Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar: Gizem Kızıl


Türkiye'deki yeni sinemacıların filmleri ve kişisel hikâyeleri odağında şekillenen röportaj serimiz Yeni Türkiye Sineması'ndan manzaralar, sinema dünyasındaki sanatsal, kültürel ve politik gelişmeleri kayıt altına almayı ve yeni sinemacıların sesini daha fazla duyurmayı amaçlıyor. Serinin sıradaki konuğu Bana Karanlığını Anlat filminin yönetmeni Gizem Kızıl


Röportaj: Çağnur Öztürk


Gizem Kızıl


Yönetmenliğini ve senaristliğini Gizem Kızıl'ın üstlendiği, yapımcılığını Ayşe Barım'ın, ortak yapımcılığını Gizem Kızıl, Bulut Reyhanoğlu ve Emre Oskay'ın yaptığı Bana Karanlığını Anlat, bu yıl 41’inci İstanbul Film Festivali’nde Ulusal prömiyerini yaptı. Yıllardır mutsuz bir evliliğin içine hapsolan Nermin (Aslıhan Gürbüz), eşi Veli’nin (Ersin Arıcı) ölümünün ardından geçen yılların hesaplaşmasının gasilhane önünde yapıyor. Gizem Kızıl, filmindeki karanlık metaforunun karakter yapısı olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Dışarıdan bakıldığında iyi insan olmak için müthiş bir çaba harcıyoruz. Konuşmadan önce on kere düşünüp en doğru kelimeleri seçiyoruz. Peki bu söylemleri uygulamaya gelince ne kadar başarılıyız. Bence yeterince değil. Göstermek değil eylemlerle bunu hayata geçirmek fark yaratacak olan.”


Bana Karanlığını Anlat filminden bir kare


Bana Karanlığını Anlat’ın çıkış hikâyesi nedir? Nasıl yola çıktınız ve gelişti? “Karanlık” filmde nasıl bir metafor konumlandı?


Bana Karanlığını Anlat’ı yazmaya başladığımda manen zor bir dönemden geçiyordum. Zorlandığım şey, insanlar ve ilişki kuruş biçimleri üzerineydi. Bir şekilde bu duyguları dışarı akıtmam gerekiyordu. Önce içimde ne varsa monolog olarak kâğıda döktüm. Sonrasında başka karakterler yaratarak başka duygulara girme ihtiyacı duydum. Yani terapi gibi başlayan süreç, içine girdikçe senaryoya dönüştü. Benim filmimde “karanlık” metaforunun karşılığı “karakter yapısı”. Hepimiz kendimize özgü karakterlere sahibiz ve bunun sadece bir kısmını göstermeyi seçiyoruz. O kısım ise hayat mücadelesi içinde belki bizi en iyi ya da en güçlü gösterecek tarafımız oluyor. Benim filmde ilgilendiğim ise göstermediğimiz karanlıkta kalan bazen kendimizin bile kabul etmekte zorlandığımız yanımız.


Yıllardır mutsuz bir evliliğin içine hapsolan Nermin (Aslıhan Gürbüz), eşi Veli’nin (Ersin Arıcı) ölümünün ardından geçen yılların hesaplaşmasının gasilhanede yapıyor. Çevresiyle ve kendisiyle… Filmin büyük bölümü de Aslıhan Gürbüz’ün performasında saklı. Nermin karakterini yazarken ve rol için Aslıhan Gürbüz’ü seçerken nasıl bir süreç geçirdiniz?


Nermin karakterini yazarken kendimden, ailemdeki kadınlardan ve kadın arkadaşlarımdan ilham aldım. Onu yargılamadan kendi gerçekliği içinde doğru bildiği yolda ilerlemesine izin verdim. Nermin için sürekli doğru mesajlar vermeli kaygısına hiç düşmedim. Sadece gerçekten yaşasın ve izleyen başka kadınlar kendilerinden bir parça bulsun istedim. Nermin karakterini seçerken benim için olmazsa olmaz bir kaç şey vardı. Karakter oyuncunun üstünde kostüm gibi durmasın gerçekten o olsun istedim. Aslıhan’la daha ilk yüz yüze görüşmemizde bu süreçte bana sadece bir oyuncu değil iyi de bir yol arkadaşı olacağını anladım. Ve zaten o günden sonra hemen karakter çıkarma sürecine girdik.


 

“Dışarıdan bakıldığında iyi insan olmak için müthiş bir çaba harcıyoruz.”

 

Filmde “kadın kadını korumalı”dan “kadın kadının kurdudur”u da içeren cümleler; kadın-erkek ilişkilerinden, evlilikteki hastalıklı durumlara ve yaşam-ölüm-kadere kadar uzanan sorgulamalar var. Bu kavramlar üzerinde neleri düşününerek yol aldınız ve ilerlediniz?


Özellikle günümüzde sürekli politik olarak doğru söylemlerde bulunmaya çalışıyoruz. Dışarıdan bakıldığında iyi insan olmak için müthiş bir çaba harcıyoruz. Konuşmadan önce on kere düşünüp en doğru kelimeleri seçiyoruz. Peki bu söylemleri uygulamaya gelince ne kadar başarılıyız. Bence yeterince değil. Göstermek değil eylemlerle bunu hayata geçirmek fark yaratacak olan. Benim filmimdeki karakterlerle gerçek hayatta karşılaşsanız büyük ihtimalle çok seversiniz. Çünkü hepsi bir diyalog sırasında duymamızı isteyeceğimiz şeyler söylerler. Ama aksiyona geçtiklerinde bunu uygulamazlar. Beni filmi yazmaya başlatan bu sorgulamalardı. İlk filmim bu kavramları analiz etmeye çalışan bir giriş yazısıydı. Kadın-erkek ilişkileri üzerine, buna paralel olarak kavramlar üzerine yazmak/çekmek istediğim çok fazla hikâye var.

Bana Karanlığını Anlat filminden bir kare


İlk filmini çekmiş bir yönetmen olarak sizi en çok zorlayan ne oldu? Ülke koşullarını dünya ölçeğinde kıyaslamanızı istesem neler dersiniz, neler yaşadınız filmin son halini izleyene kadar? Ve izlediğinizde kendinizle yüzleşmeniz nasıldı?


Yönetmenliğin en büyük meselelerinden biri sürekli birilerini bir şeylere ikna etmek ve bunu yapabileceğinize inandırmak. Kendinizi inandırsanız sırada hikâyenin işleyeceğine inandırmanız gerekiyor. Ve en başında da o “ilk” henüz yapılmadıysa iş iyice zorlaşıyor. Hem kendinizi kanıtlamak için ilk filminizi çekmeniz gerekiyor ama daha önce uzun çekmediğiniz için de birilerinin size inanıp destek vermesi çok zor oluyor. Böyle bir sarmal içinde bir mücadele ilk film. Ve film çekmek özellikle günümüz şartlarında bütçesel olarak iyice zorlaşmışken yola çıkmak için illaki bu destekleri almanız gerekiyor. Ben bu konuda şanslıydım. Bana ve hikâyeme en az benim kadar inanan Ayşe Barım’ın yapımcım olarak dahil olmasıyla süreç hızlandı. Çekim aşaması ve sonrası müthiş bir okuldu. Sette olmak benim için nefes almak gibi, hatta orası kendimi varlığımı tanımlayabildiğim az yerlerden biri diyebilirim. Bu yüzden set aşaması ben ve ekip için çok eğlenceli, rahat geçti. Hatta 12 olarak planlanan çekim gününü 11. gün bitirmiştik. Asıl sınav post aşamasında başlıyor. Artık sette ne yaptıysanız yaptınız buradan geri dönüş yok. Ruhunuz çok hassas ve çıplak oluyor. Neyse ki post sürecinde kurgumuzu yapan Selda Taşkın bu konuda çok destek ve yol göstericiydi. Filmi bitirdikten sonra ilk izlediğimde rahat bir nefes aldığımı hatırlıyorum. Temiz ve hikâyeye hizmet eden bir film çektik diyebildim. Tabi ki artık bagajımda bir film yanında bu yolculuğun bana öğrettikleri de var. Şimdi olsaydı şunu şöyle yapardımlar hep var ve olacak. Bu da gelişimimin bir parçası.


Bana Karanlığını Anlat filminden bir kare


Bana Karanlığını Anlat, bu yıl 41’inci İstanbul Film Festivali’nde ulusal prömiyerini yaptı. Nasıl tepkilerle karşılaştınız? İzleyiciyle buluşmak nasıl bir deneyim oldu sizin için?


Müthiş bir gündü. Hayatım boyunca unutamayacağım o günü. Her ne kadar heyecandan olanları bir sis perdesi arkasından hatırlasam da. Sektörden bu deneyimi yaşamış arkadaşlarımın en çok söyledikleri şey “hayatta bir kere ilk filmin ve ilk gösterimi olacak tadını çıkar.” oldu; o kadar doğruymuş ki. Bir kere salonda seyircinin reaksiyonlarını duyarak filmi izlemenin yarattığı duygunun tarifi yok. Siz evde tek başınıza bir şeyler hayal ediyorsunuz. Ona bir ekip inanıyor ve birlikte hayata geçiriyorsunuz. Sonra da insanlar evlerinden çıkıp, bilet alıp sizin o odada ürettiğiniz şeyi izlemeye geliyor. Sanırım bu konu hakkında dakikalarca konuşabilirim. Filme tepkiler ve yorumlar çok olumluydu. Özellikle kendilerinden etraflarından bildikleri yaşayan karakter yaratımı konusunda ve zor bir tür olan kara komedinin altından kalktığımla ilgili çok sık olumlu yorum aldım.


 

“Türkiye sineması çok zor. Herkesin yaptığı şey hakkında çok net fikirleri ve doğruları var.”

 

Kısa filmlerden sonra ilk uzun metrajınızı çektiniz. Kısa film ve uzun metraj arasında nasıl bağlar ve farklar var sizce? Bundan sonra da çekmeye devam etmek ister misiniz?


Benim için kısa filmler tekniğimi ve çekim dilimi pratik etmemi sağlayan araçlar oldu. Çekerken sonraki aşamayı hiç düşünmeden hareket ettim; kimse görmese de izlemese de mesleğim için yaptığım bir deneyim yatırımıydı. Uzun metrajda kısa kadar özgür olamayabiliyorsunuz onun başka bir işleyişi var. Bu yüzden kısa film çekmeye devam etmek ve yeni teknikler, anlatımlar denemek isterim.


Bana Karanlığını Anlat filminden bir kare


Sinema tarihinde ve Türkiye'de ilham aldığınız kimler var?


Sevdiğim çok yönetmen ve senarist var. Onların işlerini izlerken çıkan bir kıvılcımdan etkilenir bir şeyler üretmek için alevlenirim. Mesela Sofia Coppola’nın Marie Antoinette'te yarattığı dünyadan, Bergman’ın Cries and Whispers filminde geçen “Şu an pazartesi sabahı ve ben acı içindeyim” cümlesinden; Atıf Yılmaz’ın Ah Belinda'sına kadar sayısız isim var. Fakat asıl ilhamımı sinemadan çok farklı disiplinlerden alıyorum. Çokça müzik belki bir resim ya da izlediğim bir dans gösterisi beni asıl yazmaya iten şey olabiliyor. Şu sıra da geçmişten günümüze sanat akımlarını incelemek beni heyecanlandırıyor.

Bana Karanlığını Anlat filminden bir kare


Türkiye Sineması’nın şu anını ve geleceğini nasıl görüyorsunuz? Ve siz daha neler katmak, yapmak istiyorsunuz bundan sonraki projelerinizle?


Türkiye sineması çok zor. Herkesin yaptığı şey hakkında çok net fikirleri ve doğruları var. Buna bağımsız sinema da, ana akım sinema da dahil. Yeniyi çok kolay kabul edemiyorlar. Büyük bir kesim bildikleri hikâyeler bildikleri şekilde anlatılsın istiyor. Ve bence bu seyirciyi küstüren bir şey. Ben ürettiğim işin hem kaliteli hem izlenir hem de anlaşılır olmasını istiyorum. Bu bakış açısında olan sinemacılarla işimizin bir nebze daha kolaylaşabileceğini düşünüyorum. En azından ben kendi adıma böyle sinemacılarla kolektif çalışmalar yapıp yeni bir düzen oluşturulabileceğine inanıyorum.