On soruluk sohbetler: Dilek Champs

Sanatçı Marina Abramović ve kurucusu olduğu Marina Abramović Enstitüsü’nün (MAI) Sakıp Sabancı Müzesi’nde gerçekleşen Akış/Flux sergisinde performans dokümantasyonlarının yer aldığı ana bölüme eşlik eden canlı performans programına Türkiye’den 12 sanatçı davet edildi. Biz de 20 Aralık 2020’de sona eren sergide “canlı” performanslarıyla yer almış sanatçılarla On soruluk sohbetler serimize devam ediyoruz. Bu haftaki konuğumuz, Kırmızı Halı performansını gerçekleştiren Dilek Champs


Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel



Dilek Champs, Fotoğraf: Canberk Ulusan



Performansın özü sizce nedir? Performansı günümüzde nasıl tanımlarsınız?


Performansın özü iyileşme isteğidir; kişisel olarak, evrensel olarak. Fark etmek, anlamak, yaşamak, nefes alabilme isteğidir. Yaşamdaki öyle bir nokta yakalanır ki ameliyat gibi masaya yatırılır ve aksiyona dönüşür. Politik, gündelik, fantezilerimize ait, varoluşu ve yok oluşu etkileyen her türlü sanatsal hâl. Bazıları medyatik (festivaller, gösteriler, kamusal alanlar, doğa, tarihi alanlar...) olabilir, bazıları aile dediğim kavramda, bazıları zihinsel, ruhsal yapımda kendiliğinden aksedebiliyor...

Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl?


Sanatın dönüştürücü gücü, dişlerini fırçalamış olmakla fırçalamamış olmak kadar nettir benim için! Ama zorlamadan, kendiliğinden içinde olursanız. Dönüştüreceğim diye olmuyor çünkü; dönüşürseniz oluyor. Ben dönüşüyorum; izleyiciler, katılımcılar, şahitlik edenler dönüşüyor... Bendeki enerji, çalım, niyet her yere, zamana nüfuz ediyor...



Size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler?


İlham; kendimden doğan, çocuklarım, öğrencilerim, bütün bebekler... Lygia Clark, Gandhi, KO Murobushi... Aurasıyla dünyaya güç verenlerden diye düşünüyorum...

Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu?


İş üretmek: Acaba bebeğimi ürettim mi? Bebek benden geçti, var oldu, oluyor... Hiçbir şeyine ben karar vermedim.. Algılıyorum, kendimi dinliyorum, hayatı dinliyorum, insanları dinliyorum... Bana dil yetmiyor; gece - gündüz yetmiyor, insanlı, insansız, doğalı, doğasız olmak yetmiyor. Dile gelemeyecek her şey; sevişmelerim, bağırmalarım, ağlamalarım, güven hissim, sevgim, bağlılığım, isyanım, ters yüz olmalarım -ki rüyalar genelde burada aktif- her şey var; bedenim, ruhum vs. demek zaten artık anlamsız... Alfabeyi konuşmaya gerek yok sanki; duyu açmak, kalp açmak benimkisi... Kitaplar okumanın, filmler izleyip, manifestolara katılmanın, akademisyen olmanın, "o" olmakla alakası yoktur, işin içinde, gerçeğinde, birebir etkide olmak vardır...

Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz?


Ad bazen flaş gibi geliyor, bazen ne yaşadığımı anlayana kadar aylarımı alıyor. Ama ad, işin içeriğini yazmak hiç de önemli değil; işin kendisi gerçekleştiği sürece. Ben hiçbir resmin, kitabın, filmin, eserin adını bilmem, sanatçıların işlerini hatırlarım; kendilerini, isimlerini ise zor hatırlarım. Benim işimin adı yerine etkisinden bahsedilsin, benim adımı bilmelerine gerek yoktur, kim olduğumdan bahsedebilirler... Belki de bir gün bu düşüncemden dolayı bir iş yapmak gerekir...



Akış/Flux sergisi kapsamında gerçekleştirdiğiniz ve mekâna giren izleyiciyi bir tür karşılama işlevi gören Kırmızı Halı performansınızın nasıl şekillendiği ve nasıl bir iddia taşıdığından söz edebilir misiniz?


Açılışta giriş kapısının hemen önündeyken kırmızı halının üstünden kimse geçemedi. Herkes yandan yandan basmadan yürümeye çalıştı ki normalde kırmızı halıyla karşılanan ziyaretçi üstünden süzülmeliydi ve belki "Benim üstümden atlarlar, engel olurum" dedim; ama kırmızı halının kendisi "engel" oldu! Demek ki dönüştürebiliyoruz. Bakışlar, hisler, egolar, hiyerarşiler, bastırılmış birçok duygu, düşünce orada ve aslında o sadece bir Kırmızı Halı, ben de olmayı seçtiğim yerdeyim.


Pandemi döneminde tedbirler dolayısıyla girişte kırmızı halıyı interaktif şekilde seremedik ve sergi salonunda yerimi aldım. Fark ettim ki insanlar bir Budist tapınağındaymışçasına sırtlarını bana dönmeden, saygıyla, geri geri yürüyerek, sözle ya da Hindistanlılar gibi ellerini göğüslerinde birleştirerek, Japonlar gibi öne eğilerek teşekkür ederek, alkışlayarak mekândan ayrılıyorlardı, bir de slogan atıyorlardı: "Yanındayız, sizden çok şey öğrendim, bravo, hadi..." gibi. Galiba herkesin yüreğine ağır gelen duyguların (otorite, kadınlık, isyan, çaresizlik, şiddet (...) zorbalıkla olan her şey) ortaya çıktığı yer oldu.

Akış/Flux sergisinin performans programı kapsamında yer alan sanatçılar olarak aslında hepiniz Marina Abramović’in yaklaşımıyla bir şekilde ilişkilendiniz, sizin için bu ilişki nasıldı?


Marina Abramović’in davetiyle ilişkilendik ve günde sekiz saat, haftada altı gün, bir ay boyunca yemek yemeden, su içmeden, tuvalete gitmeden, konuşmadan performansı gerçekleştirmeye niyetlendim. Marina'nın annesi müze müdürüymüş ve küçüklüğünde Marina müzede çok vakit geçiriyormuş. Benim annem de lise öğretmeniydi ve ben ilk okuldayken her öğleden sonramı onun okulunda geçiriyordum. Dolayısıyla iş yerleri yaşam alanımız oldu diye düşünüyorum. Marina manastırdaki tek başına oluş halini anlatırken ben "gerçek aşk, sevgi nedir?"den bahsettim; aile oluşturmaktan, çocuk doğurmaktan, çocuğu öğrenmekten, bana ondan geçen kendimden; bilinmezlerden... Kendimde gördüğüm gerçekliği Marina'da da gördüğüm için çok mutlu oldum, güven duyuyorum. Bu eşsiz... "Aile"olduk onun diliyle .



Bu işinizi Sakıp Sabancı Müzesi’nde sunarken seyirciyle yaşadığınız etkileşim anlarından sizi en çok etkileyeni hangisiydi?


Birinci günün bittiği an beni çok etkiledi. Bütün seyirci, küratör, müze sorumlularının reaksiyonları inanılmazdı. İşin tadını aldım. Hem yerde mermerde dondum hem de inanamadım! O ana kadar işin ne olacağını bilmiyordum ve herkesin heyecanı, bazılarının tatmini gözlerinden okunuyordu. Konuşan herkesin sesi çekingen ve ne yapacağını bilmez durumdaydı. O andaki insani sorgulatma, kendini süzgeçten geçirme benim için çok önemliydi!

Serbest çalışan bir sanatçı olarak pandeminin yarattığı zorlayıcı koşullarla nasıl başa çıkıyorsunuz?


Pandeminin yaratığı zorlayıcı koşul insan aklı! En başta sanatın devam ettiğinin, canlı olarak iletişim koşullarının gerçekleştirilmesi zorunlu bilincinin oluşması gerekirdi! Sanat marketten yaptığınız alışverişle aynı şeydir. Suya, ekmeğe dokunacak kadar bile yakın olabilir yeri geldiğinde. Bunun için kurumları, ziyaretçileri, izleyicileri eğitmek zorunda olmak büyük bir iş. Bütün antik kentler, açık alanlar, bahçeler, milli ormanlar, parklar acil olarak sanata seferber edilmeliydi, edilmeli. Sanatçılar dijital akımı geliştirirken aslında olgusal olarak dönüştüğümüz akımın farkında mı?! Dijital sevişin, yemek tariflerine bakın doyun deseler onu mu yapacak herkes?! Bir yandan artık dünyanın her yerinde fikir ve iş birliktelikleri doğuyor ama bu zaten olmalıydı, mecburiyetten derinleşti tamam ama eylemsel, yaşamsal hale geçmeden bunların hiçbir anlamı yoktur! İnsanların şemsiyesini, yağmurluğunu, battaniyesini, çayını alıp sanatsal aktivitede olması mümkündür. Ya da yazın her fırsattan yararlanarak sanatsal araştırmaya, iletişime geçmesi mümkündür. Kapalı sanat alanlarımızın da pandemi koşullarına göre kapatılması değil, az ve öz bir şekilde çalışmaya açılması gerekir. Gelelim maddiyata, bu koşullarda çalışanlara ödemeler devam etseydi şimdi müthiş bir sanatsal akımla, müthiş işler görebilirdik. İnsaniyetin dönüşümünün doruk noktasını kaçırdık. Kimse el vermedi, kulak vermedi, yürek vermedi. Bu bir gerçek. Dijitalde değil gerçekte yaşıyor olacaktık performansları! Ama kendim yıllarımı, sanatsal yaşam damarımı, maaşa, kariyere bağlamış biri olmayarak hayatın getirdiği ve götürdüğüyle denge kurdum, umarım istikrarlı şekilde devam eder. Komünizmden gelen biri olarak doktorun da tarlada çalışan biri olduğunu biliyorum, bu şık aklımda. Yani en yorucusu, en ağırı mantalite! Kâr, zarar değil.

İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu bu yeni pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını gelecekte nasıl dönüştürecek?


Kimin gerçek, kimin hangi ruhta olduğunu gösterecektir. Ben 38 yaşıma kadar mantalitemle ülkemde yalnız hissetmişimdir. Dünya ruhunun bizi ayakta tuttuğunu, yaşadığım toprağı erdemli insan bilincinin varlığıyla harmanlamaya devam edeceğimi hissediyorum. Pandemi, dünyada tam da benim insanlığa kendine dönebilmesi için arzuladığım bir adım gibi! Can kaybı ve sağlık yönüyle değil tabii ki, insanın yuvasında, kendisinde olması ve alturistik yaşam olgularını sezileriyle yakalaması yönünde. Sadece dijitaldeki gelişim, iletişim dışında hiçbiri gelişim değildir. Tam tersi sanat akımının oluşmasını engelleyicidir! "Bebeğinizi emzirmeyin, bebek mamalarını yedirin"in aynısı! "Göğüslerinizi bantlayın" diyen akıma benzetiyorum; yani bebeği emzirin/emzirmeyin mevzusu değil bu... Yaşamak!