Mecra araştırmaları III

İpek Çınar, Mecra araştırmaları adı altında devam ettiği serinin üçüncü bölümünde sanat eserlerinin sergilenmesi üzerine düşünmeye sosyal mecralardan yayınlanan örnekler üzerinden devam ediyor: “Doğrudan tüketileceği mecra için üretilen, bu mecranın karakteristik özelliklerini üzerine giyen, yahut büyük laflar etmemeyi tercih eden birkaç proje.”



Hazırlayan: İpek Çınar

Only You Can Judge Me, Molino & Lucidi. AVTO’nun web sitesinden alınmıştır

Bu seride yer alan metinlerin çoğu birbirinden bağımsız, oldukça dağınık, avare izlenimi verebilir. Ayrıca serinin üçüncü parçası olan bu metnin de daha erken yazılması gerekirdi. Ancak her günün diğerinden bağımsız, oldukça dağınık ve avare geçtiği bu son birkaç ayda günün koşullarına uyum sağlamak da uzun erimli tutarlılıklardan vazgeçmeyi gerektiriyor ve son zamanlarda çoğu kervan yolda düzülüyor. Dahası dijital mecrayla bolca haşır neşir olduğumuz bugünlerde bu mecra tarafından tekrar sınanıyoruz ve verdiğimiz tepkiler de kişiden kişiye, günden güne değişiyor. Genel bir gözlem ise Mart ayında kamuya açılan dijital kaynakların başta bir dayanışma hissine, kısa süre sonra ise entelektüel bir yüke (hatta paniğe) neden olduğu. İlk ayın keşmekeşinden sonra herkes bu dijital furyanın içinden neleri cımbızlayacağına dair kişisel bir yol haritası çizmeye başlasa da, konuyu burada bırakmayıp bir sonraki adıma taşımak gerekiyor sanki. Arşivler açılabiliyor, dijital sergiler ihtiyaçları gideriyorsa; bunlar neden bugüne dek yapılmadı? Madem sanat hepimiz için ulaşılabilir olabilirdi, neden bugüne dek olmadı? Farklı şehirlerde/ülkelerde yaşayanların, maddi durumu yeterli olmayan insanların da sanata erişebilmesi için illa ki böyle bir felaket mi yaşanması gerekiyordu? Peki bu arşivler ne kadar açık kalacak, şimdiye dek bu yolu pek de deneyimlememiş yayın ve sanat kurumları bütçelerini nasıl dengeleyecek? (1) Bu sosyoekonomik eleştirinin yanına, daha biçimsel/içeriğe dair bir eleştiri de eklenebilir: Daha öncesinde planda yokken bir anda dijital mecraya taşınan üretimler, bu mecranın karakterine uygun mu gerçekten? Bu serinin ilk metninde salgın döneminin dijital mecrada sergilenen işleri incelemek için “hem en doğru, hem de en yanlış zamanlar” olduğunu düşündüğümden bahsetmiştim. Hızlı bir refleks ile düzenlenen ya da dayanışma hissiyle ortaya konan bütün bu işleri niyet olarak takdir ediyorum elbette. Ancak fiziksel ortamda sergilenmek için üretilmişken bir anda dijital ortama taşınan sergiler, geniş açı nedeniyle perspektifi bozulmuş üç boyutlu mekânlar, sanatçıların çalışmalarını alfabetik sıralı slideshow’a çeviren galeriler bu konuda alınacak daha çok yolumuz olduğunu da gösteriyor.


Sanat eserlerinin sergilenmesi üzerine düşünürken en geleneksel ve sık rastlanan format duvar, ikincisi ise kitap olmalı. Türkiye’de mecralar arası salınmaktan ve farklı formatları eşelemekten bahsettiğimizde ise aklıma gelen ilk örnek Ali Taptık oluyor. Taptık’ın çalışmalarında en çok etkilendiğim özellik odaklandığı şeyin asla üretim ya da sunumdan ibaret olmaması, daima bu ikisi arasındaki dengeye dikkat etmesi. Türkiye’de sanatçı kitabı üzerine en önemli inisiyatiflerden biri olan Bandrolsüz’ün kurucuları arasında yer almasına ve sanıyorum kitap formatına karşı romantik hisler beslemesine rağmen, bu hislere kapılıp kendini kitap mecrasıyla sınırlandırmadığı aşikâr. Bir dönem sıklıkla kullandığı metal panolarla duvar formatını aşina olduğumuzdan farklı bir sunum alanına çevirmesinin yanı sıra, geçtiğimiz birkaç yıldır İnternet’in ve daha interaktif yapıların kendine has özelliklerine de bolca eğiliyor. Aklıma gelen iki örnek ise 2015’te ürettiği It’s Not Fair ile 2017’de ürettiği Friends and Strangers çalışmaları. İnternet’in ne denli hızlı değişen bir mecra olduğunu düşününce, üç yıl önce ürettiği bir çalışmadan bahsetmek haksızlık bile sayılabilir.

Friends & Strangers, Ali Taptık, 2017. Web sitesinden ekran görüntüsü alınmıştır. (kaynak: http://www.friendsandstrangers.net/)

İnternet ise son birkaç yıldır yaptığı hızlı çıkışa rağmen çoğu kurum ve sanatçı tarafından hâlâ bir sergi alanı olarak değil, arşiv alanı olarak görülüyor. Dolayısıyla çoğumuzun üretimini evinden devam ettirmeye çalıştığı geçtiğimiz birkaç ay da sanatçı ve galerilerin -deyim yerindeyse- İnternet formatıyla imtihanı oldu. Ancak salgın döneminde rastladığım ve doğrudan tüketileceği mecra için üretilen, bu mecranın karakteristik özelliklerini üzerine giyen, yahut büyük laflar etmemeyi tercih eden birkaç projeyi anmak istiyorum. Özellikle son dönemlerde yaptığımız şeyleri büyük görmemenin, çok büyük önemler atfetmemenin başkaldıran bir yanı da var ve bu tür çalışmalar beni çok çekiyor.


Bahsetmek istediğim ilk proje, 1-8 Haziran tarihleri arasında İstanbullu sanat inisiyatifi AVTO’nun Instagram hesabında gerçekleşen, Molino&Lucidi sanatçı ikilisinin Only You Can Judge Me (Beni Sadece Sen Yargılayabilirsin) çalışması. AVTO ürettiği proje ve sergilerde daima alışılmışın, basmakalıp olanın dışına çıkmaya çabalayan; katılımcı, katılım aracılığıyla dönüşüme açık ve ferah bir oluşum. AVTO’nun mekânında daha önce de The Sweat Museum (Ter Müzesi) isimli bir sergi gerçekleştiren Molino&Lucidi ikilisinin salgın sürecinde ürettikleri story projesi ise, Instagram filtreleriyle oluşan imge üretim furyasına göndermede bulunuyor. Bir hafta boyunca her gün yeni bir Instagram filtresi aracılığıyla, kullanıcıların uygulamadan yararlandığı esnada sıklıkla kendine sorduğu “Are You Aware?”, “Are You Motivated?”, “Are You Focused?”, “Are You Aligned?” gibi kalıpları yeniden ve kaçılamaz biçimde üretiyor. Filtreler aracılığıyla aynı anda imge üreticisi ve tüketicisi pozisyonunda bulunan seyirci; hem bu üretici pozisyonuyla projeye doğrudan katkıda bulunuyor, hem filtrelerin genel amacına hizmet ediyor, hem de bunun farkındalığıyla eleştirel bir pozisyona oturuyor. Her bir sorunun farklı bir el/parmak jestiyle desteklendiği ve direkt olarak filtreyi kullanan kişiye yöneltildiğini düşününce de, projenin rolleri tersyüz eden bir yapısı var. Dahası Instagram’ın salgın döneminde hem bir haberleşme, hem de oyalanma aracı olarak iyice ortaya çıktığını göz önünde bulundurursak, Only You Can Judge Me projesi de sunulduğu mecranın özelliklerini verimli bir biçimde kullanarak, amaçladığı yere ulaşıyor.

Only You Can Judge Me, Molino & Lucidi. AVTO’nun web sitesinden alınmıştır. (Kaynak: http://www.avtoonline.org/)

Instagram üzerinden devam ederek Ankaralı bir görsel sanatçı olan Delal Şeker’in 13. Kat projesini de anmak istiyorum. Yaşadığı sitenin sınırlarını ve katılıklarını odağına koyan ve ortam odaklı bir tavırla gelişen bu proje; pandemi döneminde mecra olarak hâlâ mekânı koruyan, ancak seyirciyle buluşacağı yerin fiziksel mekân değil, çevrimiçi ortam olduğunu hesaba katarak hareket eden bir iş. Tek bir sanatçının eforu ve oldukça basit bir arayüzle ilerleyen projenin kendini kutsamayan yapısında kıymetli bir yan var. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını küçük bir köyde geçiren Delal Şeker, ilerleyen yıllarda ise Ankara’nın toplu konut bölgelerinden biri olan Eryaman’da yaşamaya başlıyor. “En az dokuz, en yüksek on beş katlı” yapılarda geçen yaşam deneyimindeki insanların birbirine ve doğaya temas etmeyen hâlleri, salgın dönemi ile de bir paralellik taşıyor. Bu proje kapsamında şu an için iki yerleştirme gerçekleştiren sanatçının projesiyle ilgili en çok hoşuma giden şey çalışmasının çıktılarını vermekle yetinmek yerine taslağını, çizimlerini, dokümantasyonunu da projeye dahil etmesi. Bütün bu taslakların ve sürecin de eserin kendisi kadar projenin bir parçası hâline gelmesi, dağıtık bir temsil (2) oluşturuyor.


13. Kat, Delal Şekeri. 13. Kat’ın Instagram hesabından ekran görüntüsü alınmıştır. (Kaynak: https://www.instagram.com/13.kat_/)

Salgın döneminin başında yayılan paylaşımlardan bir tanesi, yıllardır Pulitzer ödülü hayali kuran bütün “erkek” fotoğrafçıların şimdi boş mekân fotoğrafları çekerek aynı hayali devam ettirdiği üzerineydi. Grafik tasarımcı ve editör dostum Şener Soysal’la konuştuğumuzda ise artık “Harflerinin arasına sosyal mesafe konmuş logo tasarımları” görmekten bıktığını söylemişti. Bana da bugünlerde iyi gelen şeyler basmakalıp, büyük sözler söyleyen işlerden, sergilerden, canlı yayınlardan ziyade gündelik olanın, sıradanın içindeki alçakgönüllü işler. Bu noktada da Şener Soysal’ın bir mecra sahibi olmamayı dileyen, kendini bir “proje”ye dönüştürmemiş ve bilinçli olarak tasniflememiş canlı yayınlarının çok kıymetli bir yanı olduğunu düşünüyorum. Şener Soysal ne zaman karşınıza çıkacağı belli olmayan birkaç dakikalık Instagram canlı yayın videolarında son derece gündelik şeyleri, örneğin bir parkta rüzgârda salınan ağaç dallarını karşınıza çıkarıyor ve canlı yayın bitiminde bu görüntüleri arşivlemiyor. Bu görüntüleri iş, proje, çalışma gibi kategorilerin altına sokmak, sınıflandırmak istemiyorum, sanıyorum kendisi de bundan rahatsız olur. Belki bu yayınlar hakkında sadece şu söylenebilir: Bu canlı yayın sırasında kayıt yapılmamaktadır ve sonrasında çevrimiçi mecralarımızda yayımlanmayacaktır.




1. Örneğin Mart ayı sonunda bütün içeriğini bir aylığına çevrimiçi platforma taşıyan FOAM Magazine, Nisan ayının sonunda “Haydi, destek sırası şimdi sizde,” minvalinde bir e-maille arşivlerini tekrar kapattı. 


2. Dağıtık temsil konusunda daha ayrıntılı bilgi için, poşe ve İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi iş birliğinde gerçekleşen Açık Seminer dizisindeki Kerem Ozan Bayraktar’ın Dağıtık Yaşam başlıklı müthiş dersini incelemenizi tavsiye ederim. 




All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon