top of page

FC Bergman - büyük dünyalarla baş etmeye çalışan küçük insanların hikâyeleri

Gösteri Sanatları yazarlarımızdan Mehmet Kerem Özel, bu yıl 15 Haziran-1 Temmuz tarihleri arasında yapılan 51. Venedik Tiyatro Bienali’nin açılış etkinliklerini takip etti. Özel iki haftalık yazı dizisinin ikincisinde Gümüş Aslan Ödülü alan Belçikalı kolektif FC Bergman ve bienal kapsamında sahnelediği Het land nod adlı gösterisi hakkındaki izlenimlerini kaleme aldı



FC Bergman, Het land nod, Fotoğraf: Andrea Avezzu


FC Bergman’ın Het land nod (Nod Ülkesi) isimli gösterisini deneyimlemek üzere, Avrupa'da 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kraliyetlerin koleksiyonlarını sergilemek için inşa edilen Kunstkammer mantığındaki güzel sanatlar müzelerinden birinin devasa boyutlardaki salonundayım. Venedik'teki hiçbir mevcut tiyatro mekânına sığmadığı için, yakındaki Marghera sanayi bölgesinde artık kullanılmayan bir fabrikada sıfırdan birebir kurulmuş olan 18 metreye 12 metre boyutlarında ve 10 metre yüksekliğindeki müze salonunun bir yarısı seyirci tribünü, diğer yarısı sahne. Sonradan, bu salonun anonim bir müzenin değil, gösterinin prömiyer yaptığı 2015 yılında dört yıldır yenileme için kapatılmış olan (ve ancak Kasım 2022’de tekrar ziyarete açılan) Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin Rubens Salonu'nun birebir kopyası olduğunu öğreniyorum.


Salona girdiğimde dikkatimi çeken ilk şey duvarların, soldakinde asılı duran tek bir devasa tablo dışında bütünüyle boş olması ve bir görevlinin makinayla yeri temizliyor olması. Gösteri başladığında dört-beş görevlinin o devasa olduğu kadar ağır olduğu anlaşılan tabloyu duvar kancalarından zar zor çıkartarak yerinden oynattıklarını, salonun tek kapısına doğru götürdüklerini ancak boyutlarından dolayı dışarı çıkaramadıklarına tanık oluyorum. Demek ki diğer tablolar taşınmış, duvarlardaki kancalar onlarınmış ve bir tek bu tablo kalmış geriye diye düşünüyorum. Gösterinin doğrudan Antwerp Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi'nin başından geçmiş olan olaylardan, örneğin II. Dünya Savaşı sırasında dibine düşen bombadan veya az önce bahsettiğim yenileme için kapanmasından esinlenildiğini öğrenince boş duvarlar ve ilerleyen sahnelerdeki bazı anlar daha fazla anlam kazanıyor bende. Ama kanımca bu bilgiyi bilerek seyretmek, gösteriyi alımlamak ve gösteriden hakkıyla keyif almak için gerekli değil.


FC Bergman, Het land nod, Fotoğraf: Andrea Avezzu


Hemen ilk sahnelerin birinde, salona giren ziyaretçilerden birinin boynunda asılı sesli rehberden gelen açıklamayla, tablonun Rubens’in Le Coup de Lance - Christ on the Cross, Christ between the two murderers (Mızrak Darbesi - Çarmıhtaki İsa, İki katil arasında İsa) adlı yapıtı olduğunu öğreniyorum. Tablonun içeriğinin gösterinin anlam katmanlarında önemli bir yeri olsa gerek, ama yan duvarlardan birine yerleştirildiği için seyircilerin azımsanmayacak bir kısmının onu düzgün şekilde göremiyor olması, belki de tablonun içeriğinin gösteriyi anlamak için çok da hayati olmadığını düşündürtüyor bana. Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor. Biraz Şarlo (Charles Chaplin), biraz Bay Hulot (Jacques Tati) biraz Komiser Clouseau (Peter Sellers) karışımı bir karakter bu; sevimli ama saplantılı, beceriksiz, sakar ve biraz da aptal; o kadar ki, tablonun boyutlarını ölçerken çıktığı merdivende asılı kalıyor, tablonun çerçevesini kesmek gibi akıl almaz bir çözümü bile kısmen hayata geçiriyor ve sonunda çareyi, salonun kapısının üst kısmını dinamitle patlatarak tablonun geçeceği boşluğu yükseltmekte buluyor.


Zaten 90 dakikalık gösterinin omurgasını, tablonun içeriğinden çok, o tabloyu o salondan çıkarmayı kafasına koymuş görevlinin serüveni oluşturuyor.

Bu gittikçe absürdleşen omurga hikâyenin etrafında/aralarında ise salonda gerçeküstü anlar vuku buluyor; duvardan duvara geniş yarım daireler çizerek dans eden, önce üç sonra altı kişilik bir grup, bunlardan üçü bir anda duvarların birinin içinde yitiveriyorlar, tablonun karşısında aynı tablodaki İsa gibi anadan doğma soyunup karşısındaki duvara yaslanarak uzun uzun oturan adam, tablonun karşısında altına işeyen kadın, belli aralıklarla sahnenin ortasına gelen smokinli adamın yere serptiği taç yaprakları, kar topakları ve solmuş yapraklar, parmaklarını tablonun alt tarafına sürerek aldığı siyah ayakkabı boyasını haydut gibi gözüne sürerek diğer elini tabanca gibi kullanan adam, odanın zeminine serilen battaniyelerin, üzerlerine düşen adamı da beraberlerinde sürükleyerek bir anda kara deliğe dönüşen duvar süpürgeliklerinden birinden içeriye çekilivermeleri, yağmur, rüzgar, kesif bir günışığı, birdenbire tavandan düşen kartonpiyer, bir anda duvarlardan birinin şerit gibi soyuluvermesi (duvar kaplaması olan gri kadife kumaşın kendini bırakıp, duvardan ayrılması), bomba sesleri, zeminde yüzüstü yüzme antremanı yapanlar, küçük bir çadırda yaşayanlar, Summertime'ın biri bir sopranodan diğeri Nina Simone'dan olmak üzere iki versiyonu, Vivaldi’nin Mevsimleri’nden Bahar’ın Max Richter versiyonu. Gösteri sonunda tabloyu dışarıya çıkarmayı başaran görevli tablodan boşalan o yan duvarın altına küçük masasıyla gelip oturduğunda, tablodaki İsa’nın silüeti ışık yoluyla, tablodaki konumunun aynısı olacak şekilde duvarda belirir. İsa salonda artık bir hayalettir.


Gerek omurga hikâye gerekse de bütün diğer sahneler dramaturjik olarak titizlikle hesaplanmış bir zamanlamayla kurgulanmışlardı; sessizlikler, dinginlikler, enerjik anlar, komik anlar, melankolik anlar, müziklerin kullanımı, illüzyonların kullanımı, hareket tasarımı, slapstick’in kullanıldığı anlar, resimsel anlar kıvamında, dozunda ve dengede arka arkaya dizilmişlerdi. Mekânın, hikâyeye koşut olarak; temiz, düzgün ve sağlam halinden giderek kirlenmesi, bozulması ve hasar görmesi de ustaca tasarlanmıştı.


FC Bergman, Het land nod, Fotoğraf: Andrea Avezzu


Gösteri tanıtımını okuyunca, Jean-Luc Godard’ın filmlerine göndermelerin olduğunu öğrendim. Yönetmenin 1964 tarihli ünlü Bande à part (Çete) filminin iki ikonik sahnesinin birinde üç kafadar bir kafede Madison dans stilinde dans ederler, başka bir sahnesinde ise aynı üçlü Louvre Müzesi’nin salonları boyunca son hızla koşarlarken bir dış ses Louvre Müzesi’nin bir Amerikalı tarafından 9 dakika 45 saniyede gezilebildiğini ve üçünün bunu daha iyi yapmaya karar verdiklerini söyler. Gösterideki duvarlar arası yarım daireler çizerek yapılan danslar sırasında filmin tam da bu sahnesinin ses kaydının tekrarlanarak verildiğini fark ettim. FC Bergman ekibi belki Antwerp’teki müzenin Rubens Salonu’ndan ve spesifik olarak o müzenin geçmişinden yola çıkmış olabilirler ama dünyadaki bütün müzelerin anası Louvre’a bu kadar bariz bir selam gönderdiklerine göre, gösteri anonim bir müze fikrini içeriyor da olabilir. Müzelerin insanlık mirasının koruyucu kapları olduklarını hatırladığımızda, gösteri boyunca dışarıdan gelen bomba, rüzgar, yağmur (kasırga) öğelerini distopik bir gelecek tahayyülünde tehdit altındaki insanlık olarak okumak, ya da bir sahnede yere serilen battaniyeleri mültecilerle, evsizlerle, göçmenlerle özdeşleştirerek yorumlamak da mümkün. Müze salonunun gösteri sonundaki halini ise tam bir savaş alanı olarak tarif etmek yanlış olmayacaktır. Yukarıda bahsettiğim gibi, gösteri sonunda hayalete dönüşmüş olan İsa’nın siluetinin bu savaş alanını izlemekte olması, bu açıdan bakıldığında çok manidar, değil mi?


Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı? Gösteride kullanılan müzikleri, objeleri (çiçek yaprakları, kar taneleri, kuru yapraklar), atmosferleri (rüzgâr, yağmur, sis, güneş) düşündüğümüzde ise, müze salonunu içinden mevsimlerin geçtiği bir coğrafya olarak da yorumlayamaz mıyız; aynı Dünya’nın kendisi gibi…


Gösterinin adını biraz araştırınca Nod Ülkesi’nin İncil’de, Kabil’in, Habil’i öldürdükten sonra Tanrı tarafından sürgüne gönderildiği, Cennet’in doğusundaki yer olarak tarif edildiğini öğrendim. İşte burası, bizlerin de seyirciler olarak bizzat “içinde” bulunduğumuz müze salonu; Yahudilerin dini metinlerine göre Kabil’in kötülüğünü sürdürdüğü, şiddete ve soyguna başvurduğu, insan kültürünü masumiyetten kurnazlığa ve düzenbazlığa dönüştürdüğü ve müstahkem bir şehir inşa ettiği Nod, günümüzdeki Dünya’nın ta kendisi olamaz mı?

FC Bergman, Antwerp konservatuvarında geleneksel oyunculuk eğitimi alırken ve okul oyunlarında Shakespeare, Molieregibi klasik oyun yazarlarının metinlerinde oynarlarken, bu yaklaşıma aykırı, farklı bir şeyler yapmak hedefiyle biraraya gelen altı arkadaşın; Stef Aerts, Joé Agemans, Bart Hollanders, Matteo Simoni, Thomas Verstraeten ve Marie Vinck’in 2008 yılında kurdukları bir kolektif. Tahmin edileceği üzere isimlerindeki Bergman İsveçli ünlü sinema-tiyatro yönetmeni Ingmar Bergman’dan geliyor. FC ise Football Club (Futbol Kulübü)’nün kısaltması olabileceği gibi, ilk yapıtları sırasında belirttikleri gibi Foute Club (Münasebetsizler Kulübü)’nün de kısaltması olarak okunabilir. FC Bergman’ın gösterilerinin temel özelliklerinden biri ister yere-özgü bir mekan, ister tiyatro sahnesi olsun büyük ve görkemli çevrelerin içine yerleşmeleri ve küçük insanların bu büyük çevrelerle, yani dünyayla baş etmeye çalışmalarını anlatmalarıysa, diğeri de anlatılarının genellikle metinsiz/sözsüz olması. FC Bergman’ın ilk işlerinde Antwerp rıhtımını kullanmışlıkları (Terminator Triology, 2012), Antwerp’in ünlü eski tiyatrosu Bourla’nın parterini havuza çevirmişlikleri (About Reynard the Fox, 2013) var, benim onlardan seyrettiğim işlerinden JR (2018) dört katlı ve dört yönlü bir kulede, 300 el x 50 el x 30 el (2011) ise çam ormanlarıyla çevrili bir köyde geçiyordu. Het land nod (2015) gibi onlardan seyrettiğim 300 el x 50 el x 30 el ve The Sheep Song (2021) sözsüz gösteriler olsa da, JR gibi 600 sayfalık bir tuğla romanı tiyatroya uyarlarken ya da Ivo van Hove ile birlikte bir International Theater Amsterdam yapımı olarak sahneye taşıdıkları Freud (2019) adlı oyunlarında doğal olarak metin kullanmaktan da çekinmemişlerdi.


FC Bergman, Het land nod, Fotoğraf: Andrea Avezzu


FC Bergman Het land nod’un 2015 yılındaki Avignon Festivali gösterimlerinden beridir dünyanın aranan gösteri sanatları toplulukları arasına girdi. Dans tiyatrosu, illüzyon/sihirbazlık, slapstick, akrobasi, canlı kamera çekimleri gibi birçok tekniği veya türü harmanlayan kolektifin gösterileri akla hemen Pina Bausch’u, Christoph Marthaler’i, Romeo Castellucci’yi getirse de, kendileri esas ilhamlarını gösteri sanatlarındaki sanatçılardan çok sinema yönetmenlerinden ve görsel sanatçılardan aldıklarını belirtiyorlar. Sinemada etkilendikleri isimlerin en başında da üç Anderson’u sayıyorlar: Wes Anderson, Roy Andersson ve Paul Thomas Anderson. Aslında tam da bu üç sinemacının filmlerindeki atmosferleri harmanlarsanız, bir FC Bergman gösterisinin duygusunu rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.


Bart Hollanders ile Matteo Simoni iki yıl önce kolektiften ayrılmışlar, ama hem tasarım sürecinde hem de bizzat oyuncu olarak yer aldıkları Het land nod’un gösterimleri için Venedik’teydiler. FC Bergman’ın Venedik’e davet edilme nedeniyse, Venedik Tiyatro Bienali’nde Gümüş Aslan Ödülü’nü alacak olmalarıydı. Daha önce Samira Elagoz (2022), Kae Tempest (2021), Jetse Batelaan (2019), Anagoor (2018), Maja Kleczewska (2017) Babilonia Teatri (2016), Agrupación Señor Serrano (2015), Fabrice Murgia (2014), Angélica Liddell (2013), Rimini Protokoll (2011) gibi sanatçıların Gümüş Aslan Ödülü’nü aldığı bienalin üç yıldır genel sanat yönetmenleri olan ricci/forte’nin FC Bergman’a ödül verme gerekçeleri, bu benzersiz kolektif hakkında söylenecek çoğu şeyi mükemmelen özetliyor aslında: “Sinema, edebiyat ve sanat tarihinden ilham alan ve resimsel bir estetik ile son derece ileri teknoloji kullanımını büyük alegorik-Ortaçağ-İncil hikayeleriyle harmanlayan FC Bergman, yapıtlarıyla seyircide rahatsız edici bir endişe duygusu uyandıran, şiirsel ama aynı zamanda müstehzi, özgün bir yere-özgü/tiyatro/dans dili şekillendirir. FC Bergman, Batı kültürü ve uygarlığında derin köklere sahip referanslar, semboller ve imgeler kullanarak, tableaux vivants kasırgası şeklinde düzenlenmiş perspektiflerle İtalyan tarzı tiyatrolardaki sıfır noktası diktatörlüğünden sıyrılarak ve kendilerine bir öngörülemezlik ve doğaçlama marjı bırakarak fizibilite sınırlarıyla flört eder. FC Bergman genellikle kelimeler olmadan ama şaşırtıcı derece heykelsi bir potansiyel ve çağrışım gücü içeren modern kıyamet masalları yaratır ve böylece, sınırlarını aşmak için duyduğu varoluşsal arzu ile değişim korkusu arasında bölünmüş olan İnsan'a odaklanarak, onu trajikomik talihsizliklere dönüşen yolculuğunda takip eder.”


FC Bergman genellikle kelimeler olmadan ama şaşırtıcı derece heykelsi bir potansiyel ve çağrışım gücü içeren modern kıyamet masalları yaratır ve böylece, sınırlarını aşmak için duyduğu varoluşsal arzu ile değişim korkusu arasında bölünmüş olan İnsan'a odaklanarak, onu trajikomik talihsizliklere dönüşen yolculuğunda takip eder.

FC Bergman üyeleri ödülü aldıktan sonra yaptıkları konuşmada Italo Calvino'nun ünlü Görünmez Kentler adlı kitabında Marko Polo’nun Kubilay Han’a anlattığı hikayelerden birinden, sonsuza kadar 'inşa halinde' olan bir şehir hakkında olanından bahsettiler: Şehir iskeleler, kirişler üzerine binmiş kirişler, inşaat parçalarıyla doludur. Marko Polo, şehri inşa eden sakinlere “yaptıkları inşaatın anlamını” ve “ellerinde takip ettikleri, çizili bir plan olup olmadığını” sorduğunda, “iş gününün bitmesini bekle, sana göstereceğiz” cevabını alır. Güneş battıktan sonra inşaatlardaki çalışma durur, karanlık çöker ve gökyüzü yıldızlarla kaplanır. Şehrin sakinleri Marko Polo’ya “İşte planımız orada” diyerek göğü gösterirler. FC Bergman üyeleri bu alıntıyı aktardıktan sonra, 15 yıldır görünen ve görünmeyen şehirlerinin inşasına yardım eden herkese teşekkür ettiler. Biz seyirciler de onlara teşekkür etmeliyiz, bizlerle şehirlerini, hayallerini paylaştıkları, bizleri şehirlerinin, hayallerinin bir parçası haline getirdikleri için.


Comments


bottom of page