Yan yana hayal kurmaya her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacımız var

Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla gerçekleştirilen Müzede Sahne 17 - 22 Ağustos’ta Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşti. Bu yıl 5. senesini dolduran etkinlik, temanın etrafında farklı hikayeler ile bir arada ve yan yana olmayı anlatmaya çalıştı. Program oyunlarından Kreutzer Sonat’ı uyarlayan, oynayan ve yöneten Kayhan Berkin’le bu kavramlar üzerine konuştuk

Röportaj: Elif Özge Maltepe



Kayhan Berkin, Kreutzer Sonat



“Yaşadıklarımızın, duygularımızın, hafızamızın eğilip büküldüğü, adına da 'hakikat ötesi' denen bir çağdayız. Geçmişi bilmeye, bugüne inanmaya ve geleceğe dair hayal kurmaya her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacımız var.”

Tilbe Saran, Fıstıklı Teras’ta bu kelimelerle açıyor Müzede Sahne’yi.

“Hayal kurmaya her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacımız var.”

Bu cümle bir kaç kez gidip geliyor zihnimde. Fark ediyorum, hayal kurmaya, hayallere tutunmaya ne kadar uzak kaldığımı-zı-.

Hayaller aslında gerçekleşmesi muhtemel rüyalar değil midir?

O halde biraz umut, biraz inanç, biraz güven ve tabi çalışma belki…

Bunlar olsa da

Dışarda olanlar - olamayanlar?


Şimdi ve Buradayız Aşkım!

Emre Koyuncuoğlu programın açılış konuşmasıyla içten karşılarken bizi, bu senenin temasını anlatıyor.

Yan yana olmalıyız, sağaltıcı ve birlikte.

“Aşkım” sözcüğünün iç gıdıklayan tatlı tavrı ile çoğulcu kültürün önemini ve programdaki yerine değiniyor. Devam ediyor; tematik bir gösteri sanatları buluşması yapıyoruz. Bir aradalık vurgusu ile başlayan muazzam karşılama gerçek eşitlik mesajı ile devam ediyor. Cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi ne olursa olsun, herkes eşit haklara sahiptir. Ve eşitlik ancak “herkes eşit” olduğunda mümkün olabilir.

Sanatın iyileştirici ve birleştirici yanıyla doymak isteyen insanlarla bir arada olmanın dayanılmaz huzuru uzun bir aradan sonra tekrar yerleşiyor içime. Kalbim yumuşuyor Emirgan çok daha güzel görünüyor. Uzaktan gelen gürültüler, korna sesleri, vale manevraları bile rahatsız edemiyor. Bir süre için bunlar azınlık kalıyor da bir arada olmak isteyen bizler çoğunluk oluyoruz, çok oluyoruz.

Dünyanın geçirdiği zorlu sürece beraber bakıp yaraları topluca sarma çağrısında bulunuyor etkinlik. Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla gerçekleştirilen Müzede Sahne 17 - 22 Ağustos’ta Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşti. Bu yıl 5. senesini dolduran etkinlik, temanın etrafında farklı hikayeler ile bir arada ve yan yana olmayı anlatmaya çalıştı.


Seyirciyle kurmayı arzuladığı diyalogda farklı performanslar ve buluşmalar ile ;

kadın, erkek, LGBTİ+ , evlilik, aşk, toplum baskısı, cinsiyet rolleri, yaratıcı dayanışma, çoğulcu kültür, kapsayıcılık ve dayanışma gibi sanatın her alanında oldukça önemli kavramlar üzerinde değerli paylaşımlar yarattı.


Program oyunlarından Kreutzer Sonat’ı uyarlayan, oynayan ve yöneten Kayhan Berkin’le bu kavramlar üzerine konuşuyoruz.



“Kadın - erkek ilişkileri ve toplumun insan üzerindeki baskısını masaya yatırıyor”

Oyun özetinde yer alan bu cümleler bugünkü Türkiye toplumunda karşılaştığımız birçok sorunu genel bir çerçeveden özetliyor. Peki Pozdnışev’in olayları yorumlaması ile bugünkü toplumda benzer olaylara yaklaşım arasında nasıl ortaklıklar/benzerlikler var? İnsan onca yıl geçmesine rağmen hiç mi değişmiyor ? Ve sanat hep aynı meseleleri farklı medyumlarla mı anlatıyor?


Bu oyunun kuvvetli yönlerinden biri yaşanan olayları tek bir kişinin bakış açısından izlememiz, yaşanan olaylar ne kadar, ana karakter Pozdnışev’in anlattığı gibi acaba? Bunu bilmiyoruz. Bu soruyu oyun süresince kendimize sorabiliriz.


Yaptığı hatayı fark etmiş ve günah çıkaran bir adam var, ben suçluyum ama toplum beni bu hale getirdi diyor. Bu adamı affedecek miyiz? Bir katil ve ortada bir ölü var. Peki ya kardeşimizi öldürseydi? O zaman ne yapacaktık? Hayatta da böyle, belli bir olayı genelde sadece bir kişinin bakış açısından değerlendirip duyduklarımız üzerine birilerini ya kınıyor ya da övüyoruz, ya aşk ya linç. Bu değerlendirmelerimizi yaparken ne kadar objektifiz? Karşı taraf ne kadar dürüst? Neyi, neden hangi etkilerle yapıyoruz? Oyun aslında bütün bu sorulara da yanıt arıyor.


İnsan değişiyor tabii, mesela bundan 100 yıl önceki arşiv görüntülerine baktığımızda insanların bakışları, gülüşleri bile farklı, bunları izlemek bile başlı başına çarpıcı bir deneyim.Bence sorun insanın değişmemesi değil, insanın ne olduğuna dair elimizde bir kitapçık olmaması, insanı anlamaya çalışmak başlı başına büyük bir mesele ve tiyatro da insanı anlamaya çalışmak için kullandığımız araçlardan biri sadece.

Kreutzer Sonat’ı çalışırken yönetmen kimliğin ve oyuncu kimliğin arasında nasıl bir ilişki oldu?

Oyunu ilk önce başka bir oyuncuyla çalışıyordum, provalar çeşitli sebeplerle bir türlü sona ermeyince her şeyi baştan ele alıp yeni bir uyarlamayla kendim oynamak istedim.

Provalar belli bir kıvama gelince de yaptığım uyarlamayı güvendiğim oyuncu arkadaşlarıma oynayıp onlardan geri bildirim aldım.


Bazen oyunun akışını çektiğimiz videolarda yönümü bulmamda bana yardımcı oldu.

Süreç boyunca benimle olan oyunun yardımcı yönetmeni Mehmet Yılmaz’dan da dış göz olarak çok faydalandım.


İnsanın kendi yönettiği oyunda oynaması zor, ancak şu açıdan da avantajlı bir deneyim, hem oyunda yaptığım değişikliklerde kimseye hesap vermek zorunda değilim hem de bir tür sonu olmayan bir süreçte her temsilde bulduğum yeni şeyleri bir sonraki temsile de aktarabiliyorum.


Her oyunda izlediğim bir reji, yol haritası var tabii ama bu yolun içinde özgürüm, bir çeşit belli notaları kullanıp bunlar içinde doğaçlama müzik yapmak gibi denebilir.

Evlilik konusu oyunlarında farklı açılardan işlediğin bir kavram. Evlilik ve kadın- erkek ilişkilerini tiyatro da nasıl yorumluyorsun? Nasıl bir bakış açısıyla seyirciyle diyaloglar başlatıyorsun?

Nasıl bir oyun seçersem seçeyim oyun metni yaptığım tiyatroda çok önemli bir rol oynuyor.


Bu metnin bize cevapları veren değil soruları soran metinler olmasına gayret ediyorum, evlilik, kadın - erkek ilişkileri meselesinde de seçtiğim metinlerin kafası net, didaktik metinler olmaması çok önemli.


Seyircinin oyundan çıktıktan sonra mesela şimdilerde provalarını yaptığımız “evlilikten sahneler” oyununda Bergman’ın sorduğu “iki insan bir ömür boyu beraber yaşayabilir mi acaba?” sorusunu ya da Tolstoy’un sorduğu “neden çocuk yapıyoruz?” gibi net,doğrudan sorularla karşılaşmasını ve bunun gibi birçok soruyu oyundan sonra da yanında taşımasını önemli buluyorum.

Yönetmenliğini değerlendirdiğinde toplumun senin üzerinde nasıl baskıları ve belki koşullandırmaları oldu? Kendini var olduğun toplumdan özgürleştirebildin mi?

İlk olarak şunu söyleyim, bir tür statü toplumunda yaşadığımız için yönetmenlik yaptığımı öğrenen kişi meseleyi bilse de bilmese de tiyatro izlese de izlemese de ilk etapta gereksiz bir saygı duyuyor, insanların saygı duyması hoş bir şey ama bu bir tür statüye duyulan saygı olduğu için de iki yüzlüce, yanlış bir saygı.


Toplumun seçtiğim oyunlarda bana bir baskısı olmuyor çünkü toplum o kadar fazla tiyatroya giden bir toplum değil zaten, genelde neden televizyon yapmadığım baskısı daha çok oluyor.


Özgürlük meselesi zor bir konu, özgürlük tanımımıza göre de değişebiliyor, mutlak bir özgürlük ne demek bilmiyorum. Her an bir şeylerle karşılaşıyoruz ve bu şeyler bizi değiştiriyor, bizim de onları değiştirdiğimiz gibi, her an, bu karşılaşmalarda bize iyi gelen kişilere, şeylere öncelik verirsek dünyanın neresine gidersek gidelim kendi sınırlarımız içinde daha özgür olabiliriz bence. Ben de olabildiği kadar bana iyi gelen karşılaştırmaları arttırıp, bu yolla daha güçlü daha özgür olmaya çalışıyorum.