Merak etme, merak etme


Can Yıldırım’ın Merak etme, yan yanayız / Ne devler var, ne omuzları başlıklı sergisi 26 Ekim - 4 Aralık 2021 tarihleri arasında İstanbul Manifaturacılar Çarşısı'nda (İMÇ) yer alan bağımsız sanat inisiyatifi 5533’te gerçekleşti. Serginin yalın dinamiğini yarattığı çağrışımlar üzerinden ele aldık


Yazı: Fatma Belkıs


Can Yıldırım,Yaratılış, Kontra üstüne transfer, pleksi üstüne lazer kazıma, kabartma alüminyum sac, sahte kan, epoksi reçine, sun-fix, Fotoğraf: Zeynep Fırat



“Biraz param ve bir sevgilim olsaydı bu işi alıp ona hediye etmek isterdim.”


Sergideki işlere bakıp arkadaşlarıma bunu söylerken başkalarının konuştuğunu duydum. Birileri yüksek sesle konuşuyorsa dayanamam, dinlerim. “Sizin jenerasyondan sanatçılar…” diyordu biri. Ben bu lafı duymaktan hiç hoşlanmam. Kantitatif bilgiler vermedikçe (“Sizin jenerasyondan sanatçılar 27-40 yaşlarındadır”; “Yaptığımız bir araştırmaya göre sizin jenerasyondan sanatçılar daha çok şu mecrada üretim yapıyorlar”) bu kalıba genelde mesafeli yaklaşırım. Yaşıtlarım umursamazlar belki. Bana, “yaşla bilgelik gelir” şiarıyla söylenmiş, bir hiyerarşi öneriyor gibi gelir. Halbuki bu dünyada geçirdiğimiz vakit, bize başkalarının hislerini anlayabilecek bir açıklık vermeyebilir. Zaten birine nasıl hissettiğini söylemek münasebetsizliktir bence. Söylenen şey iyi olsa bile alttan alta bir küçümseme sezerim. “Sizin jenerasyondan sanatçılara bayılıyorum, şimdiki çocuklar bir harika!” Bunun, bezle gezdiğimiz günleri hatırladığını hatırlatmaya çalışan, davetsiz bir regresyon olduğunu düşünürüm. Herkes böyle düşünmez, ben düşünürüm; çünkü ben huysuz ve uyumsuz bir insanım. Ama Can öyle değil ya da hepimizin zaman zaman huysuz ve uyumsuz olduğunun bilincinde olarak tekrar ediyor: Merak etme yanyanayız, Ne devler var ne omuzları.



Can Yıldırım, Bıraktım, Alüminyum sac kabartma, ahşap, Fotoğraf: Zeynep Fırat


Yok aslında sordum. Can’a sordum, diğer Can’a da sordum, Aslı’ya sordum. Onlar da benimle beraber öfkelenirler, “Kimse benim adıma konuşamaz” derler, ben de “Yürüyün o zaman” derim ve devrim yaparız diye düşündüm. Öyle olmadı. Ama ben böyleyim, gerçekçi olmayan hayaller kurarım. Can işlerin tek bir okuması olmasını istemediğini söyledi; tek bir söz olmasın, çağrışımlarla bir kıyıdan diğerine savrulsun. Aslı ekonominin daha iyi olduğu bir dönemde yurtdışında okula gidebildiklerinden bahsetti, ve belki de bu yüzden o sırada yükselişte olan object oriented onthology’nin pratiklerinde yadsınamaz bir yeri olduğundan; üstü kapalı ifadelerin hayatlarının bir parçası olduğundan… Kendi pratiklerine mesafe alıp neyi neden yaptıklarını anlamaya çalıştıklarını düşündüm. Ama devrim falan olmadı.



Can Yıldırım, Kardeş ateşler, Çelik sac, çakmaklar, Fotoğraf: Zeynep Fırat


Sigaramı burada yakmak istedim. Beceremedim. Açılışta da becerememiştim. Bu sefer çakmaklardan biri bitmişti. Bir akıl hastanesindeki çakmak düzeneğinin kopyasıymış. Bazı durumlarda iradeden bahsetmek zor. Öldüysem, delirdiysem, çocuksam, hayvansam… Mesela kendi irademle sigara içmiyorum bir süredir. Sigara içmeye çok güzel bir şekilde karşı koyuyorum çünkü öyle bir karar aldım diyemem. Sigara içeceğim durumlarda bulunmamaya çalışıyorum. Masamın üstünde duran tütün paketlerini çöpe attım. Çakmakları bir kutuya koydum. En büyük irade benim iradem mi şimdi? Ya da zaman zaman muhakeme kabiliyeti en yüksek olanımız bile sanki iradesi yok sayılmış gibi hissediyor. Ölüm karşısında, ya da şiddet, bağımlılık ve yahut yoksunluk. Ben çok öfkeleniyorum. “Bu nasıl olabilir?” diyorum sürekli. Sokağa çıkıp bağırmak, insanları omuzlarından tutup sarsmak, aklımı kaybetmek istiyorum. “Bu nasıl mümkün olabilir?” İradenin yok sayıldığı bir durum beni çıldırtıyor neredeyse; çünkü benim için benim verdiğim kararlar tüm verilmiş kararların en önemlileridir. Ben tutarsız ve kendini beğenmiş bir insanım. Ama Can öyle değil ya da o da çıldırmak üzere olduğu için telkin ediyor: “Merak etme, merak etme.”



Can Yıldırım, Eşik 1, Plazma kesim çelik, mum, sun-fix, Fotoğraf: Zeynep Fırat


Bir şeyden iki tane görünce hemen karşılaştırmaya başlıyoruz. İkizleri mesela. Biri diğerinden üç kelime daha fazla konuşsa, biri konuşkan biri çekingen olur. Göreceli bir ikilik kurarız. “Kendisi çok şefkatlidir ama kardeşi zalim”; “O çok neşelidir ama kardeşi melankolik”. Biri diğerini var ediyormuş gibi. Biri mümkün olduğunda diğerinin de olması kaçınılmaz, ama mutlaka birbirinin karşıtı ve farklı kulvarlarda durması gereken olaylar gibi. Ama mesela böyle bir ikilik görmek istemiyorum Can’ın işlerinde. Sanki upuzun tek bir yaşam ya da tek bir ölüm, adına ne demek isterseniz. Biri diğerinden ayrı değil, karşısında hiç değil. İkizi olan bir arkadaşım anlatmıştı. Kardeşiyle tül perdenin iki tarafına karşılıklı geçip perdeyi birbirlerine doğru elleriyle iterlermiş. Doğmadan önce de oynadıkları bir oyun. Belki böyle bir şey.



Can Yıldırım, Hafif gezinti, OSB lam üzerine lazer kesim, pleksi lazer kazıma, kırmızı marker, köşe koruyucu, Fotoğraf: Zeynep Fırat

Can, Rönesans gravürlerini yeniden yorumlayıp pleksiglastan üretmiş, sonra bunları plastik köşebentlerle sunta parçalara tutturmuş. “Sergi metninde rönesansın “r”sini küçük yazdım” dedi. Bildiğimiz, tarihsel bir yükü olan Rönesans değil herhangi bir rönesans. Eski sevgilim, bir barışmamızdan sonra “Bundan böyle aşkımızın rönesansını yaşayacağız” demişti. Yaşadık mı emin değilim. Zaten ben rönesansa inanmam. Ölen ölmüştür. Ben ölülere inanırım. Zombilere, hayaletlere ve arada kalmış diğer ruhsuz bedenlere ve bedensiz ruhlara. Yeniden doğuşun bir saçmalık olduğunu düşünürüm. İnsanları kandırmak ya da rahatlatmak için uydurulmuş bir efsane. Yeniden doğan olsa olsa zombidir ya da vampir. Kişisel fikrim sorulursa ben en çok zombileri severim. Çünkü zamanla çürürler sanki fizik kanunları işliyormuş gibi. Çok yavaş hareket ederler ve fazla konuşmazlar. Neyse. Ben rönesansa inanmam. Çünkü ölen yeniden doğmaz, doğarsa artık başkasıdır ve bizim yapabileceğimiz denizanasına düzenlenen gibi bir cenaze organize etmektir. Çünkü yas denilen şey dalgalar halinde gelir ve başa çıkılmazsa beraberinde çeşitli hortlaklar getirir.



Merak etme, yan yanayız / Ne devler var, ne omuzları sergisinden bir fotoğraf, 5533, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ), Fotoğraf: Zeynep Fırat


Ben 5533’e gittiğim çoğu zaman gördüğüm şeylerin (işlerin, insanların, eskizlerin, deneyimlerin) İMÇ’den ayrıksı durmadığını düşündüm. Üretimin kendisiyle ilgili şeyler gördüm, beni malzeme hakkında düşünmeye sevk eden, sürece odaklanan işler gördüm. 5533’ün varlığı son derece içkindi benim için. Hatta İMÇ bloklarında birçok sanat mekânı ve sanatçı atölyesi varmış da 5533 de onlardan biriymiş gibi hep orada olduğunu ve olacağını düşündüm. Can’ın üretimi de ne buradan ayrıksı ne de yabancı bir yerde duruyor. Vitrindeki yazıyı üst katta dükkanı olan biri yazmış. Bir gün bir muhabbet sırasında konusu açılıyor, o an orada yazılıveriyor. Bu yüzeyde olan ilişki. Ama Can’ın işlerinde kendiliğinden gelişmiş gibi görünen bir yalınlık var. Biz çay ocağının önünde konuşurken kargalar gelip gittiler. Can kargaları evcilleştirmek için kapının önüne bazen bir şeyler bıraktığını söyledi. Böyle bir yalınlıkla işlerimizi paylaşıp benzer bir yalınlıkla sergi gezmek isterim. Kapının önüne bırakılmış cevizi almaya giden bir karga gibi. Can Küçük geçtiğimiz dönemden beri 5533’ün programını hazırlıyor ve benzer bir yalınlık diğer sanatçıların buradaki üretiminde de karşıma çıktığı için beni mutlu ediyor. Bu yüzden, karga olabildiğim nadir anları mümkün kılan ve kılacak tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.