Kamusal sanat ve mekân

Düzenli aralıklarla sahnelenen kamusal sanat tartışmalarının biri de Kars’taki İnsanlık Anıtı için yaşandı. Odak noktasının sanattan çok siyaset olduğu bu tartışmaların ötesine geçip baktığımızda, yanlış kurgulanmış ve yanlış adlandırılmış mekanların doğru kullanılamayacağı gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Türkiye’de ve dünyada kamusal sanatın tarihi ile başlayan bu araştırmayı Hanife Ölmez, Mart-Nisan 2010 tarihinde yayınlanan Art Unlimited'in 9. sayısı için yazmıştı


Yazı: Hanife Ölmez



Mehmet Aksoy, İnsanlık Anıtı


Toplum içindeki bireylerin iletişim kurma ve gündelik yaşam pratiğini gerçekleştirme alanı olan kamusal mekanların temel rolü, en ilkel kent devletinden günümüzün gelişmiş modern kent yapılarına dek değişmedi. Bireyin uğradığı teknolojik dönüşüme rağmen insani ihtiyaçlarının hep aynı eksende olması kamusal alanların işlevlerine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmadı, aksine bu alanların dönüşerek ihtiyaçlara yanıt verecek yeni biçimler almalarına neden oldu. Kamusal mekanlar toplumsal kimliğin ortaya konulduğu sosyal yaşam platformu olma özelliğiyle, kent yaşamında sosyokültürel etkilerin meydana geldiği mekanlar olarak karsımıza çıkıyor. Kuşkusuz her toplum kendi tarihsel ve kültürel birikimini çeşitli medyumlar ile ifade eder ve paylaşıyor. Bu nedenledir ki bir şehri ilk kez ziyaret ettiğimizde ilk önce o şehri ifade eden, dolayısıyla en çok kullanılan merkez ya da meydanlarına gideriz. Çünkü biliriz ki o şehrin veya toplumun kimliğine ait en fazla göstergeyi bu arterlerde bir arada bulmamız mümkündür. Özellikle Batı ülkelerinde bu alanlar kişilerin kaynaşması, sosyalleşmesi, eğitimi, temel ihtiyaçlarının giderilmesi, çevre bilincinin artması, kültürel kimliğinin ifadesi, estetik duyusunun uyarılması gibi etkenlerle çevreleniyor. Meydanlara dikilen heykeller, çeşmeler, havuzlar, taklar, enstalasyonlar ve çeşitli mimari yapılar toplumun estetik duyarlılığının veya ortak kültürel değerlerinin ifade bulmasına imkân veren mecralar.


Her kültürün ve uygarlığın bu tür değerleri ifade etme ihtiyacı aynı olsa da bunu ifade etme biçimleri kültürlerin karakterine göre farklılıklar gösteriyor. Aynı şekilde tek bir kültürün dönem dönem farklı unsurlara değer verdiği, öne çıkardığı da görülebiliyor. Türkiye diğer birçok konuda olduğu gibi bu konuda da kafası ve sicili karışık bir ülke. Heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından Kars'ta yapılan İnsanlık Anıtı aslında zemininde politik birçok çelişki barındırmasına rağmen oldukça öznel bir yorumla gündeme geldi. Başbakan’ın “ucube” sıfatını yakıştırdığı anıt için, daha önce yapım izni veren Koruma Kurulu tarafından SİT alanı üzerinde olduğu gerekçesiyle yıkım kararı alındı. Anıt üzerinde dönen politik spekülasyonları bir yana bırakırsak bu karar bile başlı başına bir kafa karışıklığına işaret etmiyor muydu? Anıt oldukça öznel bir estetik yargı nedeniyle mi yıkıma mahkûm ediliyordu yoksa SIT alanı üzerine inşa edildiği için mi? Anıt “ucube” değil de “görkemli” olsaydı yine yıkımı istenir miydi veya SIT alanı yerine aynı şehrin başka uygun bir noktasına taşınır mıydı? Görünen o ki yaşanan tartışmaların bu defaki malzemesi olan sanat yapıtının buradaki rolü aslında siyasi egemenliğin ele geçirilmesi için yapılan çarpışmaya feda edilen bir değer olmaktan öteye gitmiyordu. Her şeyin siyasete kurban edildiği ve bu yolda atılan tüm adımların mubah sayıldığı böyle bir coğrafyada toplumun harcı niteliğindeki kültüre en çok katkıyı yapan sanatın da bu çekişmelere alet edilmesine aslında fazla şaşmamak gerekiyor. Özellikle de söz konusu olan bir heykel ise bu tartışmaların yeni olmadığını hepimiz biliyoruz. Özellikle heykel, resim gibi sanat ürünlerine İslam dinindeki figür yasağı nedeniyle hoş bakılmadığı ve tepkili olunduğu argümanı en çok bilinendir. Bu konudaki eksik, yanlış bilgilenmenin yanı sıra, Le Temps’da çıkan bir yazıda sanatçılar kule hakkındaki görüş ve isteklerini şu sözlerle açıklamışlardır; “Biz, yazarlar, heykeltıraşlar, mimarlar, ressamlar, Paris’in bugüne kadar hiç dokunulmamış güzelliğinin tutkun aşıkları, değeri bilinmemiş Fransız zevki adına, tehdit altındaki Fransız sanatı ve tarihi adına, başkentimizin tam ortasına yararsız ve canavar görünümlü Eiffel Kulesi’nin dikilmesine var gücümüzle, tüm öfkemizle karşı çıkıyoruz.


Paris kenti, giderilemeyecek biçimde alçalmak ve çirkinleşmek için, bir makine yapımcısının tuhaf ve ticari hayallerine daha uzun süre katlanabilecek midir?” Kule 20 yıl sonra yıkılması gerekirken, 1909 yılında Fransız halkı tarafından artık benimsenmiş olması ve yeni haberleşme sistemleri için uygun yüksekliğe sahip olması nedeniyle bundan vazgeçildi. Bugün Paris’in en güzel görselliğe sahip yapıları arasında gösterilen kulenin işte böyle çekişmeli bir tarihi var. Ancak kamusal sanat kavramına ve bu alandaki çalışmalara tarihsel bir zemin hazırlayan bu tartışmalar, 1970’lerden sonra Batı ülkelerinde halka yönelik Public Art üretimlerinin ortaya çıkmasına neden oldu. 1950’li yıllarda galeri mekânları içinde başlayan hareketlilik, izleyicinin sürece dahil edilmesi ve beyaz küp sorgulamaları ile 60’lı yıllarda çeşitli mekanlarda düzenlenen enstalasyon, performans gibi yeni dil arayışları, arazi sanatı (land art) gibi dış mekân odaklı sanatsal çalışmalar sanat ve hayat arasındaki sınırları sorgulayan ve ortadan kaldırmaya yönelik girişimler oldu. Bu dönemde klasik sergi mekânı-izleyici ilişkisi değişirken aynı değişim sokağa taşmış ve enerjisini fiziksel sınırların ötesine taşıdı. Jean Dubuffet’nin New York Manhattan Plaza’daki Dört Ağaç Grubu (Groupes de Quatres Arbes), Alexander Calder’in Michigan’daki Yüksek Hız (La Grande Vitesse), Daniel Buren’in Paris Palais Royal’deki İki Plato (Les Deux Plateux) ve Arne Quinze’in Belçika Flaman Parlementosu önünde yer alan Sekans (The Sequence) adlı yapıtları kamusal sanatın beğenilen örneklerinden oldular. Ülkemizde ise ünlü sanatçı İlhan Koman’ın Akdeniz Heykeli kamusal mekândaki yeri konusunda çokça tartışılmakla birlikte en çok sevilen ve beğenilen örneklerden. 1980 yılında Halk Sigorta (şimdiki Yapı Kredi Sigorta) yönetiminin isteği üzerine yapılan heykel, Zincirlikuyu’daki genel müdürlük binası önüne dikilmiş ve 1981’de Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü’nü kazandı.


Diğer taraftan kamusal bir mekân için üretilen ancak halk tarafından benimsenmediği için kaldırılan örnekler de yok değil. Richard Serra’nın 1981 yılında New York Federal Plaza önüne dikilen Eğilmiş Kavis (Tilted Arc) adlı heykeli, çevre binalarda çalışanlar tarafından görüşü ve geçişi engellediği gerekçesiyle şikayet edildi, bu nedenle 1985 yılında kaldırılmak istendi. Serra’nın büyük direniş göstermesine rağmen alman hukuki karar ile 1989 yılında heykel bulunduğu yerden kaldırıldı. Yaşanan olaylardan sonra hararetli kamusal sanat tartışmaları yapıldı, Serra sanatın demokratik olmadığını söyleyerek kamusal mekânda sergilenen bir yapıtın halkın onayını almak zorunda olmadığı yönünde görüşlerini dile getirdi.


Çeşitli heykel, yerleştirme veya mimari formlardan başka kamusal alanlarda gördüğümüz grafiti, duvar resimleri, stensil baskı gibi kamusal sanatın başka formları da var. Bunlar çoğu zaman bir meydana dikilen heykel gibi resmi girişimlerin sonucu ortaya çıkmak yerine, doğrudan toplumun içinden gelen, kentin veya sosyo-kültürel yapının yalın bir ifadesini bulduğu yapıtlar olarak gündelik kamusal yaşama eşlik ediyorlar. Gerçek adı bilinmeyen Banksy, on yıldır İngiltere başta olmak üzere birçok şehirde yaptığı duvar resimleriyle gündeme gelmiş, eserlerinde savaş karşıtı, çevreci ve tüketim kültürü karşıtı mesajlarıyla dikkat çekti. Özellikle siyasi aktivist yönüyle dikkat çeken sanatçı, Filistin’de yaptığı resimlerle kamusal sanatın, bulunduğu coğrafya ve psikolojik atmosferi ifade etmede ne denli etkili olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Kamusal sanat tanımı yerine “sokak sanatı” başlığı altında üretilen bu yapıtlar aslında kamusal olanın ne olduğu sorgulamasını yaptıran ve belki de çizgi dışında kalanların anıtsal bir biçimde gösterilmeye çalışılandan daha etkili bir kimlik dili bulduğunu gösteren işler.


İlki 2002 yılında Nişantaşı’nda, İkincisi 2005 yılında Tünel-Karaköy hattında düzenlenen Yaya Sergileri ise Fulya Erdemci ve Emre Baykal küratörlüğünde hayata geçirilen sanatsal projeler. Bu proje ile çeşitli sanatçıların belirlenen kamusal mekânlara özgü olarak ürettikleri eserleri açık alanlarda sergilemesi sonucu, halkın kamusal mekânlarda sanat yapıtıyla karşılaşma ve etkileşime geçmesine önemli bir katkı sağladı. Tüm bu çabalara rağmen kamusal alanın ne olduğuna dair düşüncelerin henüz netliğe kavuşamadığı bir ülkede kamusal sanata yönelik hür tutumlu bir yaklaşımın benimsenmiş olduğunu beklemek fazla iyimserlik olur. Kamusal mekân devletin mi yoksa toplumun mu ağırlığının hissedildiği bir alandır? Bir meydanın düzenlenmesi veya bir heykelin o meydana dikilmesinde halka ne kadar söz hakkı tanınır? O mekânı kamusal mekân yapan orada yaşayan, sosyalleşen, orada üreten ve tüketen insanlar mıdır yoksa çeşitli simge ve sembollerle oraya adım atan herkese mesajını ileten iktidar mıdır? Bir kamu yetkilisinin sözüyle dikilen bir heykelin başka kamu yetkililerinin sözüyle yıkıldığı bir kentin halkına neden hiç söz düşmemektedir? Tüm gazete ve televizyon yayınlarında konuyla ilgili olarak sanatçılara, resmi kurum yetkililerine ve köşe yazarlarına fikirleri sorulurken neden o kentin insanlarına kimse fikrini sormaz?


Bu aslında tam da tartışılan eserin aslında bir halk (public) malı değil de devlet/kamu malı olduğunun göstergesi değil midir?


Ne yazık ki fikirlerin dile getirilmesinde ciddi sıkıntıların yaşandığı böyle bir sosyal atmosferde, estetik beğenilerin ve ihtiyaçların dile getirilmesi neredeyse gereksiz bir hak olarak hiç kullanılmamak üzere saklı tutuluyor. Oysa kamusal sanatla ilgili en büyük nüans, bunun klasik sanat ve sergileme biçiminden farklı bir anlama sahip olmasından geliyor.


Bir galeri veya müzeye gitmeyebiliriz ancak kentsel yaşam alanlarında yer alan sanat yapıtlarını görmek ve deneyimlemek durumundayız. Bu da neden kamusal sanat yapıtının çevresindeki canlı-cansız tüm varlıklarla diyalog halinde olması gerektiğinin yanıtı. Sadece bu bütünlüğün sağlanabildiği şehirler, içindeki devinimden aldığı enerjiyi tekrar geriye yansıtabilecek ve bu iletişimden aldığı destekle özgüvenini geliştirecek. Bu da ancak kamu denilen olgunun toplumdan ayrı ve bağımsız bir otorite olmadığı, varoluş amacının toplum olduğunun fark edilmesiyle mümkün olacak.

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon