Mevsimler Sürüklenirken ne yiyip ne içmeli?

Değişen iklimlerin gıda üretimi ve tüketimiyle ilişkilerine odaklanan Londra merkezli ikili Cooking Sections, SALT’ın davetiyle genişlettikleri projelerini 7 Nisan-24 Ekim 2021 tarihleri arasında, İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken başlıklı sergiyle SALT Beyoğlu’nda sergiledi. Turner Ödülü adaylığı bulunan ikili, “mevsim”lerin nasıl kurulduğunu, işlediğini, farklı dönemlerde neden ve nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyor


Röportaj: Ecem Arslanay


Daniel Fernández Pascual & Alon Schwabe (Cooking Sections), Fotoğraf: Berk Kır


Daniel Fernández Pascual ve Alon Schwabe (Cooking Sections) ile mimarlar, ekonomistler, etnograflar, çiftçiler ve biyologları içeren bir grup araştırmacıyla yürüttükleri iş birlikleriyle ortaya çıkan serginin, bir kamu programı olarak da nasıl işlediğini konuştuk. Bize seçili vaka araştırmaları üzerinden gelişen yerleştirmelerini ve bu yerleştirmelerin önceki işleriyle bağlantılarını anlattılar. Mevcut Türkiye’nin ekolojisini ve gıda manzaralarını, yüzyıllardır süren çevresel tahribatı ve ona ilişkin protesto biçimlerini, yürürlükteki hiper-kalkınmacı politikaları ve dönüştürdüklerini, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Birinci Coğrafya Kongresi’nde tespit edilen yedi coğrafî bölgenin geçersizleşen tanımlarını, modernleşme projesi kapsamında Türkiye’ye ithal edilen tarım ürünlerini, dünya genelinde gıda üretiminin ev sahipliği yaptığı farklı şiddet seviyelerini; tahılları evcilleştirmemizle gelen yükleri, yerleşik olmaya dair takıntımızı, küresel kuzey ile küresel güney arasında, farklı muhtaçlıklara dayanan tarihsel, kolonyal ve post-kolonyal gerilimi, hafriyatçı kapitalizmi, dünyanın ekosistemleri ve jeolojisi üzerindeki etkimizi açıklayan farklı çevresel kavramları ve çok boyutlu bir okumayla, doğurganlık ile kısırlığı konuştuk…


Etçilleri, otçulları ve hepçilleri biliyorduk; peki iklimcil (climavore) kimdir? Ekosistemine verdiği zararı telafi etmeye çalışan bir tür müdür bu?


Esas olarak iklimcil, iklimi değiştirirken nasıl yediğimizi sorgulamayı deniyor. Belki de bugün otçul, etçil, hepçil, vejetaryen ya da vegan olmaya gerek yoktur… Biz iklimcil ile beslenmemizi, arzularımızı ve gıda altyapımızı acil durumlara göre nasıl değiştirebileceğimizin izini sürüyoruz. Bir süpermarkete girdiğiniz vakit, farklı mevsimlere ait yiyecekler tarafından karşılanıyorsunuz. Kışın çilek, yazın portakal yiyebiliyorsunuz. Yılın her günü somon yemeniz mümkün. İklimcil ortaya çıkan yeni iklimleri sorguluyor. Gıda ortamlarının gitgide daha fazla kuraklık dönemlerinin, kirli okyanusların, sel, heyelan ve toprak verimsizliğinin etkisinde kaldığını biliyoruz. Besinleri yetiştirme ve tüketme şeklimizi bu yeni olgulara göre nasıl uyarlayabileceğimize bakıyoruz.


Kentlerde yaşayan insanlar tükettikleri gıdaların üretim süreçlerinden hayli kopuk. Siz eleştirel bir bakışla yemekle çalışmaya nasıl başladınız?


İnsanlar arabalardan veya fabrikalardan kaynaklanan kirliliğin daha çok farkında, ama gıda endüstrisinin etkisinden ve belirli bileşenlerin üretilme biçimlerinin nasıl daha ciddi ekolojik etkilere sahip olduğunun farkında değiller. Yine de, farkındalık son on yıldır artışta. İnsanlar ne yediklerine ve yediklerinin nereden geldiğine daha fazla dikkat ediyorlar. “Kimyasallar olmadan ve permakültürle mi yetiştiriliyor?” sık sık sordukları bir soru. Hayvan refahı da sizin de belirttiğiniz gibi başka bir konu; ama gıda üretimi aynı zamanda daha görünmez şiddet seviyelerine de ev sahipliği yapıyor. Vücudumuza pek çok şiddet içeren maddeyi çekiyoruz. Bizi kısa vadede öldürmeyebilir ama daha uzun vadede ciddi zararlar verebilir. Sanat ve tasarım da dahil olmak üzere, bu konuyu ele alan birçok format var, ancak önce gıda sistemlerinin sorunlarını anlamalı ve sonra ne gibi alternatifler olabileceğini düşünmeliyiz. Gıdayla başlı başına bir nesne çalışması olarak değil, aynı zamanda iklim değişiklikleri açısından da çalışmaya başladık. 2013 yılında Alaska’da diğer üç meslektaşımızla bir proje başlattık. Mevsimlerin değiştiğini anlamak için bitki ve hayvanlardan yararlandık. Takip ettiğimiz basit bir soru, “Somon neden yılın gelmesi gereken zamanında gelmiyor?” idi. İşlerin nasıl tersine döndüğünü anlamamızı da sağladı.


Arnavutköy, İstanbul, 2013, Fotoğraf: Serkan Taycan


Bu serginin önceki işlerinizle nasıl bir ilişkisi olduğunu daha detaylı anlatabilir misiniz?


Geçtiğimiz beş yıl boyunca, balık çiftliklerinin deniz ve restoran ortamları üzerindeki etkileri hakkında epey kapsamlı bir araştırma projesi geliştirdik. Ağırlıklı olarak İskoçya’da yaklaşık 16 aktif somon çiftliğinin bulunduğu Skye Adası’nda çalıştık. Burada 10.000 insan ve 16 milyondan fazla çiftlik somon balığı var. Genel hatlarıyla, somon endüstrisinin çevresini nasıl etkilediğini araştırdık. Aslında bu çalışma balık yetiştiriciliğinin tesirlerini inceleyen bir üçlemenin ikinci bölümü. Burada kapsamımızı Akdeniz’e kadar genişlettik. Çiftlik balıkları aracılığıyla kaçış kavramına birçok düzeyde bakıyoruz. Çiftlik balığı ağdan kaçsa bile çiftlikten kaçamaz çünkü nihayetinde kendi değiştirilmiş bedeninden kaçması mümkün değildir.


İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken’de (2021), okulda öğrendiğimiz yedi farklı iklim bölgesinin seksen yıl önce Millî Eğitim Bakanlığı’nın Birinci Coğrafya Kongresi’nde tespit edildiğini gösteriyorsunuz. Bu, sorgusuzca kabul etmek için fazlasıyla zaman aşımına uğramış bir malumat. Kurak Topraklar (2021) adlı yerleştirmeniz, bu tür yerleşik anlatılara meydan okuması bakımından özellikle ilginç. Burada verimlilik ve toprak meseleleri etrafında benzersiz bir karşı-anlatı yaratmışsınız. Yorumlamanın bir direniş biçimi olduğunu düşünüyor musunuz?


Evet, Kurak Topraklar başlıklı yerleştirmemizde tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz. Birçok yorum var ve bizimki de bunlara dahil. Okulda bir şey öğreniyoruz, ancak yıllar geçtikçe o şeye dair başka yaklaşımlar da olduğunu öğreniyoruz. Bu hemen hemen her ülkede aynıdır. Okulda öğrendiklerimiz ile ebeveynlerimizin okulda öğrendikleri aynı olamaz/olmamalıdır. Daimi bir değişim halinde olan her şeyi yeniden öğrenmek için çaba göstermeliyiz. Gezegen gelişmeye devam ediyor ve bilgi sabitlenemez. Üstelik etrafımızdaki bilgi türü çoğunlukla hegemonik. Üstten geliyor. Öte yandan, başka bilgi biçimleri için her zaman yer var. Bilgi üretmenin birçok yolu var ve belki de bu serginin göstermeye çalıştığı temel şeylerden biri de bu. İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, “mevsim”lerin nasıl kurulduğunu, nasıl işlediğini, farklı dönemlerde neden ve nasıl değiştiğini anlamaya çalışıyor.


 

"2013 yılında Alaska’da diğer üç meslektaşımızla bir proje başlattık. Mevsimlerin değiştiğini anlamak için bitki ve hayvanlardan yararlandık. Takip ettiğimiz basit bir soru, 'Somon neden yılın gelmesi gereken zamanında gelmiyor?' idi. İşlerin nasıl tersine döndüğünü anlamamızı da sağladı."

 

Kurak Topraklar’da, biz tahılları evcilleştirdiğimizde, onların da bizi evcilleştirmeye başladığını ima ediyorsunuz. Neden ve nasıl? Acaba neden tahılın evcilleştirilmesini büyük bir insan zaferi olarak görüyoruz ve neden yerleşmek konusunda bu kadar takıntılıyız?


Bu çok büyük bir soru ama aynı zamanda çok da iyi bir soru ve birçok açıdan bu soruyla ilgili düşüncelerimizin çoğunu tarım araştırmaları odaklı bir profesör olan James C. Scott’a borçluyuz. Gösterdiği şaşırtıcı şeylerden biri de şu -ki bunun yine farklı bilgi biçimleriyle ilgisi var-: Bize tarım toplumlarının -varlıklar biriktirerek, şehirler inşa ederek…- moderniteleri mümkün kıldığı öğretildi; fakat belki de yerleşik öncesi, göçebe veya yarı göçebe olan toplumlar hastalığa çok daha az açık olmaları, günde sadece üç saat çalışıp günün geri kalanını dinlenmek, oynamak ve her türlü serbest aktiviteyi geliştirmekle geçirebilmeleri bakımından daha ileri bir düzeydeydiler. İnsanlık işleme ve büyümeye takıntılı hale geldikçe, daha fazla çalışmak zorunda kaldılar. Bunun nedeni, tahılın insanlar olmadan yaşayamaması; aksi halde göçecek olması… Tahıl ekiminin ortaya koyduklarını sürdürmek için insanlar sürekli çalışmak zorunda kaldı/kalıyor.


İzmir Fuarı, Azot Sanayii Pavyonu, 1965, SALT Araştırma, Fotoğraf ve Kartpostal Arşivi


Adını Karadeniz’in eski Latince adı olan Unicum hidrobiologicum’dan alan Yegâne (2021), suyun sıcaklığı ve tuz oranındaki değişikliklerle ortaya çıkan yeni sualtı sakinlerini betimleyen bir halı ile Karadeniz’in Akdenizleşmesine bakıyor. Buna, tiz ıslık ve melodiler içeren bir Karadeniz dili olan Kuşdili’nde bir kayıt eşlik ediyor. Neden ikisini birleştirdiniz?


Balıklar su altında sürekli hareket halindedir ve hareketlerini takip etmek çok zordur. Arkalarında çok fazla maddi iz bırakmazlar. Akışkandırlar. Bunu sık sık hareket eden, göç eden ve rüzgâr gibi kaybolan kuşların diliyle ilişkilendirmek istedik.


SALT ile iş birliği süreciniz nasıldı?


Onlarla çalışmak müthişti. Bilhassa SALT bir araştırma kurumu olduğu için çok verimli bir diyalog sürdürdük. Araştırma, onların yapısında pek çok şekilde mevcut. Sürekli büyüyen bir kütüphane ve bir arşiv etrafında toplanmış bir kurum. Burada yaşamamamıza ve buranın dilini konuşmamamıza rağmen, büyük oranda Türkiye’ye odaklanmış bir sergi için çalışmak gerçekten ilginçti. Bu; mimarlar, ekonomistler, etnograflar, çiftçiler ve biyologları içeren bir grup araştırmacıyla yürüttüğümüz çok açık ve kapsamlı diyaloglar sayesinde gerçekleşti. Mevcut Türkiye’nin ekolojisine ve gıda manzaralarına dair farklı bakış açıları getirdiler. SALT’ın direktörü Meriç Öner ile çalışmak çok heyecan vericiydi. Bize SALT’ın arşivleriyle çalışma ve yeni işler üretme fırsatı verdi. Araştırmayı bu şekilde ilerletme vizyonuna sahipti ve onunla bu kadar uzun bir süre -birkaç yıl- çalışmaktan onur duyduk.


Türkiye’de çevre politikasının tarihine dair edindiğiniz geniş bilgi birikimiyle, mevcut hükümetin hiper-kalkınmacı politikalarına nasıl bakıyorsunuz?


SALT Beyoğlu’nun birinci katında yer alan yerleştirme Perişan Eden Hava (2021), tüm bu çevresel anları farklı jeolojik veya biyolojik örnekler üzerinden ve aynı zamanda banka hesap özetleri ve notlardan oluşan finansal kayıtlar üzerinden takip ederek okumaya çalıştı. Çevresel bozulmaya ilişkin protesto biçimlerinin onlarca yıldır hatta yüzyıllardır devam ettiğini görmek ilginçti. Kalıcı Gölet (2021), İstanbul’un periferisinde yaşamı tehdit eden büyük kentsel gelişmeleri, mandaların çamurdan geçen rotaları üzerinden takip ederek ele alıyor. Kaybedilenin sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda kültürel bir peyzaj olduğunu göstermek istiyoruz. Manda sütü, taze yapılmış kaymak ve sütlaç için önemli bir malzeme. Yani, manda ve kaymak yeme kültürü birbirine bağlı. Biz bu projede habitatların ve altyapıların ara bağlantılarının izini sürdük. Ayrıca, onları daha büyük bir küresel fenomen olan iklim krizine dayandırmaya çalıştık. Genel olarak, bunların neden Türkiye’de vuku bulmuş olabileceğini de sorguladık ve bazı dış güçlerin de işin içinde olduğunu fark ettik. Banka kayıtlarında gördüğümüz şey, yabancı yatırım ve faizdi. 19. yüzyılın sonlarından beri dış baskı burada hayli belirgin. Bu, tabii ki, çevrenin aşınmasına neden oldu, çünkü politikalar Türkiye’yi veya ekolojisini ön plana almıyordu.


Cooking Sections’ın The Lasting Pond [Kalıcı Gölet], 2021, Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT


Kalıcı Gölet’in sürdürmek ve kentte manda yetiştiriciliğini teşvik etmek için çok ilham verici iş birlikleri başlattınız. Başak Gökalsın ile derelerden çıkarılan kilden bin adet mandıra çömleği ürettiniz. Onlar zaten fiziksel yerleştirmenin içindeydi ama aynı zamanda sergi alanının ötesinde de çalışarak, Serkan Taycan’la birlikte manda çukurları ağının bir haritasını çıkardınız. Üstelik Mutfak Sanatları Akademisi ile de alışılmadık bir iş birliği yaptınız. Ortaya neler çıktı?


İklim aciliyeti dahilinde biyoçeşitlilik kaybını da düşünmeliyiz. Yine kentsel kalkınma politikaları, insanı nihayetinde çevresinden ayıran bu soruna katkıda bulunuyor. Bizim projemiz bütünsel bir anlayış sağlıyor. Biz peyzajı mandalar, manda çobanları, kurbağalar, göçmen kuşlar ve diğer birçok tür açısından düşünüyoruz. Tüm bu katmanları bir arada tutmak için, serginin fiziksel alanının ötesine geçmek ve sadece peyzaj ile değil, aynı zamanda şehirdeki yiyecek sağlayıcılarla da çalışmak bizim için önemli oldu. Mutfak Sanatları Akademisi ile yaptığımız iş birliğinde, -manda sütünü tariflerine dahil edebilecek- geleceğin aşçılarıyla çalıştık. Sulak alanları korumak istiyorsak mandalara, manda çobanlarına, kuşlara ve kurbağalara ihtiyacımız olduğu kadar süt ürünleri tüketen insanlara da ihtiyacımız var…


Sergi alanının ötesine geçmekten bahsetmişken, Kurak Toplaklar’ın bir bölümü, e-flux Architecture’da çevrimiçi yayımlanan bir dizi makaleden oluşuyor. Bu formatın küratöryal süreci nasıldı?


Kurak Toplaklar, doğurganlığın ve “Bereketli Hilal” denen yerin çoklu tarihini, farklı hikâyelerini, anlatılarını ve zaman çizelgelerini bir araya getiren kapsamlı bir eser. Doğurganlık sorununa farklı açılardan bakmaya çalıştık; bu nedenle, bir araya getirdiğimiz yapıtlar koleksiyonunu incelemek için farklı araştırmacıları davet ettik. Doğurganlık, kısırlık, bedenlerin ve ruhların tükenmesi gibi soruları düşünmeyi bir hareket noktası olarak almalarını istedik. Farklı tepkiler verdiler. Bazıları bu sözde “Bereketli Hilal”in alanını veya coğrafyasını değerlendirirken, bazıları da Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yerli Amerikan toplulukları ve Bangalor’daki çiftçiler gibi farklı bağlamları dahil etti.


Seride Onur İnal’ın Toprağı Beslemek, Ulusu Beslemek (2021) başlıklı ilgi çekici makalesi, Türkiye’nin modernleşmesine toprakla olan ilişkisi üzerinden bakıyor. “Türkiye’de organik tarım arazilerinin ve çiftliklerin payı artmaya devam etse de, toplam tarım alanı içinde organik tarımın payı -şu anda % 2’den az- diğer ülkelerin çok gerisinde kalıyor” diye belirtiyor. Bunu neye bağlayabiliriz?


Onur İnal, Osmanlı’dan modern zamanlara geçişi bazı tarım ürünleri üzerinden araştıran mühim bir tarihçi. Bu ürünlerin birçoğu modernleşme projesi kapsamında Almanya’dan Türkiye’ye getirilmiş. O tarihte makuldü; ama yapılan araştırmalarla bunların zararlı niteliklerini kavradık. Organik tarımdan bahsetmişken; dönüşümlerin zaman aldığı ve bazı yerlerin diğerlerinden daha hızlı değiştiği unutulmamalı. Bu süreçleri daha uzun zaman dilimleri içinde düşünmek gerekir. Belki dönüşüm şu anda farkedilebilir halde değil; ancak ivme kazanıp daha görünür hale gelebilir. Bu mesele aynı zamanda küresel kuzey ile küresel güney arasındaki ilişkiyle de alakalı. Küresel kuzey, kimyasallarının ve böcek ilaçlarının çoğunu küresel güneye boşaltıyor. Birleşik Krallık ve Almanya’daki fabrikalar, tüm kirli süreçlerini bunların gerçekleşebileceği ülkelere taşıdığı için çevre dostu süreçlere sahip olduklarını iddia edebiliyor. Hindistan’daki tekstil üretimini veya Çin’deki fabrikasyonu düşünün. Farklı muhtaçlıklara dayanan ilginç bir gerilimdir bu; tarihsel, kolonyal ve post-kolonyal… Dış kaynak kullanım süreci elbette ikiyüzlü. Organik tarım sorusuna geri dönersek, Avrupa ülkelerinde çok az tarım arazisi kaldı ve topraklarının verimliliği azaldı; yani bu tür bir değişikliği yapmaları daha kolay, Türkiye’ninse dünyanın her yerine dağıtılmak üzere yılda tonlarca buğday üremesi gerekiyor.


Dr. Zimmer’ın tarım projesi önerisinden fotoğraf, Türkiye, 1930 United Church of Christ (UCC), American Research Institute in Turkey (ARIT), SALT Araştırma


İnsanların dünyanın ekosistemleri ve jeolojisi üzerindeki etkisini açıklayan farklı çevresel kavramlar var. Antroposen çok popüler, ancak Kapitalosen ve Plantasyonesen gibi kavramlar ona eleştirel bakıyor. Küresel çevre krizini göz önünde bulundurduğunuzda, hangisi sizin için daha anlamlı görünüyor?


Hepsi anlamlı. Antroposen, insanlar tarafından şekillendirilen yeni bir jeolojik dönemi tanımlamaya çalışır. Dekolonizasyon, imparatorluğun tarihi ve insanların mülksüzleştirilmesi ile ilgilenen birçok araştırmacı, insanların failliğini vurgulamakta bir sakınca görüyor. Bunun ötesine geçmemiz gerektiğine inanıyorlar. Kapitalosen ve Plantationosen gibi terimler, bu sorular etrafında düşünmenin yollarını sunuyor. Aslında, çoğunlukla Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve Atlantik Okyanusu’nu aşıp köleleştirilmiş Afrikalılara uzanan çok özel bir insan faaliyetleri tarihi var. Ondan kurtulmanın bir yolunu bulmak için, nereden geldiğini anlamamız gerekiyor. Günün sonunda bu, hafriyatçı kapitalizmdir.


Sergi için devasa bir araştırma birikimini damıtmak zorundaydınız. Gün yüzüne çıkmayan girdiyle ne yapacağınızı merak ediyorum...


Damıtma zordu ve kullanmadığımız birçok şey vardı. Muhtemelen sadece Türkiye’de değil, daha geniş bir coğrafi bağlamda fındık üretiminin çevresel etkilerine odaklanacağız. Ayrıca mandalarla ilgili o kadar çok malzeme var ki... Devam etmek istediğimiz, devam eden görüşmelerimiz var. Daha fazla teklif almak ve bu projeyi genişletmek istiyoruz.


Turner Ödülü adaylığını nasıl karşıladınız?


Bu harika bir haberdi ve bizi gerçekten heyecanlandırdı. Bizim için adaylığın önemi, onun aracılık gücüydü. Yeni görünürlüğü projelerimizde daha fazla etki yaratmak için kullanmak istedik. Bu nedenle, iklimsel yemekleri tanıtmak ve çiftlik somonu seçeneğini kaldırmak için Birleşik Krallık’taki yirmiden fazla müzeyle iş birliği yaptık. Ödül adaylığı temelde mesajımızı güçlendirdi ve ülkenin farklı bölgelerinden insanları çekti.