top of page

Savaş Ganimetleri

Ocak 2023’de Pera Müzesinde sergilenen Hikâyelerin Hikâyesi başlıklı Paula Rego sergisi devam ederken British Council Türkiye’nin Yaratıcı İş birlikleri desteğiyle gerçekleşen Virginia Woolf in Turkey projesi kapsamındaki sempozyumun ana konuşmacısı olan Maggie Gee'nin Royal Academy’nin yayını RA Magazine’in sanat eserlerinden ilham alan öyküler dizisi için Paula Rego’nun Kadın ve Marabu Leyleği (1996) adlı eserine ithafen kaleme alıdığı öyküsünü aynı zamanda projenin yaratıcılarından ve düzenleyicilerinden Mine Özyurt Kılıç çevirisiyle yayınlıyoruz


Öykü: Maggie Gee

Çeviri: Mine Özyurt Kılıç


Paula Rego, Kadın ve Marabu Leyleği, 1996


Maggie Gee’nin 2022 yılında Royal Academy’nin yayını RA Magazine’in sanat eserlerinden ilham alan öyküler dizisi için Paula Rego’nun Kadın ve Marabu Leyleği adlı eserine ithafen kaleme aldığı bu öykü İngiliz edebiyatı öğrencileriyle kurduğu çeviri atölyelerinde Çağdaş Britanya edebiyatında anneliğin temsili başlığı altında pek çok kadın yazarın annelik temalı öyküsünü Türkçeye kazandıran Mine Özyurt Kılıç tarafından çevrildi.

Roman ve öykü yazarı olan Maggie Gee’nin Türkçe olarak Temizlikçim (Versus, 2007) ve Beyazdaki Kara (Ayrıntı, 2005) adlı iki romanı ve Mavi (Kül Öykü, 2006) adlı bir öyküsü bulunuyor. Bath Spa Üniversitesi, Yaratıcı Yazarlık Bölümünde profesör olan Gee, Ocak 2023’de Pera Müzesinde sergilenen Hikâyelerin Hikâyesi başlıklı Paula Rego sergisi devam ederken British Council Türkiye’nin Yaratıcı İş birlikleri desteğiyle gerçekleşen Virginia Woolf in Turkey projesi kapsamındaki sempozyumun ana konuşmacısı oldu. Virginia Woolf in Manhattan (Telegram, 2014) başlıklı romanının bazı bölümlerini Türkiye’de kaleme alan Gee’nin The Red Children (Telegram) başlıklı romanı Nisan 2022’de yayımlandı.


 

Evvel zaman içinde, çok uzaklardaki geleceğimizde, Maria adlı bir kızın âdeti gecikmişti.


Evin sahibi olan zengin adam savaşa gitmişti. Yanına sadece köpeğini ve altınlarını alıp Maria’ya ihtiyar kedi dâhil her şeye göz kulak olmasını söylemişti. “Maaşını polis arkadaşım ödeyecek” demişti. Kız, daha 17 yaşındaydı ve okumayı seviyordu. Zengin adam, gitmeden önce kızla epey samimi olmuştu. “Sen kibar bir kızsın,” demişti. “Kibar davran bana!” Kızın aşçı annesi, “daha çok genç ve çok kibar,” diyerek evden taşınmıştı, tiksintiyle.


Bebek bekliyor olmalıyım, diye düşündü Maria, halının üzerine çömelmiş halde, kalçalarının gücünü hissederek kek yiyordu; son zamanlarda, bitiremediği keklerin artıklarını, köpeğin, her akşam pırıl pırıl yıkadığı mama kabına koymayı da adet edinmişti. Küt parmaklarıyla şişkin genç karnını yokladı. Ülkenin yöneticilerinin savaşacak erkeklere ihtiyacı vardı ve er suyunun tutulması da bebeklerin rahimden koparılması da çoktan yasaklanmıştı.


Maria da, n’apsın, zengin adamın içki stokundan iki şişe cin alıp dışarı çıktı; gökteki kanlı ay tutulması solgunlaşıp belirsizleşene kadar ıslak çimenlerin üzerinde oturdu. Güneş doğdu ve tekrar batmaya başladı. Maria orada bilinçsizce yatıyordu. Güneş yine doğdu; yine battı. Maria uyumaya devam ediyordu. Yerdeki mama kabına bıraktığı kekin yaydığı kokunun cazibesine kapılan farelerse dalgalanan kahverengi bir halatı andırırcasına kapısı açık boş eve doğru akın ediyorlardı.


Maria, ertesi ya da belki bir sonraki gece yarısı, şiddetli bir baş ağrısıyla, soğuktan titreyerek birden uyandı. Tepesindeki ayın göbeği küçülmüştü. Bacaklarının arası yapış yapıştı. Adet kanaması başlamıştı. Güzel!


İçeri girdiğinde evde yalnız olmadığını anladı. Perdeler kıpırdadı; ama rüzgâr yüzünden değildi bu. Halı da dalgalı bir deniz gibi bir kabarıp bir iniyordu. Kocaman bir fare, ardında iki ufak fareyle, arka ayakları üzerinde dikilmiş halde kilerden geliyordu; ufaklıklar patronlarına yaltaklanarak etrafa küçümser bakışlar atıyorlardı. “Burası artık bizim mekânımız.” dedi büyük fare. “Kiler bizim.”


“Hayır, değil!” dedi kız. “Defolun buradan!”


O bunları söylerken, küçük bulanıklıklar ve kıpırtılar farelerin parlak gözlerine ve yüzlerine dönüştü; on - on beş, yirmi – otuz, hatta daha fazla göz ve yüz ona dönmüş haldeydi. Aynı anda, ihtiyar kedinin iyice kemirilip sıyrılmış iskeletini, ayın altında parlayan kaburgalarını ve alnının dışbükey kemiğini fark etti.


17 yaşındayım, diye düşündü ve şimdiye kadar hep kibar olmam gerekti. “Yemeklerini ben pişireceğim Fare Kral,” derken minik bir farenin yaklaşıp çıplak ayağının üzerine çıkmasına izin verdi.


Aradan birkaç hafta geçti. Fare Kral’ın henüz yemediği tavukların yumurtalarını ve varlığına hiç aldırmadıkları bahçede yetişen havuçları pişirdi. Ama farelerin çoğu yemeğin yüzüne bile bakmıyordu. Evin önündeki çimenlik ise artık yenemeyecek durumdaki kemik ve beden parçaları, kemirilmiş kitaplar, parçalanmış bağırsaklar, oraya buraya dağılmış şerbet ve şarap şişeleriyle dolmuştu. Kız, bir gece, mutfakta kırmızı ve beyaz tebeşirle yere çizip kendisinin ilan ettiği kanepede uyandı. Fare Kral üzerine eğilmiş halde, gözlerini dikmiş, hızlı hızlı nefes alıyordu. Kız, onun nefesini koklarken “Açım,” dedi fare.


“Git başımdan.”


“Öyle küçümseme beni! Seçici olmadığını biliyorum” dedi fare ve kızın üstünü örten havluyu kaldırınca, karnının üstünde, oyuncu ve şefkatli elinin altında kıvrılmış yatan çok genç bir fare gördü.


“Rahat bırak bizi.” dedi kız.


Ertesi gün polis, ona maaşını getirdi. Çimenleri, devrilip ters dönmüş arı kovanını, arkadaşının, yani kızın efendisinin didik didik edilmiş evraklarını, kızın göğsünde kıvrılmış yatan genç fareyi işaret ederek “Durum da çok iç acıcı!” dedi.


“Bana yardım et,” dedi kız.


“Sana güvenlik lazım. Ayarlarım o işi ama maaşının yarısını da alırım; bir de şöyle güzel bir öpücük tabii.” diye cevap verdi polis.


Sonra, üstü başı biraz dağılmış halde, hiç olmadığı kadar güçlü hissederek yeniden eve girdi kız.


İki saat geçmemişti ki havada bir gürültü koptu. “Helikopter!” diye düşündü. “Savaştan dönen efendimdir bu.”


Oysa dışarı çıktığında dev bir kuş gördü; neredeyse 350 santim hatta belki daha geniş kanatları havayı adeta dövüyordu. Buruşuk şekilsiz kafasındaki keskin kırmızı gözleri aşağıya dikilmiş, gagası bir helikopterin keskin kanadı gibi uzun ve sertti. Peşi sıra gelen öbür leyleklerle beraber bulutlara doğru kanat açıyordu. “O ev burası.” dedi kız.


“Anlaşıldı.” diye yanıtladı kuş. Yere indiğinde leyleğin uzun boylu olduğunu gördü kız; kendisininki kadar vardı boyu. Üzerinde çok güzel, beyaz tüylü bir yeleği, dar siyah frağının altında son derece şık, büzgülü kısa pantolonu ile karşısındaydı kızın.


“Size nasıl hitap edeyim?” diye sordu kız.


“Marabu Efendi” diye yanıtladı kuş. “Seninle evlenmek istiyorum. Ama önce...”


Günler süren kanlı savaşın ardından ev neredeyse yıkılıp harap olmuştu. Farelerin çoğu ölmüştü. Leyleklerden bazıları semirmiş, bazılarıysa güzelim beyaz tüylü yeleklerini kaybetmiş, tüyleri kırkılmış gibi zavallı ve yalnız görünüyorlardı.


Savaş tüm şiddetiyle devam ederken, Maria kitap ayracı olarak kullandığı bıçağı elinde, yatak odasına okumaya çıkmıştı. Üçüncü gün, kapıya “tak-tak-tak” diye vuran gaganın sesini duydu.

“Halkım sana tıpkı Monroe’nunkine benzer tüylü topuklu terlikler yaptı; bir de ay ışığı kadar hafif bir etol dokudu, yine tüylerden” diye seslendi Marabu Efendi.


“Kitap okuyorum ben şimdi.”

“Ama şimdi kibar olma zamanı.”


Efendi o gece yastığının arkasındaki küçük kıvrak fareyi hiç fark etmeden kızın göğsünde uyudu. Gücünü hisseden Maria bıçağına uzanıp leyleğin kel ve şaşkın kafasını düzgünce kesti.


“Artık patron benim.” diye duyurdu öbür marabu leyleklerine.


Maria bir sonraki dolunaylı gecede genç fareyle çimlerde yürüyüş yaparken karnını yokladığında, içinde tüy gibi yumuşak bir şeyin hareket ettiğini hissetti. “Bak,” dedi aya. “Bak kibar olunca başına neler geliyor insanın.” Daha derine doğru bastırdığında, henüz yumuşak olan uzun gagayı ve minik, kıvrık pençeleri fark etti. “Hepsi bana ait.”



Comments


bottom of page