top of page

Toprağın kâğıt üzerindeki anatomisi

Jochen Proehl’ün desenlerine kapsamlı bir bakış sunan Skins From Lines isimli sergisi 30 Haziran 2024’e kadar Adas’ta ziyaretçilerle buluşuyor. Çizgileri desene dönüştürürken zaman algısıyla da oynayan; bakışımızı dünyanın, sanatın ve zamanın katmanlarına yönlendirerek bizleri bir anlamda zaman yolculuğuna davet eden sanatçıyla bu yolculuğun detaylarını konuştuk 


Röportaj: Neslihan İmamoğlu


Jochen Proehl, Adas'ın izniyle


Sergiyi henüz görmeden basın bülteninde "şehirdeki günlük hayatta zar zor fark edilen ve göze çarpmayan şekillerin" ve "şehirdeki inşaat çalışmaları veya arkeolojik kazılardan kaynaklanan izler ve yırtık toprakların" ilham kaynaklarınız arasında olduğunu okuyunca aklıma bir alıntı geldi. Jonathan Crary'nin Gözlemcinin Teknikleri kitabı Paul Virilio'nun şu sözüyle başlar: "Görme alanı bana her zaman arkeolojik bir kazı sahasıyla karşılaştırılabilir bir şey gibi gelmiştir." Buradan yola çıkarak sizin nasıl bir kent gözlemcisi olduğunuzu merak ediyorum.


Kenti gözlemliyor muyum acaba, önce bunu kendime sormam lazım. Toprak izlerinin peşindeyim ve bunların kentte olması şart değil. Peyzajı andıran çalışmalarımda medeniyete dair bir iz, doğa, yeşil, ağaç yok ve bu, bir şekilde benim zaman kavramımı gösteriyor. Dünyada kısa bir süre bulunan her şeyi dışarıda bırakıyorum. Fotoğraftaki uzun pozlama gibi. Diyelim bir caddenin fotoğrafını çekiyorsunuz ve otuz dakika boyunca pozluyorsunuz, fotoğrafta otuz dakikadan daha kısa sürede gerçekleşen hiçbir şey gözükmez. Bu şekilde bakıyorum dünyaya. Yüz bin yıllar boyunca pozlama yapacak olsaydım, o fotoğrafta ne görürdüm? Şehir yok, doğa yok, insan yok; sadece dünyada toprağın anatomisi. 


Siz anlık, kısa süreli durumlara, hareketlere bakmak yerine geçmişe bakıyorsunuz. Kenti değil zamanı gözlemliyorsunuz bir anlamda, zamanda yolculuk gibi.


Evet, ama sadece geçmişe bakmıyorum. Bir gün bütün bu medeniyet, her şey bitecek, belki doğa bile… O zaman dünya nasıl gözükecek? Enstantane her şeyden önce açılıyor ve her şeyden sonra kapatılıyor gibi düşünebiliriz. Her şey geçici bu dünyada ve ben geçici olan hiçbir şeyi göstermiyorum.


Geçici olanlar elendiğinde geriye kalanların hem geçmişi hem de geleceği gösterdiğini söylüyorsunuz. Zaman yolculuğu metaforuyla devam edeceğim. Bu yolculukta siz neye, ne kadar müdahalede bulunuyorsunuz?


Yola çıktığım duruma bir müdahalem yok ve müdahale etme isteği de hiç hissetmiyorum. Örneğin toprak detaylarını gördüğüm gibi kullanıyorum. Benim müdahalem resme dönüştürdüğümde başlıyor. Gerçekte olan gözükmeyecek artık; burada başka bir gerçek var.


Diğer taraftan bir istisna var. Istanbul without Istanbul isimli fotoğraf serisi için toprak ve kumdan büyük bir maket yaptım. İstanbul'u uzaydan fotoğraflanmış gibi gösteren bu makette medeniyete, doğaya, denize dair bir iz yoktu; sadece kentte toprağın anatomisi. Bu şekilde müdahalelerim oluyor. 


Jochen Proehl, İsimsiz, Kuru kalem ve grafit, 59x82 cm


Hem bahsetmiş olduğunuz Istanbul without Istanbul serisinde hem de diğer işlerinizde İstanbul’dan izler var. Doğrudan gönderme yaptığınız belirli yerler, mekânlar var mı çalışmalarınızda? 


Hayatımın çıkış noktası İstanbul olduğu için sanatımın çıkış noktası da İstanbul. Ama örneğin bu sergideki toprak şekilleri İstanbul'a özgü değil, herhangi bir yerde ortaya çıkmış olabilirler. 


Örneğin Urban Anatomies (2020) sergisinde Beyoğlu'nun kentsel strüktüründen yola çıkmıştım ama orada da belirli bir bina yoktu. Binaları önce küp küp hacimler olarak algıladım, sonra üstü açık boş küpler olarak çizmeye başladım çok soyut bir biçimde. O serideki büyük yağlı boya tablolara baktığınızda Beyoğlu olup olmadığını anlamıyorsunuz. Binaların birbirine çok yakın konumlandığı Cenova, Lizbon gibi başka bir şehir de olabilir. 


Bu serginizdeki kimi işleriniz bir kanyonu bir obruğu akla getiriyor.


Aslında çok küçük formlardan yola çıkıyorum ve o geniş peyzaj havasını onlara ben veriyorum. Bunların çoğu minyatür görüntüler. Mikrodan makroya bir geçiş oluyor. 


Böylece çok küçük bir izi uçsuz bucaksız bir peyzaj gibi algılayabiliyoruz ve siz bir anlamda zamanın yanı sıra ölçek algısıyla da oynuyorsunuz. Konuyu ölçekten boyuta getirip kâğıt seçiminizi sormak istiyorum size. Resimlerin çoğu 60x82 cm ebatlarında kâğıtlara çizilmiş ama kimisinde daha küçük kâğıtlar kullanılmış. Kâğıdın formatına nasıl karar veriyorsunuz? 


Mümkün olduğunca büyük formatta çalışmayı tercih ediyorum. Küçücük bir delikten bir görüntüye bakıyormuşuz hissi veren küçük çalışmaları sevmiyorum. İzleyici işin mevcudiyetini hissetsin istiyorum. Aslında daha da büyük formatta çalışabilirim ama o noktada sağlıkla ilgili bir sınır var. Bu resimlerdeki katmanlara bakarsanız aşağı doğru düz gelen çizgilerden oluştuğunu görürsünüz. Bu çizgileri yapmak için gereken hareket insan anatomisine aykırı olduğu için bedeni çok yoruyor; hatta şu an kolum bu nedenle sakat. Bazen bir fikir, bir form, bir kompozisyon denemek istediğimde bu kadar büyük bir çaba vermemek için daha küçük formatta eskiz çalışıyorum. 


Peki, yatay veya dikey çalışma tercihiniz neye göre oluyor? İş mi formatını seçiyor yoksa çalışmaya karar verdiğiniz format mı sizi yönlendiriyor? 


İşi formata getiriyorum. Örneğin beni peyzajda ilgilendiren peyzajın derinliği oluyor; durduğum noktadan ufka kadar olan mesafe. Böyle bir durumda çoğunlukla dikey çalışıyorum. 


Jochen Proehl, İsimsiz, Kuru kalem ve grafit, 58,9x82 cm


Bu sergide kuru boya çalışmalarınızı görüyoruz. Fotoğraf ve yağlı boya çalışmaları da yapıyor ve hep aynı konuları ele alıyorsunuz. Bu konular farklı teknik ile işlendiğinde ne değişiyor? Teknikler birbirini etkiliyor mu?


Teknikler birbirini etkilemiyor çünkü her tekniğin kendisine özgü talepleri var ve o taleplere göre çalışmak gerekiyor. Benim için her eser hem gördüğümüz imgeden oluşuyor hem de üretim sürecinin bir özetini sunuyor. 


Örneğin tablo yaptığımda fırçanın geniş olması, fırça darbelerinin gözükmesi önemli. Burada süreç nedir; boyayı fırçayla tuvale uygulamak. O halde bunun görülebilmesi lazım. Yine aynı şekilde bu sergide gördüğünüz işlerde süreç kalem ile form çıkarmak; o halde kalem izleri gözükmeli. Burada kuru kalem kullanırken uygulamam gereken fiziksel güç kâğıdın yüzeyi yaralanıyor. Kuru kalem kâğıda pek rahat vermiyor, bastırdıkça kâğıdın üst yüzeyi geriliyor ve geri çekilip tekrar gevşediği zaman yırtılmaya başlıyor. Kalemle üstünü çizmeye devam ettikçe bu yaralar daha da açılıyor ve hepsi aslında sürecin izleri ve bunlar benim için çok önemli. 


Bu sergide gördüğünüz kuru kalem çalışmalarında bu alanları, renkleri çizgilerle oluşturmak için inanılmaz bir emek gerekiyor ve bunu gözün görmemesi mümkün değil. Yağlı boyada geniş bir fırça ile çalışırsanız iki üç hareketle yapılmış gibi gözükecektir. Yağlıboyanın ne kadar çalıştığımı belli etmemesini istiyorum ama burada bu emek gözüküyor ve bu tekniğin bir parçası. 


İnsanın doğaya müdahalesini, burada kalemin resme müdahalesi olarak da göstermiş oluyorsunuz.


Bir şekilde evet. Burada o kadar çok üst üste katman var ki dokunduğunuz zaman kâğıdın üstünde bir zar oluşmuş gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden serginin adına Skins from Lines dedik. Eczanelerde sprey şeklinde yara bandı satılıyor ve sıktığınızda iyileştirici bir zar beliriyor. Bu da topraktaki yaraları iyileştiren bir zar. Ama diğer taraftan kâğıt da yaralanır ve biçimsel olarak topraktaki yaralar buraya aktarılmış oluyor.


Süreç yağlı boyada fırçayla, kuru kalemde ise darbe izleriyle kendisini belli ediyor, peki fotoğrafta sürecin izini nasıl takip ediyoruz? 


Mukavvadan yaptığım bir iğne deliği (pinhole) kamera kullanarak fotoğraf çekiyorum. Bazen tutkal çözününce içine ışık giriyor veya camera obscura olduğu için fotoğraflarda hafif fluluk oluyor. Bir gün karanlık oda sürecinde bozulan bir fotoğrafı parmak izleriyle, üzerindeki deliklerle işlerime dahil ettim. Son sergimde ise havaalanında x-ray’den geçerken üzerinde pembe lekeler beliren bir fotoğrafı kullandım. Normalde çöp denebilir tüm bunlara ama filmin bazı etkilere hassas olduğunu gösteren bu durumlar sürecin parçası ve benim için önemli. 


Jochen Proehl, İsimsiz, Kuru kalem ve grafit, 59,2x82 cm


Tüm bu farklı üretim yöntemlerinizin kariyeriniz boyunca nasıl şekillendiğini merak ediyorum. Desen çalışmalarıyla mı başladınız, fotoğraf hangi noktada devreye girdi? Tüm teknikleri eş zamanlı kullanıyor musunuz? 


6-7 yaşlarındayken büyükannem bana bir fotoğraf makinesi hediye etti. Onunla fotoğraf çekmeye başladım ve fotoğrafçı olma düşüncem o günden beri vardı. Sonra desen yapmaya başladım ve güzel sanatlar fakültesine desen üzerinden başvurdum. Okuldaysa tablolarla ilgilenmeye başladım. Dolayısıyla okuldan mezun olurken üçü de vardı hayatımda.


Bu teknikleri aynı anda kullanmıyorum. Örneğin 7 yıl boyunca sadece tablo yaptım. Sonra onu bıraktım, fotoğrafa devam ettim, sonra desen… Mesela yağlı boya tablo yaptığımda süreç istediğim gibi ilerliyorsa kendi kendime şunu diyorum: "Jochen sen ressamsın, bırak bu desenleri. Fotoğraf da sanat değil zaten." Uzun zaman tablo yaptıktan sonra bir gün fikirlerimin tükendiğini hissedince "Bakalım sanatçı olarak bu birikimim fotoğrafımı nasıl etkileyecek" diyerek fotoğrafa geçiyorum. İyi sonuçlar çıkınca "Sen zaten çocukluktan beri fotoğrafçı olmak istiyorsun, bırak bu resim sanatını, deseni. Onlar geçmişe ait. Sen fotoğraf sanatçısısın, asıl çağdaş sanat fotoğraftır" diyorum. Desenlerle çalışmaya başlayınca "Sen zaten hep desen yapardın" derken buluyorum kendimi. 


Bir süre ressam, bir süre çizer, bir süre fotoğraf sanatçısıyım. Şu anda desen sürecindeyim. 


Desen sürecinin ne zaman başladığını veya bu sergideki hangi işin hangi tarihte yapıldığını sergiyi gezerken göremiyoruz. Bunun nedenini merak ettim. 


Bunun iki sebebi var. Birincisi, çoğunun tarihini bilmiyorum, yazma gereği hissetmedim. Bazı sanatçıların çalışmalarında, kariyerlerinde kırılma noktaları vardır. Bu bende henüz gerçekleşmedi. Hepsi bir sürecin çıktıları. 


İkincisi ise daha önce İstanbul’da yağlı boya tablo ve fotoğraf işlerimi sergiledim ama desenleri sergileme fırsatım olmamıştı. Bu sergi “Desen sanatçısı olarak hayatım bu” demeyi amaçlıyor. Daha bütünsel bir izlenim vermek istediğim için de işlerin tarihleri o kadar önemli değil. Taptaze çalışmalar ve yirmi yıl önce yaptığım işler yan yana duruyorlar.


Sergiden görünümler, Adas'ın izniyle


Zamana yine geniş bir yerden bakıyor, bir ana değil sürece odaklanıyorsunuz diyebiliriz sanırım. Son sorum sergilemeyle ilgili olacak. Uzun zamana yayılan işlerinizin yan yana durduğunu söylediniz; kronolojik bir sıralama yok sergileme düzeninde ama renkler ve formlar üzerinden bir gruplama yapılmış gibi hissettim gezerken. Önce siyah-beyaz çalışmalar karşılıyor bizi, sonra renkler ve dairesel formlar ekleniyor. Ardından hem dairesel hem lineer formları bir arada görüyoruz ve bunları labirent, duvar gibi daha tanımlı mekânsal formlar izliyor; sonra tekrar başlangıca dönüyoruz. Sizin sergileme düzenini kurgularken böyle bir niyetiniz var mıydı, yerleşime nasıl karar verdiniz?


Bu kadar net bir kurgu yoktu aklımızda. Ömer (Özyürek) Bey’le birlikte çalıştık. Tüm desenler birbiriyle çok uyumluydu, o yüzden biz de format üzerinden yola çıktık. Yatay formatlar bir yere, dikey olanlar bir yere... Belki de bu denemeler sizin analiz ettiğiniz hâle getirdi ama başlangıçta formlara göre gruplamak gibi bir niyetimiz yoktu. Gözlerimizle düşündüğümüz, ilham veren bir süreçti.


Comentários


bottom of page