Hayal gücüne alan açmak


İstanbul çağdaş sanat sahnesinde gerçekleştirdiği performanslarla tanıdığımız, 2017 yılında Berlin’e taşınarak sanatsal üretimlerine devam eden sanatçı Işıl Eğrikavuk ile Berlin’e adaptasyon sürecini, yeni üretimlerini, akademik çalışmalarını ve pandemi sürecini nasıl geçirdiğini konuştuk


Röportaj: Ayşe Draz


Işıl Eğrikavuk, Alphabet of Hair, Performans-Çizim-Yazı, 2021, © Işıl Eğrikavuk


İşleri ile bir süredir İstanbul’da karşılaşmıyor olmamızın sebebi Işıl Eğrikavuk’un 2017’den beri hayatını ve çalışmalarını Berlin’de sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor. Eğrikavuk, 2012 yılında Türkiye'nin ilk güncel sanat ödülü olan Full Art Prize'ı kazanmış ve aynı yıl SPOT Üretim Fonu’nun desteklediği ilk sanatçı olmuştu. Sanatçı kimliği ile İstanbul çağdaş sanatlar sahnesinde özellikle gerçekleştirdiği performanslar ile ön plana çıkarken Eğrikavuk, aynı zamanda da akademik çalışmalarına devam etmiş ve hatta bir üniversiteden aldığı teklif ile 2017’de “evini” Berlin’e taşıyarak sanatsal üretimlerine yeni evinde devam etmeye karar vermişti. Işıl Eğrikavuk ile Berlin’e adaptasyon sürecini, yeni üretimlerini, akademik çalışmalarını ve pandemi sürecini nasıl geçirdiğini konuştuk.


Bir süredir Almanya’da yaşıyor ve çalışıyorsun; bize biraz bu süreçten bahsedebilir misin? Ne kadar zaman oldu; bu kararı vermenin ardında hangi sebepler yatıyordu? ‘Evini’ taşımak nasıl bir süreçti?


Almanya’ya taşınalı dört yılı geçiyor, gerçekten de zaman çok hızlı. Taşınmamın sebebi 2017 yılında Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi (Universität der Künste Berlin/UdK)’dan iş teklifi almam oldu ve dört yıldır Medya ve İletişim Fakültesinde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum.


Berlin’e taşınmak ve böyle bir sebeple gelmek elbette güzel, fakat yerleşmek çok kolay olmadı açıkçası. Üniversitede derslerimi İngilizce versem de gelir gelmez fark ettim ki tüm toplantılar, bölüm içi iletişim, bürokrasi ve genel olarak üniversitenin dili Almanca olarak işliyor. Bu sebeple gelir gelmez yoğun şekilde Almanca öğrenmeye başladım. İlk yılım her akşam Almanca kursunda geçti, zihinsel ve sosyal enerjimi dil öğrenmeye akıttım diyebilirim. Şimdi konuşabiliyorum, kendimi ifade edebiliyorum ama çetrefilli bir süreç. İnsan kendini, kendi potansiyelini ifade edemediği zaman gerçekten küçülüyor, bunlarla birlikte yaşamak çok kolay olmadı. Ama acele etmemeye, kendime izin vermeye çalıştım. Gerçi tüm bu süreçte doktoramı bitirdim, evlendim ve kendime sıfırdan sosyal bir çevre kurmaya çalıştım. Bunların hepsi büyük adımlar ve duygusal enerji olarak yer kaplayan şeyler hayatımda, dolayısıyla hâlâ yerleşiyorum diyebilirim.


Işıl Eğrikavuk, Alphabet of Hair, Performans-Çizim-Yazı, 2021, © Işıl Eğrikavuk


Berlin’de edindiğin sosyal çevre ile İstanbul’daki sosyal çevren hangi açılardan benzeşiyor ve değişiklik gösteriyorlar sence?


Berlin’e İstanbul’dan son yıllarda tanıdığım o kadar çok insan geldi ki (ki ben de bu yeni dalganın parçasıyım) bazen İstanbul’daymışım gibi hissediyorum. Öte yandan Covid son iki yıldır sosyalleşmemizi büyük ölçüde sınırladı. Hem Covid hem de yaşın getirdiği bir durum sanırım, ben çok daha içe yöneldiğim, kendimi tanıdığım bir sürece girdim. O yüzden eskisi kadar sosyal değilim ve çok da mutluyum bu halimden. Yakın olduğum arkadaşlarımla birebir görüşmek beni daha çok mutlu ediyor.


Hem sanatçı kimliğinle hem de akademik kimliğinle ön plana çıkıyorsun; sanatçı ve eğitmen kimliklerin hiç birbirleriyle çatışıyorlar mı? Ya da hangi açılardan birbirlerini besliyorlar?


2008 yılından itibaren üniversite seviyesinde ders veriyorum. Zaman içinde derslere bakışım, kendimi akademide konumlandırış şeklim ve öğrencilerle iletişim tarzım yavaş yavaş değişti. Her zaman eşitlikçi, bilginin sadece tepeden gelmediği, herkesin kendini ifade edebildiği ve dönüştürücü bir sınıf atmosferi yaratmaya çalıştım. Ama en büyük pedagojik kırılma üç yıl önce oldu diyebilirim. Öğrencilere derse yoga matı ya da battaniye, evlerinde ne varsa getirmelerini istedim. Açıkçası yaparlar mıydı emin değildim. Ama herkes severek getirdi ve derse 10-15 dakika yoga ve meditasyonla başladık. Ben de uzun zamandır yoga yapıyorum ve derse beden farkındalığını getirmek bambaşka bir açılma yarattı. Hiçbirimiz masa ve sandalyelere geri dönmek istemedik, çember şeklinde oturuyoruz. Çok daha az telefon ve bilgisayar kullanıyoruz. Covid döneminden beri de özellikle nasıl hissettiğimizi paylaşıyoruz dersin başında. Bu da büyük bir güven ve katılım hissi getiriyor. Bu durum bayağı merak yarattı diğer öğrenciler ya da hocalarda. Bazen meraktan kapıyı açıp bakanlar, ya da dijital olarak katılmak isteyenler oluyor.

Işıl Eğrikavuk, Alphabet of Hair, Performans-Çizim-Yazı, 2021, © Işıl Eğrikavuk


Peki bize bu dönem vermekte olduğun derslerin içeriğinden söz eder misin biraz?


UdK’da çalışmaya başladığımdan beri Sanat Araştırmaları/Artistic Research dersini veriyorum. Bu ders benim de doktora tezimde işlediğim, sanatın ve sanat pratiğinin akademik bir araştırma konusu için nasıl metodoloji olarak kullanılabileceğini incelediğimiz bir ders. Bu, benim doktora tezimde de savunduğum bir mesele. Halen daha akademinin hiyerarşik yapısında sanatı bir metodoloji olarak kullanmak, diğer bilimsel araştırmalarla ve metotlarla kıyaslanınca daha alt sırada yer alıyor. Oysa ki sanat bir bilgi üretim yolu olabilir. Sanat yoluyla edinilen bilgi nasıl bir bilgidir, bunu tartışıyoruz. Öğrenciler her dönem değişen bir konu çerçevesi içinde kendi sanat araştırma projelerini yapabiliyorlar. Bir de Art and Feminisms adlı başka bir dersim var, bu da 70’lerden itibaren sanatta feminist pratiklere baktığımız ve yine öğrencilerin kendi işlerini ürettiği bir ders. Bu dersteki öğrencilerimle yeni bir kitap yayımladık. İnternet’ten ücretsiz indirilebiliyor ve hatta linkini paylaşabilirim burada. Öte yandan bir grup yüksek lisans öğrencisiyle birlikte başladığımız, ekoloji, sanat ve kapsayıcılık üzerine düşündüğümüz başka bir bağımsız projem daha var.


Işıl Eğrikavuk, BUT YOU DON'T, Fotoğraf, 2018, © Işıl Eğrikavuk


Almanya’ya gittikten sonra BUT YOU DON’T isimli bir fotoğraf serisi ile Vilém Flusser and I (Vilém Flusser ve Ben) adlı performatif fotoğraf serisini gerçekleştirdin; senin için bu seriler bir anlamda Almanya’da yaşayan bir Türkiyeli olarak bu konumunla barışmanın aracıydı diyebilir miyiz? Bize biraz bu işlerden söz eder misin?


Bu iki iş de Almanya’ya geldiğim ilk yıl içinde yaptığım işler. Vilém Flusser ve Ben bir fotoğraf serisi. Berlin’deki ilk kışımda Vilém Flusser’ın Exile and Creativity adlı makalesini okumuştum, bu dönem özellikle göçmenlik ve sürgün olmak üzerine düşünüyordum. Flusser sürgünde yaşamış bir düşünür ve sürgünken kök salmanın nasıl mümkün olabileceğini sorguluyor makalesinde. Flusser’a göre sürgün kişi, özellikle bu kişi sanatçı ya da yaratıcı biri ise, ağaç gibi toprağa kök salmak yerine fikirleri ve yaratıcılığı ile havaya kök salar. Ben 2017 yılında Berlin’e zorunlu bir sürgün değil gönüllü bir göçmen olarak geldim, ama yine de buraya yeni göç etmiş pek çok Türkiyeli gibi, Almanya’da yeni nesil bir göçmen olmayı, uzun, karanlık ve buz gibi kışı, yalnızlığı, yabancılığı ve dilsizliği deneyimliyordum. Bu sırada yaşadığım mahallede yılbaşı sonrasında caddeye atılan onlarca köksüz ağacı fark etmeye başladım. Çoğu ağaç yeni yıla girer girmez birer çöp gibi caddenin ortasında atılıyor, haftalarca belediye gelip toplayana kadar da cesetmişçesine orada öylece yatıyordu. Bu gerçekten bana o kış yaşadığım ruh haline dokundu. Sonra her gün birer birer bu ağaçlarla portremi çekmeye karar verdim. Bu seri böylece doğdu.


BUT YOU DON’T ise Türk olmaya, ya da Türkiyeli olmaya atfedilen kalıplarla karşılaşmaya başladıkça ortaya çıktı. İlginç şekilde bu sözü hem Almanlardan hem de Almanya’ya çok daha önce yerleşmiş Türkiyeli göçmenlerden çok sık duyuyordum. Neden diye sorduğum zaman da çok ilginç yanıtlar geliyordu. “Ama senin ten rengin açık” diyenden tut, “peki annen baban ne iş yapıyor” diyene veya “ama sen kulağına kocaman kulaklık takıyorsun” gibi yanıtlara uzanıyor cevap yelpazesi. Kısacası her seferinde kimliğim sorgulanıyor ve ben kim olduğuma, nasıl göründüğüme dair kendimi açıklamak zorunda hissediyordum. Bu fotoğraf bu hislerin ardından çıktı. Fotoğrafı çektiğimiz gölü ve ışığı çok seviyorum, adı Krumme Lanke. Elimde bu yazıyla durup, BUT YOU DON’T LOOK TURKISH’i bana ya da fotoğrafa bakan kişiye yansıtıyorum veya onları yüzleştirmeye çalışıyorum diyebiliriz.