmak için itiyor. Tepki, eleştiriye resmin üzerinde anlık olarak dönüşüyor ve duygusal bir eleştiri oluyor bu çoğunlukla tabii. Biraz da herhalde dışavurumcu bir üslubum olduğu için… Resme ait çeşitli araçları silah olarak kullandığını söylemiştin eski röportajlarında. Toplumsal güç ilişkilerine eleştirel yaklaşan bir estetik ürettiğini de söyleyebiliriz sanırım. Belki de aslında birbiriyle bağlantılı olan bu iki durumu akılda tutarak resim pratiğinin şiddetle kurduğu ilişkiyi sormak istiyorum sana. Şiddetin senin pratiğindeki yeri nedir? Şiddeti nasıl dönüştürüyorsun ve nasıl sunuyorsun? Resmim hep etrafımızdaki olaylardan yola çıkarak, etkilenerek oluştuğu için… Ciddi bir şiddet ortamının içindeyiz ve bunların resme yansımaması tuhaf olurdu bence. İnsanlar, “Senin resmin şiddetli, sert!” diyorlar. Belki benim tarzım biraz dışavurumcu olduğundan daha mı önce çıkmış oluyor, insanların duygularına hitap ettiği için mi şiddeti hissetmiş oluyorlar? Bazen diyorlar ki “Şurada şöyle bir fotoğraf gördüm. Kesilmiş kollar, bacaklar… Sen bunları çok güzel yaparsın.” Ben hayatımda kesilmiş kafa, kol resmi yapmadım. Şaşırıyorlar. “Sanki öyle bir şeyler hatırlıyorum” diyorlar. Ben hayatımda hiç o kadar pornografik bir şiddetin resmini yapmadım ama yaptığım resmin sert olduğu söyleniyor. İzleyici senin resimlerini gerçekte içerdiğinden daha fazla şiddetle mi özdeşleştiriyor? İzleyicinin içgüdüleri arasında şiddet de var elbette. Kendini koruma içgüdüsünden doğan bir şiddet ihtiyacı var. Bunlara mı ulaşabiliyor, onun için mi gözlerine batıyor? Ben mesela renklerimi kuvvetli kullanırım ama bunun şiddetle bir ilgisi yok, zevkle ilgisi var. Daha sonraki resimlerinde kullandığın yüz ifadelerinde de dehşet hissini görebiliyoruz. Süregelen bir şeyler var bence senin resimlerinde. İlk serginden itibaren dönüşen, evrilen ve süregelen bazı tercihler var. Bu da yavaş yavaş senin stilini oluşturuyor diye düşünüyorum. Benzer şok, şiddet, şaşkınlık hislerini farklı biçimlerde verebilmek, farklı yöntemler keşfetmek zamanla daha keyifli bir hâl almaya başladı. Deliler Treni serisinde, büyük bir kompozisyon içinde kalabalık bir yığın figür, akıl dışı bir eylem içerisindeler. Bu kalabalık grup, o gün, o koşullar altında nasıl bir yöne gittiğimizi temsil ediyor. Bunu seyircinin fark etmesi, kendisini ve içinde bulunduğu toplumu orada görebilmesi esas şok olmalı. "İnsanlar, 'Senin resmin şiddetli, sert!' diyorlar. Belki benim tarzım biraz dışavurumcu olduğundan daha mı önce çıkmış oluyor, insanların duygularına hitap ettiği için mi şiddeti hissetmiş oluyorlar?" - Evren Sungur Evren Sungur, İsimsiz, 140x160 cm, tuval üzerine karışık teknik, 2019 Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Trajedi hakkında neler söylemek istersin? Sanatçı beyanında trajediden bahsediyorsun. Senin trajediyle kurduğun ilişki, benim de üzerine düşündüğüm bir mevzu. Sanatçı beyanımı yazalı herhalde dört sene oldu ama fikrim çok değişmedi. Trajedisiz bir sanat pratiği düşünemiyorum. Trajedi, o figürleri ya da o biçimleri bize, duygularımıza hitap eder bir duruma getiriyor bence. Onları uzun uzun seyredilebilir bir hâle getiriyor. Birisi bunu alıp evine astığı zaman, her sabah görüp yeni anlamlar çıkarabilmesini sağlayan şey, oradaki trajedi. Ne kadar kuvvetli bir trajedi varsa o kadar uzun zaman insanları besliyor. Yunan trajedileri gibi ya da büyük romanlar gibi. O yüzden trajedi bence olmazsa olmaz. Her zaman bir trajedi planlayarak resim yapmıyorum ama çoğu zaman “Resim şimdi oldu,” dediğim zaman, aslında yanlışlıkla dahi olsa bir trajedinin resme yerleştiği an oluyor. "Bu resimler bence oldukça kuvvetli biçimler, ağır kütleler istiyor. Tanrılaşan insanlar, devleşen insanlar hissini verebilmek için. Onu da dediğin gibi Anadolu uygarlıklarının heykellerinde, rölyeflerinde daha rahat buldum." - Evren Sungur Buradan aslında temelde yine trajediyle bağlantılı başka bir boyuta geçmek istiyorum. Maskları veya farklı yüz ifadelerini kendi resim diline nasıl çeviriyorsun? Aslında maskları, figürün başka bir karakteri, ikinci bir yüzü, içinde sakladığı, pek göstermediği kimliği olarak kullanıyorum. Resim, durağan bir yüzey; akan bir yüzey değil. O figürün iki ayrı ifadesini aynı anda görmek istediğimde masklar devreye giriyor. Deriyi nasıl göstermeyi tercih ediyorsun? Hem insan figürlerin hem de hayvan figürlerin için merak ediyorum bunu. Aynı şeyi iskelet için de sormak istiyorum. Aslında derinin resmini nasıl yapayım diye özellikle düşünmedim ama bir et rengini yakalamak, bazen resme insansı, insanı andıracak bir özellik koymak, onu canlandırıyor. Bazı sanatçılar var, özellikle et resmi yapan, ete yoğunlaşan. Öyle bir amacım yok. Ama sonuçta figüratif bir ressamım. Deriyle değil daha çok anatomiyle ilgileniyorum. İskelet ve adaleler, benim için daha kıymetli. Ben mimarlık mezunuyum. Sonra heykel okudum. Hep formla ilgili… Resim okumadım mesela ama ressam oldum. Mimarlık ve heykel disiplininin tabii ki yansımaları var. Form, mekân, doluluk/boşluk, espas… Mekân derken tanımlanmış mekânlar bunlar. Hiçbir zaman tanımsız, amaçsız bir mekân değil. Anlamsız bir perspektif değil. Perspektif varsa onun mutlaka bir sebebi olmalı. Bunlar biraz mimarlıktan gelen alışkanlıklar, sanırım. Her şeyi tasarlamayı öğreniyorsun. Resimde de her şeyi kurgulamak zorundayım. Figürün ya da bir yaratığın, falanca bir yığının, bir makine olabilir, sağlamlığı, strüktürü buralardan geliyor. O yapıyı alsak, gerçekten yapsak ayakta durabilmeli. İzleyiciyi ikna etmesi lazım. Bu figürün elleri neden bu kadar büyük? Büyükse büyük, seni ikna ediyorsa olur. Ama işte anatomik olarak yanlış. Tabii, bariz bir şekilde yanlış. Onun dışında da yine sanırım heykel ve mimarlıktan gelen o güçlü formlar, güçlü biçimler… Mesela bu yeni seri içerisinde bir iki tane leke resmi var ama yaparken çok zorlanıyorum. Çünkü biçimlendirmeyi aslında çok seviyorum. Onu terk edip sırf bir leke resmi yapmak zor bir şeydi benim için. Bahsettiğin ayakta durabilme ilkesi de tam olarak aslında heykelin sorunu başlı başına. Yani heykelin sorununu akılda tutarak resim yapıyorsun gibi hissettim ben. Hatta mimarlığın da sorunu. Strüktür… Bütün resim çerçevesinin de kendine ait bir strüktürü vardır bence. Bunu izleyici dümdüz görmez. Ben bilirim bunu yaparken ne yaptığımı. Her şeyi soyut bir hale getirdiğimiz zaman gördüğümüz dikey, yatay, diyagonal çizgiler, kütleler, vesaire bazı elemanlar resmi ayakta tutan strüktürdür. Onların üzerine resmi inşa ediyorum. Evren Sungur, İsimsiz, 160x140 cm, tuval üzerine karışık teknik, 2019 Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz Çerçevenin içi ve dışı arasında nasıl bir ilişki öngörüyorsun? Bu soruyu özellikle kompozisyonları düzenlemek için kullandığı prizmaların olduğu bir önceki sergindeki resimleri düşünerek soruyorum. Bu sergindeki resimlerde de aslında figürün bir şekilde çerçeve tarafından kesilmiş olması çerçevenin içi ve dışıyla ilgili bir ilişki kurgulandığını hissettiriyor bana. Bahsettiğin şey hep ilgimi çekiyor. Resmi bir enstalasyon halinde sergilemek… Etrafındaki mekânla, arkasındaki duvarla ya da mekânın ortasına da koyabilirim. Bütünüyle mekânsal bir enstalasyon halinde kurgulamak fikri ilgimi çekiyor. Çok geçmişten beri çekiyor ama hiç yapamadım. Çünkü bir yandan da resme çok kıymet veriyorum. Resim etrafındaki mekândan, arkasındaki duvardan, önünde seyreden insandan bağımsız olan, tek başına bir varlık. Bütün bu diğer şeylerden bağımsız olarak onu kurgulamalıyım, ona ancak öyle değer verebilirim diye düşünüyorum. O yüzden o hevesimi hiç gerçekleştirmedim. Burada bahsettiğin şeyler benim için kompozisyon malzemeleri. Bu figürler güçleriyle ön plandalar. Serginin konusu da bunların güçleriyle alakalı. Onları güçlü hale getirebilmek için bu şekilde çerçevesinden çıkan kompozisyonlar şeklinde. Hatta birçok resmi dikine tutarak o güç hissini yoğunlaştırabilirim. Bu şekilde çıkan sonuçlar onlar. "Trajedisiz bir sanat pratiği düşünemiyorum. Trajedi, o figürleri ya da o biçimleri bize, duygularımıza hitap eder bir duruma getiriyor bence. Onları uzun uzun seyredilebilir bir hâle getiriyor. Birisi bunu alıp evine astığı zaman, her sabah görüp yeni anlamlar çıkarabilmesini sağlayan şey, oradaki trajedi. Ne kadar kuvvetli bir trajedi varsa o kadar uzun zaman insanları besliyor." - Evren Sungur Yeni serginden bahsetmek ister misin? Bu sergiyi önceki sergilerinden ayıran özellikler neler? Geçirdiğimiz dönem itibariyle hep uç noktalardayız. Ya çok iyi ya çok kötü. Bir anda, bir gecede bir kahraman yaratılabiliyor. Ya da anti-kahraman… Evet. Burada da işte devleşen figürler, tek başına figürler… Ben genelde kalabalık figürler ya da en azından iki figürlü kompozisyonlarla çalışırdım. İlk defa sadece tek figürden oluşan resimler yapıyorum çünkü devleşen bireysellik, esas konum, esas meselem. Tanrılaşan insanlar. Bu tanrılaşma meselesinde de neyi kullansam diye düşünüyordum. Çok uzun süredir bir aidiyet hissimiz yok. Bütün sanatçılar adına konuşmayayım tabii, benim hissettiğim böyle bir mesele var. Bizim sanatımız nedir? Bizim sanatımızın temel özellikleri nelerdir? Eskiden böyle şeyleri düşünür konuşurduk; bunları konuşmaz olduk. Geçtiğimiz sene bunu hatırlamış bulundum. Biraz da Gökşen’in yaptığı 99 Kare sergisi, beraberinde Sezer Tansuğ Şenliknâme Düzeni kitabı… Biz bunları 8-10 sene önce konuşurduk arkadaşlarımızla, bir süredir konuşmuyoruz. Türkiye sanatı nedir? Bunun ayırt edici, belirgin özellikleri nedir? Ne tarafa giderse daha başarılı olur, dünyada bir şeyin taklidi değil de saygı duyulur bir hale gelir? Bunların artık konuşulmamasından rahatsız oldum. Aidiyet hissetmeme durumumuza da birazcık bundan uyanmış gibi oldum. Buradaki işlerin de temelleri bize ait biçimler, bize ait anlatım biçimleri, belirli konuları işlerken resimde takındığımız tavırlar… Neydi, şimdi ne durumda? Biraz bunlara kafa yormam gerekti. Bildiğim kadarıyla Anadolu uygarlıklarının ürettiği görsellik biçimleriyle de ilgilendin, bu serginin referans noktalarından biri de bu. Bu resimler bence oldukça kuvvetli biçimler, ağır kütleler istiyor. Tanrılaşan insanlar, devleşen insanlar hissini verebilmek için. Onu da dediğin gibi Anadolu uygarlıklarının heykellerinde, rölyeflerinde daha rahat buldum. Zaten eskiden beri severdim. Çok fazla düşünmeden, nereden alacağımı biliyordum.