top of page

YEL, TOZ, PORTRELER: Hıfzı Topuz

Kütüphanesinde yer alan sanatçı portreleri, fotoğraflar, davetiye, desen gibi görsel malzemeleri tekrar elden geçiren Necmi Sönmez, daha önce yayınlanmamış olan bu malzemeler üzerine YEL, TOZ, PORTRELER başlığı altında hazırladığı yazılara devam ediyor. Serinin bu haftaki yazısının 26 Eylül'de aramızdan ayrılan Hıfzı Topuz var


Yazı: Necmi Sönmez


Hıfzı Topuz, 2019, Fotoğraf: Necmi Sönmez


100 yaşına basan ender kültür insanlarından biri olan Hıfzı Topuz’u 26 Eylül 2023’te kaybettik. 25 Ocak 1923’te Nişantaşı’nda doğan Topuz Galatasaray Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Öğrenciliği sırasında 1947’den itibaren Akşam gazetesinden çalışmaya başlaması onun profesyonel yaşamını etkilediği gibi, ülkemizdeki kültür gazeteciliğinin başlangıcı olarak değerlendirilebilecek yazıları, söyleşi ve haberleriyle önce İstanbul sonra da Paris’teki sanat hayatını yakından takip etmesini sağladı. 1952’de öğrenci bursuyla ilk kez Paris’e giden Topuz, ardından 1957-59 arasında Strasbourg Üniversitesi'nde yüksek lisansını, 1960’ta ise gazetecilik alanında doktorasını tamamladı. Onun 1959-1983 arasında Paris’teki Unesco Genel Merkezi’nde iletişim alanında çalışması bu kente yaşayan ve yolu buraya düşen Türkiyeli kültür insanlarının acı-tatlı yaşamlarına, başarılarına tanıklık etmesini sağladı. Sadece Türk sanatçılarıyla değil Picasso’dan Jacques Prévert’e, Georges Mathieu’den Tristan Tzara’ya kadar dönemin önde gelen yaratıcılarıyla yapmış olduğu konuşmalar farklı Türk gazetelerinden yayınlandı. Yazarından şairine, ressamından tiyatro oyuncusuna kadar Paris-İstanbul arasında gidip gelen kültür insanlarının yakın takipçisi, dostu olan Topuz, hayatının son 40 yılında arkası arkasına yayınladığı 51 kitabıyla hem yaşadığı dönemin belgelenmesini sağladı, hem de sanatçıların hangi koşullarda üretip yaşadıklarına dair son derece önemli bilgileri gelecek kuşaklara aktardı.


Hıfzı Topuz, 2017, Gayrettepe İstanbul, Fotoğraf: Necmi Sönmez


Gazeteciliğinin, yazarlığının yanı sıra yabana atılamayacak bir koleksiyoner olan Topuz, Unesco’daki görevi nedeniyle bulunduğu Afrika’da eski totem ve masklardan eşsiz bir koleksiyon oluşturduğu gibi, Fikret Mualla’dan Bedri Rahmi’ye, Avni Arbaş’tan Ali Atmaca’ya dek yolu Paris’ten geçen ressamların eserlerini topladı. Kendisiyle tanışmam 1985’de Afrika masklarının İstanbul’da Vakko Sanat Galerisi’nde sergilenmesi sayesinde oldu. Farklı gazetelerde stajerlik yaparken bu sergi hakkında bir konuşma yapmak için onun Gayrettepe’deki evinin kapısını çaldığımda heyecanlıydım. Hıfzı Bey'e büyük bir açıklıkla Afrika heykellerinden zerre kadar anlamadığımı, tek amacımın iki sayfayı geçmeyen bir konuşmayı yapmak olduğunu söylediğimde gevrek bir kahkaha attı. Kendisine hangi soruları sormam gerektiğini beni ezmeden aktarırken, “şimdi kayıt et, şimdi dur” diyerek tüm konuşmayı ustalıkla yönetti. Konuşmayı kayıt ettiğim kaseti bir çırpıda daktilo ettim. Söz verdiğim gibi okuması için ikinci kere kendisine getirdiğimde ince uçlu dolma kalemiyle düzeltmeler, eklemeler yaptığı gibi ardından nefis bir öğlen yemeği yedik. Ne yazık ki bu konuşmamız yayınlanmadı. Oysa yayınlanmış konuşmayı kendine götürmeye ve bu sayede duvarlarını süsleyen tablolara biraz daha detaylı bakmaya can atıyordum. Telefon ederek özür dilediğimde, tüm samimiyetiyle “olur böyle şeyler, ne yapalım” dediği gibi “eğer resimlere bakmak, Fikret Mualla hikâyeleri dinlemek istiyorsan çaya beklerim” dedi. O yıllardaki acemiliğime rağmen yaptığı bu daveti çok anlamlı buldum. Düzenli aralıklarla Gayrettepe’ye gidiyor, benim için düşsel isimlerin, Nejad Devrim, Mübin Orhon, Abidin Dino başta olmak üzere birçok ressamın Hıfzı Bey'le olan hatıralarını dinliyor, duvarlardaki resimlerine bakarak unutulmaz saatleri geçiriyorduk. Paris’e, Parisli sanatçılara olan ilgimin şekillendiği yer galiba Gayrettepe ve yazmamam ricasıyla bana anlatılan trajik hayat hikâyeleri oldu.


Hıfzı Topuz, Parisli Yıllaar, 1994 (İlk Baskı)

1989’da doktoram için Almanya’ya gittikten sonra Paris’e gitmem kolaylaşınca sergiler düzenleyen oğlu Kerem vasıtasıyla daha sık buluşmamız, konuşmamız mümkün oldu. 1983’te Unesco’dan emekli olduktan sonra daha çok İstanbul’da yaşayan Hıfzı Bey, Paris’in göbeğindeki Ile Saint Louis’de, 22 Quai de Béthune adresindeki muhteşem dairesini açık tutuyor, düzenli aralıklarla Fransa’ya geliyordu. Topuz ailesi bu dairenin çatı katında eskiden hizmetçiler için yapılmış olan odasında (chamre de bonne) birçok kültür insanını ağırlamıştı. Parisli sanatçıların eserlerinin 1990’larda Türk koleksiyoncuları tarafından keşfedilmesi, onlar hakkında sergiler düzenlenilmesi ve katalogların yayınlanmasına olanak sağlamıştı. Bu kataloglar için yazılar hazırlarken onların biyografilerinin açık kalan taraflarını sorduğum kişilerden biri olan Hıfzı Bey'le uzun zaman dilimine yayılan yakınlaşmamın temel nedeni, bu sanatçıların çoğuyla onun daha 1950-55 arasında konuşmalar yapıp bunları yayınlamış olmasıydı. Bu konuşmalar sanatçıların o yıllardaki duruş biçimlerini çok açık bir şekilde ortaya koyduğu için önemli bir tarihselliğe sahipti. İyi bir arşivi olduğu, yazdıklarını sakladığı için, hazırladığım yazıların dipnotları sıkça Hıfzı Topuz’un yaptığı konuşmalarla dolardı. Onun sanata olan yakınlığını daha derinden kavramama yardımcı olan söyleşilerin önemli bir kısmı 1994’te Parisli Yıllar (Bilgi Yayınevi) isimli kitaptan yayınlandı. Bir sanat tarihçisi ya da eleştirmen gözüyle değil de, kültür gazetecisinin perspektifinden kaleme alınmış bu konuşmalarda Hıfzı Bey kendi hatıralarını, gözlemlerini de katarak ilginç bir stil geliştirmişti. Onun anı ile roman türleri arasında gidip gelen stilinde yakalamış olduğu uyumluluk okuyuculara fazla bir önbilgiye gerek olmaksızın yazarların, ressamların dünyasına girme olanağı verdiği için Topuz’un 2000’li yıllarda arkası arkasına yayınladığı kitapları ilgi çekiyor, geniş bir okuyucu kitlesine ulaşıyordu. Kendisine haklı bir ün getiren bu kitapların bir özelliği de bilinçli olarak tasarlanmış tekrarlar üzerine kurulu olmasıydı. Temelini tarihsel gerçeklerden, yaşanmışlıklardan alan bu tekrarlar hakkında kendisiyle konuştuğumda, Hıfzı Bey, toplumsal belleğin son derece zayıf olduğu toplumumuzda unutulmamasını istediği kişilerin hatıralarını canlı tutmak adına buna giriştiğini belirtmişti. Bana son derece etkileyici gelen bu tavrın bir tür unutulmaya karşı eylem olduğunu zaman içinde daha iyi kavrayacaktım. Hıfzı Bey, Fikret Mualla’dan Zekeriya Sertel’e, Avni Arbaş’tan Fikret Adil’e yakın arkadaşlarını, eski dostlarını döne döne, yeni hatırlar eşliğinde ele aldığı kitaplarında ısrarla “bellek” olgusu üzerine eğilirken, kendisine özgü ironiyi de elinden bırakmıyordu.


Hıfzı Topuz ile Necmi Sönmez, 2017, İstanbul


İroni sanki Hıfzı Bey'in tarihsel duyarsızlık karşısında geliştirmiş olduğu silahlardan biriydi. Dikkatli okuyucular onun son derece normal gözüken cümlelerinin arkasına yerleştirmiş olduğu eleştiriyi de bu ironi sayesinde keşfediyorlardı. 2014’te Paris’te Bir Türk Ressamı Fikret Mualla kitabı (Remzi Kitapevi) yayınladıktan sonra yaptığımız bir konuşmada ismi gereğinden fazla şişirilmedi mi diye sorduğumda, “Evet haklısın, ama Fikret sadece bir ressam değil, bir karakterdi, onun gibisi bir daha gelmedi ki? Söyle bu delilikleri yapabilecek başka bir ressam biliyor musun?” O gün kendimi formda hissediyordum, evet dedim, Fahrelnissa var! Hıfzı Bey kendisine özgü gülüşüyle sırtıma bir şaplak indirip “haksız sayılmazsın”.dedi. O anda aklına 1946’da Zeid’in kendi apartmanında açtığı sergi hakkında sosyalist bir dergide (Gün) çıkan yazısı yüzünden nasıl emniyet tarafından fişlendiğini, bu fişlenme olayının askerliğine kadar hayatını nasıl zindan ettiğini, ancak askerliğini yanında yapmış olduğu bir yarbay sayesinden dosyanın kapanıldığını anlattı. O yazınızı okumak isterim dediğimde, “dergiyi arıyorum, bulduğumda haber veririm” demişti. Bu konuşmadan uzun bir süre sonra, 2017’de, kendisini aradığımda. “Zeid yazımı buldum, gel oku bakalım” dediğinde ertesi gün Gayrettepe’de soluğu aldım.



Hıfzı Topuz'un Fahrelnissa Zeid'in Büyükdere'deki Atölyesi'nden kurtardığı bir tuval, Zeid'in az bilinen bir çalışması

Üniversite öğrencisiyken kaleme aldığı bu yazıda Hıfzı Bey Zeid’in resimlerindeki, özellikle de Üçüncü Mevki Yolcuları (1946) isimli tablosundaki mutlu insanların gerçekdışı olduklarını savunuyor, ressamın gerçekleri doğru gözlemlemediğini belirtiyordu. Bu düzeyli eleştirinin onun gençliğinden itibaren geliştirmiş olduğu sosyal demokrat kimliğinin bir parçası olarak değerlendirilebileceğini söylediğimde yüzünde beliren gülümsemeyi bir onay olarak yorumladım. O günkü konuşmalarımız Zeid ve Şakir Paşa ailesi çerçevesinde dönüyordu. Bana Zeid’in Büyükdere’deki Zarifler Köşkü'nde İstanbul’dan 1946’da kesin olarak ayrılmadan önce atölye olarak kullandığı eski bir ahır binasını yıllar sonra nasıl yıkılmaya hazır bir halde ziyaret ettiğini de anlattı. Ahırın duvarlarında kimi tablolar asılı duruyormuş, Hıfzı Bey gençliğinin verdiği heyecanla binaya girip bu duvardan bir tabloyu indirip sağ salim dışarı çıkmayı başarmış. Bu tabloyu yıllar sonra bana gösterdiğinde, Zeid’in figüratif resimlerini daha çok sevdiğini söylemişti. Zeid’i oğlu Nejad’ın hatıralarından dinlediğini, ana oğul arasındaki uyuşmazlıkların aslında ikisinin de karakterlerinden kaynaklandığını söylerken yazmamam koşuluyla birkaç anısını da aktarmıştı. “Ben öldükten sonra yayınlarsın” derken, bunun ne anlama geldiğini kavrayamamıştım.


Hıfzı Topuz'un 2017'de yazara imzaladığı Parisli Yıllar kitabı

2019’da Paris Sürgünü Avni Arbaş, Zerrin ve Derya’nın Öyküsü’nü (Remzi Kitapevi) yayınladığında kitap hakkında bir yazı kaleme almıştım. Bundan son derece memnun olan Hıfzı Bey benim aynı yıl çıkan Paris Tecrübeleri Ecole de Paris- Çağdaş Türk Sanatı 1945-1965 isimli kitabımla ilgili konuşmaya katılmayı kabul etti. Ancak koleksiyoner Ünal Göğüş’le birlikte kendisini davet ettiğim bu konuşmadan kısa bir süre önce sağlık sorunlarının yoğunluğu nedeniyle katılamayacağını bildirdi. Ama aramızdaki dostluğa dayanarak onu Gayrettepe’deki yazı odasında video kaydı almaya razı ettim. Bu son görüşmemizde Paris’teki ressamların hiçbir kitaba girmeyecek kadar ağır olan sefaletlerini bana anlattıktan sonra, “bunları da yayınlamanı istiyorum” dedi. Avni Arbaş’ın sokaklardan topladığı okunmuş gazeteleri satması, Mübin Orhon’un sandviç adam kılığına girerek ilan dağıtması gibi trajik yaşam notlarını şimdiye kadar yazdığım hiçbir yazıda kullanmadım. Ama onun isteğine uyarak şimdi yayınlıyorum. Oldukça güzel geçen son görüşmemizde Hıfzı Bey bana her zaman olduğu gibi derinlikli bir hayat dersi vermiş, sanat eserlerinin arkasındaki dünyanın ne kadar renksiz, siyah-beyaz olduğunu hatırlatmıştı. Sanatçıların büyülü gücü, belki de bu zorlu dünyalardan olağanüstü renkler, formlarla etkisini günümüzde de koruyan eserler çıkarabilmeleriydi. Hıfzı Topuz bu büyüye tanıklık eden kitaplarıyla her zaman hatırlayacağımız bir isim olacak.

Comments


bottom of page