top of page

Sinema (halen) büyüleyebilir mi?

11 Mayıs - 29 Temmuz tarihleri arasında Akbank Sanat’ta izleyicisiyle buluşan Prizma Expanded: Algının Poetikası sergisi; Türkiye sinemasının üç farklı jenerasyonundan öne çıkan üç yönetmen ve üç film profesyonelinin çalışmalarını bir araya getirdi. Aynı zamanda, sanatçı ve küratör Lara Kamhi’nin Genişletilmiş Sinema kavramını bütünüyle irdelemek adına kurduğu bağımsız sanat inisiyatifi Prizma’nın Prizma Expanded olarak ortaya koyduğu ilk proje olan sergide yönetmen ve sinema profesyonellerinin ikili olarak ortak üretimleri olan, mekâna özgü ve deneyim tabanlı sinematik eserler aracılığıyla sosyal medya, kapsayıcı deneyimler sunan teknolojiler ve interaktif hikâye anlatıcılığı gibi iletişim ağlarının önerdiği yeni düşünme biçimlerinin farkındalığıyla, genişletilmiş sinematik sanat formlarını araştırıyordu. Ahmet Ergenç sergiye dair izlenimlerini yazdı.


Deniz Tortum + Alican Çamcı, Kesit, 2023


Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’da yaptığı meşhur bir "sinemadan çıkmış insan" tanımı vardır. Bence harika bir tanımdır: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış… Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu… Kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”


Sinemanın büyüsü denilen şeyi, insana yaptığı acayip etkiyi çok iyi anlatır bu pasaj: Film gerçeğe bir yoğunluk kazandırır, filme girmiş insan çıktığında neredeyse "hayattan büyük" bir hisseye sahiptir, yeni bir güçle donanmıştır. Ama Yusuf Atılgan romantik değil buz gibi bir realist olduğu için, bu "romantik" sinema insanını hayatın kısa sürede erittiğini de ekler. Sinema kısa ömürlü bir "yoğunlaşma" yaratır, kısa ömürlülüğü ve uçuşkanlığıyla da "modern" bir deneyim. Bu hikâye, malûmunuz Beyoğlu’ndaki bir aylağın hikâyesidir. Bu aylak tabii ki "modern" insanın temsilidir, ona biçilen kimlik elbiselerine uymaz ve tabii ki, her "erken modern" kahraman gibi film düşkünüdür. Dünyayı bir yabancı gibi seyretmenin ve mevcut halden çıkıp, bir esrimeye ulaşmanın en kestirme yoludur film. Flanör ya da "aylak"ın ve modern deneyimin ilk şairi olan Baudeleaire zamanında film aygıtı yaygınlaşmış olsaydı, büyük ihtimalle bir modernite ve film yazısı da yazardı.


Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’da yaptığı meşhur bir "sinemadan çıkmış insan" tanımı vardır. Bence harika bir tanımdır: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış… Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu… Kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”

Sinema, yoğunlaşma ve "modern" hayat arasındaki bağlantıyı Firüzan’ın Benim Sinemalarım’da da bulabilirsiniz. 1990’da Gülsün Karamustafa’nın Firüzan’la filme de uyarladığı bu hikâyede, (bir çağdaş sanatçının çektiği bir film olması açısından da ilginçtir) filmlerin büyüsüne kapılarak Beyoğlu’nun, yani "modern"in cazibesine kapılan bir genç kadının gözünden filmlerin anlamı ele alınır. Bu genç kadın da bir "aylaklık" (flanöz, diyelim) merakına sahiptir ve aylaklığını, evden kaçışını sinema taçlandırır.


Son zamanlarda, şahsen sinemaya yüklenen bu "büyüleyici" ve hayat değiştirici anlamın azaldığını görebiliyorum. Sanki “sinemaya gitme deneyimi”nin azalmasıyla, sinemanın tekrar eve taşınmasıyla birlikte bir "acayip" deneyim olarak sinemanın gücü azaldı gibi. Beyoğlu Sineması’nda filmlere gidip, filmlerden bir esrime halinde çıkan belki de son kuşağa mensup biri olarak söylüyorum bunu. Artık Atılgan’ın tanımladığı "sinemadan çıkmış insan" pek yok çünkü filme gitmek gündelik hayatın (gündelik hayata başka bir anlam yükleyen) bir parçası olmaktan çıktı.



Zeynep Dadak + Çiçek Kahraman, Vortex I, 2023


Bütün bunları yazmama vesile olan şey ise Akbank Sanat’ta gerçekleşen Prizma Expanded: Algının Poetikası adlı sergi. Lara Kamhi’nin küratörlüğünü yaptığı sergi bir "deneyim alanı" olarak sinemaya dair birçok fikri harekete geçiriyor, burada yazdığım fikirlere benzer fikirleri, tecrübeyle sabit. Filmlerin ekran ya da perdeyle sınırlı kalmayıp mekâna yayılması ya da sıçramasını ifade eden "genişletilmiş sinema" (expanded cinema) kavramından yola çıkan Lara Kamhi, bazı yönetmen ve film profesyonellerini bir görsel/işitsel deneyim tasarlamaya davet etmiş ve sonuçta ortaya sadece "hikâye anlatan" değil, hikâyeyi yaşatan, mekânı da kaplayan bazı "yerleştirmeler" çıkmış. Reha Erdem (+ Florent Herry) Zeynep Dadak (+ Çiçek Kahraman) ve Deniz Tortum (+ Alican Çamcı) daha önceki filmlerini bir deneyim vesilesi olarak yeniden, sergi mekânı için tasarlamışlar. Filmin gerçek anlamda içine girme imkânı tanıyan bu yerleştirmeler, sinemanın kaybolan daha "büyülü" halini tekrar akla getiriyor desem, yeridir.


Reha Erdem Koca Dünya’dan yola çıkıp, mekânı bir tekinsiz ormana dönüştürmüş: Ormanın orta yerinde bütün yabaniliğiyle dünyaya kafa tutan genç bir kız var yine. Ecem Uzun’un canlandırdığı bu karakter, ormana benzeyen mekanın ortasında bir hayaletimsi hologram olarak adeta bir eylem yapıyor ve dünyadan hesap soruyor. Zeynep Dadak ve Çiçek Kahraman iki iş yapmışlar: Vortex 1 ve Vortex II. Birincisi, Ah Gözel İstanbul’dan yola çıkan bir mekânsal yerleştirme, ikincisi Vertigo’nun bir mekânsal uyarlaması. İlkinde akışkan sular içinde bir "girdap"a yakalanmak, ikincisinde ise Hitchcock’un o saplantılı sekanslarından birinin parçası olmak mümkün. Son derece "deneyimsel" girişimler. Deniz Tortum’un hastane belgeseli Maddenin Halleri’nden yola çıkan Kesit adlı yerleştirmesi ise mekânda bir soğuk tekinsizlik yaratıyor. Bir hastane koridoru tekinsizliği. (Bir not: daha az şeyin gösterildiği bu "kesit"i filmden daha iyi bulduğumu da söylemeliyim: Filmde fazlasıyla gösterilen "hastalık" görüntüleri bence etik bir sorun oluşturuyordu.)


Reha Erdem + Florent Herry, Mimirap, 2023


Bu sergide bir araya gelen denemelerde sinema medyumuna yabancılaştırıcı bir açı oluşturup, sinemanın unutulmuş ihtimallerini akla getiren bir şeyler var. Sinemadan çıkmış insan, belki artık geçmişte kalmış olabilir ama böyle "deneyimsel" ve "deneysel" girişimler o geçmişte kalmış ihtimali bugün ve bugünün imkanlarıyla yoklayarak, önemli bir hatırlatma yapıyorlar. Sergiden çıkınca biraz da olsa "sinemadan çıkmış insan" gibi hissettim şahsen. Sinema (halen) büyüleyebilir mi, sorusuna bir yanıt var burada. Umarım devamı gelir böyle "deneysel" olayların zira cazibesiyle büyüleyen şeylerin sayısı gitgide azalıyor.

Comentários


bottom of page