Dijital eserlerin geleceği


Sakıp Sabancı Müzesi bünyesindeki digitalSSM’in yöneticisi Osman Serhat Karaman ile sanatın dijital teknolojilerle temasındaki ihtimalleri, beklentileri, faydaları, riskleri, zorlukları, muammaları, bilgi hatalarını, efsaneleri, klişeleri, protokolleri, karmaşık işlemleri, ilginç deneyleri ve heyecan verici gelişmeleri konuştuk


Röportaj: Ecem Arslanay


Osman Serhat Karaman


INA, Rhizome, Tate Modern, Whitney Museum, ZKM gibi önemli kurumlardan isimlerin katkıda bulunduğu Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması projesinin çıktılarını, konservasyon ve erişim kavramları arasındaki zorlayıcı uzlaşmayı, dijital erişimin avantajlarını, sürdürülebilirliğin önündeki engelleri, depolamanın koruma anlamına gelmediğini, teknolojik eskimeden dolayı yitirilen eserleri açıklayan kapsamlı söyleşi, teknoloji okuryazarlığının hayli düşük olduğu kültür sanat alanında, dijital eserlerin geleceğini kavramaya yönelik önemli tespitler sunuyor.


Walter Benjamin ve Boris Groys’un alandaki temel metinlerinden yola çıkarak sanatta “özgün kopya” meselesini; eserlere birciklik, ebediyet ve dijital sergilenme imkânı vaat eden NFT bağlamında değerlendiren Osman Serhat Karaman; NFT'lerin blokzincir üzerinde saklandığı için güvenli olduğuna dair ön kabulünün yıkıcılığını ZKM’in NFT koleksiyonuna dair bir olay üzerinden anlatıyor. Andy Warhol’un disketlerdeki eserlerinin kurtarılması gibi somut ve yeni örneklerle ilerleyen söyleşi; dijital mirasa sürekli erişim, NFT'ler bağlamında mülkiyet ve hak kavramları, NFT'lerin müze bağlamında yönetimi ve kripto ile uğraşan müzelerin karşılaşabileceği güçlükleri tartışmaya açan Blokzincir ve Dijital Kültürün Geleceği başlıklı programa da değiniyor.


Border Patrol, Acid Leak, Fotoğraf: ZKM


Sakıp Sabancı Müzesi'nin onuncu yıl projeleri kapsamında başlattığı digitalSSM, müzenin tüm koleksiyon ve arşivlerin dijital ortama aktarıldığı öncü bir proje olarak karşımıza çıkıyor. Aradan geçen on senede bu projenin evrimini nasıl anlatırsın? Gelecek on seneye yönelik planlarınızda neler var?


Projenin ortaya çıkışı iki düşünceye dayanıyor. İlki, müzenin tüm koleksiyon ve arşivlerinin çevrimiçi ortamda, herkese açık ve hiçbir kısıtlama olmaksızın erişilebilir olmasını sağlamak. İkincisi ise müzenin konservasyon çalışmalarını desteklemek. Konservasyon ve erişim, genel eğilim olarak amaçları dolayısıyla birbirleriyle çatışan iki kavram olarak düşünülür. Ancak projede bu kavramları uzlaştırdığımızı söyleyebilirim. Koleksiyonda yer alan eserler fiziksel korunma ortamlarında kalmaya devam ederken, dijital ortamda kullanıcılar erişim olanağı sağlıyorlar. Erişim olanağı ifadesini biraz açmak istiyorum. Koleksiyondaki sanat eserlerinin yüksek çözünürlüklü dijital kopyalarına erişimde teknolojinin gücünden faydalanırken (örneğin %200 zoom yapabilir, eseri hiç olmadığı kadar yakından görebilirsiniz), eserler üzerinde yapılan bilimsel çalışmaların sonuçlarını da (örneğin son olarak Görünenin Ötesinde Abdülmecid Efendi) güncel olarak araştırma veritabanı aracılığıyla erişime açıyoruz. Amacımız, araştırmacılara ve sanat izleyicilerine bütünsel, zengin bir bilgi evreni sunabilmek. Bu çalışmalar zaman, araştırma ve sabır gerektiriyor. Bu nedenle de sürdürülebilirliği sağlamanız, bunun için de iyi bir strateji oluşturmanız önemli. Sürdürülebilirlik konusunu çok önemsiyorum çünkü bu tür arşiv projelerinin en büyük problemlerinden birisi oluyor. Örneğin web teknolojilerindeki hızlı değişimler, yazılım, barındırma ve bakım maliyetleri sürdürülebilirliğin önündeki en zorlu konular. Geçtiğimiz on yıl içerisinde bulut teknolojisine geçişi tamamlamamız ve sistemi teknolojik gelişmelerle uyumlu çalışacak şekilde kurgulamamız en kritik noktalardı. Bu yıl itibariyle Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği programı ile birlikte makine öğrenmesi çalışmamız başladı ve devam ediyoruz. Bu çalışmayla, digitalSSM veritabanındaki arama ve önyüz deneyimini geliştirmeyi hedefliyoruz.


digitalSSM’i, iyi düşünülmüş uzun vadeli projeler geliştirebilen, inovasyon yeteneği olan ve geliştirdiği bu projelere fon sağlayabilen bir arşiv ve araştırma alanına dönüştürmek öncelikli hedefimiz olacak. 2019 itibariyle bu yönde adımlar atmaya başladığımızı söyleyebilirim. Sakıp Sabancı Müzesi, Sabancı Üniversitesi’ne bağlı bir üniversite müzesi. Bunun bizi benzersiz bir konuma taşıdığını düşünüyorum. Bu nedenle planlarımızı üniversiteyle daha fazla iş birliği doğrultusunda yapıyoruz.


Son yıllarda özellikle teknolojik sanat eserlerinin korunması ve dijital kültürün geleceğine yönelik konferans ve yayınlarınız dikkat çekiyor. Bunlar ne zaman ve nasıl bir ihtiyaçla başladı? Buradaki ortak bilgi paylaşımının katkıları neler oldu? Hem kişiler hem de kurumlar bazında, katkılara dair verebileceğin somut örnekler var mı?


Sanırım öncelikle “dijital koruma” kavramını açıklayarak yanıt vermeye çalışmam daha doğru bir başlangıç noktası olacak. Dijital koruma, dijital materyallerin sürekli erişilebilirliğini sağlamayı amaçlayan süreçlerden oluşur. Bunu yapmak, veri üzerinde hareket eden yazılım ve donanım araçlarının bir kombinasyonu ile kullanıcılara orijinal olarak “şimdi” sunulanları, “gelecekte” yeniden sunmanın yollarını bulmayı içerir. Bu noktada doğal olarak şu sorunun yanıtını aramak gerekiyor: Teknolojinin sürekli değiştiği ve geliştiği bir ortamda dijital materyale tutarlı ve güvenilir olarak sürekli erişim nasıl sağlanabilir? Bu problemi teknolojik eskime veya çürüme olarak tanımlayabiliriz.


Meselenin sanat ve kültür kurumları açısından yarattığı durum ise koleksiyonlarındaki bu tür eserlerin taşıdığı risk durumudur. Bu eserlerin teknolojik eskimeden dolayı yitirilmesi, bazen çok hızlı bir şekilde yüz yüze kalınan bir durumdur. Sanat kurumlarının koleksiyonlarındaki eserlerinin çoğu eser depolarında tutulur ve sergilenmek istendiğinde – ki bu yıllar sonra olabilir – teknolojik bağımlılıkları yüksek olan bu eserlerin yeniden çalışıp çalışmayacağını garanti edemeyiz. Pratikte karşılaştığımız örneklere göre kurumların çözüm arayışları da eserlerin çalışmadığı noktada başlıyor. Bu maliyetleri çok yükselten bir çözüm çünkü eserin yeniden üretilmesi (re-interpretation) anlamına da gelebilmektedir. Dolayısıyla “Dijital bir sanat eseri için risk hangi noktada başlıyor, bu risk durumuna göre nasıl bir önlem almak gerekiyor ve bu doğru bir önlem midir?” sorularına güvenilir yanıtlar geliştirmeye çalışıyoruz.


Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması projesi, bu probleme dijital sanat eserleri veya dijital kültür bağlamında çözüm arama çabasının bir sonucu olarak Sakıp Sabancı Müzesi ve Sabancı Üniversitesi’nin işbirlikleri neticesinde ortaya çıktı. Proje, 2019’da Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı Programı Öğretim Üyesi ve sanatçı Selçuk Artut’u konu üzerine bir konuşma yapmaya davetim üzerine ilk adımını atmış oldu. Bu meselenin çözümü için farklı disiplinlerin uzmanlıklarına ihtiyaç var ki bunların en başında Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği programının geldiğini düşünüyorum. Bu nedenle proje için sonraki daveti Sabancı Üniversitesi Bilgisayar Bilimi ve Mühendisliği Öğretim Üyesi Cemal Yılmaz’a yaptım. Bu davetin anlamını Yılmaz’ın cümleleriyle okuyuculara aktarmayı önemli buluyorum: “Yazılım mühendisliği topluluğu, bir süredir, sanat topluluğunun yazılım tabanlı dijital sanatın uzun vadeli korunmasını sağlamak için mücadele ettiği aynı veya benzer sorunlarla uğraşıyor. Bunun bir win-win durumu sunduğuna inanıyoruz. Bir yandan, yazılım mühendisliği topluluğu tarafından geliştirilen teknolojilerin ve süreçlerin çoğu, dijital sanatı korumak için kolayca kullanılabilir. Öte yandan, sanat topluluğu bize ele almamız gereken yeni sorunlar ve zorluklar sunabilir. Her durumda, korunabilirlik güvencesi, en başından itibaren herhangi bir dijital sanat projesinin ayrılmaz bir parçası olacak ve sanat eserleri düzenli olarak korunacaktır.” Elbette bu noktada eklemem gereken önemli bir nokta, sanat eserlerinin yazılım boyutundan önce kavramsal boyutunun, sanatçının fikrinin koruma çalışmalarına yön vermesi gerekliliğidir. Bu nedenle dijital sanat eserlerinin gelecekte de yaşamasını sağlama çabaları, “sanatçıya ve sanat eserine saygı” etik ilkesiyle çelişemez.


Teknolojik Sanat Eserlerinin Korunması projesi, farklı disiplinlerde ve farklı uzmanlık alanlarında çalışan insanlar arasında işbirliğini ve bilgi paylaşımını hedeflemektedir. Uluslararası nitelik kazanan araştırma projesine; INA (Institut National de l'audiovisuel), Rhizome, Tate Modern, Whitney Museum, ZKM gibi önemli kurumlardan akademisyenler, medya teorisyenleri, araştırmacılar, dijital sanat konservatörleri, küratörler ile sanatçılar, yazılım mühendisleri ve bilgisayar bilimcileri katkıda bulundular. Proje kapsamında, Yazılıma Dayalı Sanat Eserlerinin Korunması, Sanal Gerçeklik Sanat Eserlerinin Korunması, Sürükleyici Medyanın Korunması, Medya Arkeolojisi, İnternet Sanatı, Web Arşivleme başlıklarında konferanslar ve atölye çalışmaları gerçekleştirildi. Bu konferans ve atölye çalışmalarıyla amacımız, dijital sanat ve dijital kültürün geleceğe taşınmasına yönelik uluslararası çalışmalara katkı sağlamak, yeni yapılan araştırma sonuçlarını tartışmaya açmak ve disiplinlerarası yeni işbirlikleri geliştirmekti. Proje çerçevesinde gerçekleştirdiğimiz ve pandemi nedeniyle Mayıs 2021’den itibaren çevrimiçine taşıdığımız bu etkinliklerle 4000 katılımcıya ulaştık.


Proje sonunda ortaya çıkan en somut sonuçlardan biri olarak yayımladığımız elektronik kitabı söyleyebilirim. Kitaba, Sakıp Sabancı Müzesi web sitesinden ücretsiz olarak erişim sağlanabilir.


Geliştirdiğimiz bu projeyle yurtdışındaki önemli sanat kurumlarıyla birbirimizi anlama, bilgi paylaşımı ve işbirliği kurma olanağı sağladık. Bunun en güzel örneklerden birinin Nisan 2021’deki Sürükleyici Medya’yı Korumak (Preserving Immersive Media) etkinliğimiz olduğunu düşünüyorum. Bu etkinlikte yeni medya sanatçısı Jeffrey Shaw, Tate Modern ve ZKM ‘den dijital koruma uzmanları Tom Ensom, Jack McConchie, Morgan Stricot, Matthieu Vlaminck ve Cemal Yılmaz ile birlikte yazılım tabanlı yeni medya sanat eserlerini geleceğe nasıl taşıyabileceğimizi tartıştık. Bu etkinliğin devamında Cemal Yılmaz bir yazılım geliştirme proje önerisi yazdı ve şu an bu öneri üzerine diğer sanat kurumlarıyla birlikte çalışmalarımız devam ediyor. Yine bu etkinlik özelinde farklı bir proje önerisi de ortaya çıktı. Yazımını benim üstlendiğim bu proje önerisi yeni medya sanat eserlerinin dokümantasyonuna yönelik ve “Arşiv, sanat eserini temsil edebilir mi?” sorusuna yanıt arıyor. İnteraktif belgesel çalışmalarından bu anlamda neler öğrenebileceğimizi anlamaya çalıştığımız bir paneli de bu bağlamda gelecek eylül sonunda düzenleyeceğiz.


Hideki Tsukamoto, Singularity #761, 2021, ZKM, Karlsruhe


Bu sene özelinde konuşursak, blokzincir teknolojilerinin sanat ve kültür üzerindeki etkisini araştıran dört bölümlük bir program geliştirdiniz. Aralarında sanatçı, küratör, akademisyen, yazılım mühendisi ve bilgisayar bilimcisi unvanlarının en az birini taşıyan, disiplinlerarası çalışan konuşmacılarla gerçekleştirdiğiniz bu programın içeriğini ve vurgu yaptığı meseleleri bizimle paylaşabilir misin?


Blokzincir ve Dijital Kültürün Geleceği başlığını taşıyan programın ilk bölümünü geçtiğimiz mayıs gerçekleştirdik. Farklı disiplinlerden öğrenmek, çok perspektifli bir bakış açısı geliştirmeyi sağlıyor. İlk bölümün açılış konuşmasını yapan Sabancı Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı, Prof. Erkay Savaş’ın tanımlamasıyla “Blokzincir, hızla değişen ekonomik ve sosyal sistemlerin ortaya çıkardığı zorlukların üstesinden gelmede araçsal olabilecek, yıkıcı olduğu kadar kurucu da bir teknoloji.” Program, bu etkileyici teknolojiden tam anlamıyla yararlanmak için öncelikle onun ne olduğunu, nasıl çalıştığını, gerçekten ne vadettiğini ve onu, temel eksikliklere sahip güncel dijital altyapımızı dönüştürmek için nasıl kullanabileceğimizi anlamaya çalışıyor.

Programın ilk bölümünde, Prof. Dr. Erkay Savaş, Prof. Jon Ippolito, Doç. Dr. Selçuk Artut ve Daniel Heiss konuşmacı olarak katkıda bulundular. Konuşmalarda; Andy Warhol’un disketlerden kurtarılmış eserlerinin NFT’ye dönüşümü ile Almanya'nın en önemli müzelerinden biri olan Karlsruhe'deki ZKM Sanat ve Medya Merkezi’nin NFT koleksiyonunun oluşumu gibi somut örnekler üzerinden dijital mirasa sürekli erişim, NFT'ler bağlamında mülkiyet ve hak kavramları, NFT'lerin müze bağlamında yönetimi ve kripto ile uğraşan müzelerin karşılaşabileceği güçlükler tartışmaya açıldı.


Programa, ekim-kasım ve aralık bölümleriyle devam edeceğiz. Odağımızda kripto para birimi, NFT'ler ve akıllı sözleşmeler gibi bir grup teknolojiye atıfta bulunan Web3, ağ bilimi (network science) ve ağ tabanlı sanat (İnternet sanatı) olacak.


Jon Ippolito konuşmasında blokczinciri “bir arşivcinin gerçekleşen rüyası” olarak tanımlıyor. Buna katılıyor musun? Nedenlerini açabilir misin? Ayrıca konuşması sırasında katılımcılara yönelttiği anlık çevrimiçi anketler, topluluğun meseleye yaklaşımını hızlıca ortaya koyup tartışmak adına çok etkili bir ortam yarattı. Anketin meseleye dair genel kanıların da iyi bir derlemesini ortaya koyduğunu düşünüyorum. Biraz bu anket maddelerini ve sonuçlarını da konuşabilir miyiz?


Jon Ippolito, Maine Üniversitesi'nde Yeni Medya Profesörü ve Dijital Kürasyon Programı’nın direktörüdür. Dijital koruma konusunda önemli çalışmaları ve kitapları bulunuyor. Kripto-Koruma ve Andy Warhol'un Hayaleti (Crypto-Preservation and the Ghost of Andy Warhol)” başlıklı konuşmasında blokzincir teknolojisini “bir arşivcinin gerçekleşen rüyası” olarak tanımlarken, herkesin erişebileceği ve sansürden muaf, değişmez bir tarihi kayıt olarak tanımlandığını söylüyor. Elbette bu bir vaat ve bu vaadin henüz yeterince geliştirilmemiş veya benimsenmemiş teknolojilere bağlı olduğunu söyleyelim. Dolayısıyla şu an gerçekteki durum üzerinden konuşursak bu tanımlamanın çok uzağındayız. Ippolito, aslında araştırmasıyla bunu göstermeye çalışıyor ve dijital koruma topluluğunun uzun yıllardır edindiği birikimle uyarılar yapıyor. Örneğin bu uyarılardan biri: “Depolama, koruma değildir!” Çünkü, blokzincirinin görünürdeki kalıcılığına rağmen, ne orijinal dosyayı saklamanın ne de en son formata taşımanın orijinalliğini korumak için yeterli olmadığını anlamamız gerekiyor. Örneğin, 1990'ların ortasından 2000'lerin başına kadar birçok internet sanat eseri, animasyonlu içerik oluşturmak için Adobe Flash teknolojisini kullandı. NFT'leri basma ve bunları dağıtılmış dosya ağlarına kaydetme teknolojisinin bu yıllarda var olduğunu hayal edelim. Bu noktada, günümüzün NFT'lerinde yaygın olarak görülen hareketli grafik türleri için baskın ortam Adobe Flash olurdu. Ancak, son web standardı geliştirmelerinin (HTML5) ışığında Adobe, Flash'ı ve ilgili araçlarını desteklemeyi durdurmuştur. Sonuç olarak, Flash dosyaları artık mevcut herhangi bir tarayıcı veya işletim sisteminde çalışmamaktadır. Bu nedenle, Arweave veya IPFS'de bulunan ve NFT olarak satılan tüm Flash grafikleri ve animasyonları, bitlerinin "değişmez" olup olmadığına bakılmaksızın artık okunamayacaktır. Yakın zamanda önerilen öykünme ve sanallaştırma tabanlı stratejiler, özellikle sanat eserinin "canlı ağ" üzerinde tutulması isteniyorsa, her zaman uygun değildir. Fakat bu, bu tür eserlerin korunamaz olduğu anlamına gelmiyor, bir koruma stratejisine her zaman ihtiyacımız olduğu anlamına geliyor.


Ippolito, izleyiciyle etkileşim kurmak ve uzmanlık düzeylerini ölçmenin bir yolu olacağını düşündüğü sekiz soruluk (yalnızca “Doğru/Yanlış” seçeneklerinin olduğu) bir anket düzenledi. Bu sorulardan bazıları: “NFT'ler kripto para birimleri gerektirir (Bitcoin gibi)”; “NFT'ler sanat dünyasını demokratikleştiriyor”; “NFT'ler telif hakkını devreder”; “NFT'ler dijital sanatı gelecek nesiller için koruyor”. Her soruyu kendi cevaplarıyla birlikte işlemesi ve izleyicilere de tartışma imkânı sunması açısından oldukça etkileyiciydi. Bu birlikte öğrenmeyi de daha mümkün kılıyor sanıyorum.


Adobe Flash'ın kaldırılması, Sinae Kim'in Genesis (2001)'i gibi İnternet sanat eserlerini işlevsiz ve görüntülenemez hale getirdi.


Sence blokzincir okuryazarlığımız ne durumda? Hem genel olarak hem de kültür sanat sektörü özelinde durumu merak ediyorum. Bunu geliştirmek adına neler yapılabilir? Daniel Heiss, ZKM’de Open Codes (Açık Kodlar) (2017) sergisi kapsamında yürüttükleri, pratiğe dayalı atölyelerden bahsetti. Sanat ve kültür kurumlarının bu alanda eğitimler sağlamasına nasıl bakıyorsun? Bu şu an çok radikal bir tavır mı yoksa başka örnekleri de var mı?


Kültür sanat sektörü özelinde durumu konuşalım. Yalnızca blokzincir değil, genel olarak teknoloji okuryazarlığıyla ilgili bir problemimiz var gibi duruyor. Günümüz teknolojilerine olan yatırım, “yeni bir şeyler oluyor ve biz bunu kaçırıyoruz” endişesinin yönlendirmesiyle şekilleniyor. Bu şekillenme ise olmayan bir şeyi oluyormuş gibi gösteren ve son teknolojiyi kullanmayı öncü/inovatif olmakla eşdeğer tutan anlayışı karşımıza çıkarıyor. Bu sarmaldan kurtulmayı ve AR-GE ‘yi öncelemek gerektiğini savunuyorum. Sanat kurumları “son” teknolojiyle dayalı birçok proje ortaya koydular. İlk aklıma gelenler Beacon teknolojisi, Makine Öğrenmesi, Artırılmış Gerçeklik ve Sanal Gerçeklik uygulamaları. Bugün teknolojik eskimeden dolayı veya güncelleme problemlerinden dolayı çoğu çalışmıyor. Altını ısrarla çizmek istediğim nokta, AR-GE çalışmalarının ne yazık ki kültür sanat sektörü için hâlâ önemsiz olması ki ben bunu anlamakta çok güçlük çekiyorum. Sanat kurumlarının gelecekte nasıl hayatta kalacağı ciddi bir tartışma konusudur. Geçtiğimiz yıl davetimi kabul edip, Yerelin Dışında Müze (The Non-Local Museum) başlıklı bir konuşma gerçekleştiren Prof. Peter Weibel’in çizdiği vizyon beni çok etkiliyor. Weibel, bu soruyu “Geleceğin müzesi şeylerin toplandığı bir koleksiyondan (Sammlung) ibaret olmayacak, aynı zamanda insanların bir araya gelip, dünya meselelerini bu koleksiyonda temsil edildiği haliyle tartışacakları bir toplantıyı (Versammlung) ifade edecek. Sadece yerel değil, aynı zamanda yerelin dışından ziyaretçiler için de bir platform işlevi görecek. Dijital genişleme, müzeleri üniversite yapısındaki kurumların ötesine taşıyacak,” diye yanıtlıyor ve bilimle daha fazla iş birliğini öne çıkarıyor.


Blockzincir ve NFT’ler konusunda çalışan sanat kurumları var, ZKM tek örnek değil. Rhizome, 2014’te 7x7 isimli projesi kapsamındaki bir hackathonda dijital sanatçı Kevin McCoy ve teknoloji girişimcisi Anil Dash, Fungible Tokens'ı (NFT'leri) icat etti. Aynı kurumun geçen yıl başlattıkları yeni programları Welcome to Metaverse yine ilk aklıma gelen örneklerden. LACMA’nın Art + Technology Lab’ının bu konuda iyi çalışmalar gerçekleştirdiğini söyleyebilirim. Örneğin dijital sanat eserleri (NFT'ler dahil) için bir kimlik doğrulama sistemi olan UNCOPIED, bu lab tarafından hayata geçirildi.


Eğitim konusunda ise, Blokzincir ve Dijital Kültürün Geleceği bölümleri kapsamında ZKM’den Daniel Heiss ile birlikte Cryptolab isimli bir program planlıyoruz. Daniel Heiss, söz konusu sergide Blockzincir teknolojisi ve NFT'ler ile ilk deneyleri yaptı ve o zamandan beri konuyla ilgili buluşmalar ve atölye çalışmaları yapıyor. Kasımda başlatacağımız bu eğitim programıyla ilgili detaylar müzenin web sitesinden takip edilebilir. Bu perspektifin müzeler için radikal bir tavır olduğunu kendi çalışma pratiğimde tecrübe ediyorum. Fakat zorluklar her zaman var ve onlara karşı ihtiyacımız olan tek şey çok çalışmak ve sürekli denemek. Benim şansım bu denemeleri yapabildiğim bir ortamda çalışıyor olmam.



Blokzincir gibi anonim bir yapı içerisinde sanat eserlerinin mülkiyeti nasıl tanımlanıyor? Buna dair devlet düzenlemeleri Türkiye’de ve dünyada ne durumda?


Devlet düzenlemeleriyle yani işin hukuki tarafıyla ilgili çok bilgim yok. Teknik tarafıyla bir NFT ve ilgili sanat eseri ile ilgili her işlem, bir mekanizma aracılığıyla (proof-of-work veya proof-of-stake) bir defterde saklanır, bu da dijital varlıkların kolay ve hatasız aktarımını ve sanatın kanıtlanabilir mülkiyetini sağlar. Bu nedenle NFT'ler, sanatçılara dijital sanat eserleri yaratmaları ve eserlerini benzersiz, ebedi ve koleksiyona değer olarak doğrulamaları için bir mekanizma ve koleksiyonculara koleksiyonlarını dijital platformlarda sergileme olanağı sunar. Fakat her zaman bu vaat gerçeğe dönüşmüyor. Mülkiyet bağlamında ZKM’in yaşadığı bir olay üzerinden sorunun kapsamı genişletebiliriz. Çünkü mülkiyet üzerine önemli bir tartışma kapısı da açıyor: Bir müze, koleksiyonundaki son derece değerli iki NFT'ye yanlışlıkla (kopyala-yapıştır hatasıyla) erişimi kaybederse ne olur? Bu NFT’lerin sahipliğini de kaybetmiş olur mu veya mülkiyeti ne oluşturur? Sanat eseri ve meta veriler kalıcı olarak kaybolursa NFT'nin değerine ne olur? Heiss’a bu soruları da yönelttim. Sanat eserinin zaten hiçbir zaman müzeden çıkmayacağına (satılmayacağına) göre, sanat eserinin hâlâ ellerinde olduğunu savunuyor.


Dijital sanatın, sanattaki “özgün kopya” olgusuna meydan okuyan spekülatif bir maddiyatı var. Referans alınacak bir “özgün kopya” olmaması, eserin teşhirini ve değerini nasıl etkiliyor? Eserin belgelenebilir oluşu değerini artırıyor mu? Bunu hem kurumsal pratikler hem de sanatçının pozisyonu bağlamında konuşabiliriz. Sanatçıların bu değişken ontolojiye oynayarak ürettiği kavramsal işler hakkında ne düşünüyorsun? Daniel Heiss, Moxie Marlinspike’ın bu alandaki ilginç deneylerinden bahsetti. Kavraması zor ama heyecan verici…


Walter Benjamin’in Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı başlıklı metni üzerinden bir analize gidecek olursak varacağımız nokta dijital sanat eserlerinin özgünlükten yoksunluğu olacaktır. Benjamin’den alıntıyla “Örneğin bir fotoğrafın negatifinden çok sayıda baskı yapılabilmektedir; hangisinin özgün baskı olduğu sorusu bir anlam taşımamaktadır.” Boris Groys, Modernite ve Çağdaşlık: Mekanik Yeniden Üretime Karşı Dijital Yeniden Üretim metninde Benjamin’in orijinal olmakla, sanat eserinin taklit edilemez, yeniden üretilemez ve çoğaltılamaz olduğunu varsaydığını söyler. Dijital sanat giderek artan sayıda koleksiyoncu ve sanat kurumu tarafından destekleniyor olsa da, hâlâ ana akım sanat dünyasına tam entegrasyondan yoksundur. Bu yoksun olma durumunun oluşmasında farklı nedenler var fakat orijinal/kopya arasındaki belirsizliğin de önemli bir etken olduğunu düşünüyorum. Blokzincir teknolojisi, dijital sanatın bu orijinal/kopya belirsizliğini radikal bir şekilde değiştirebilir. Çünkü aslında bir NFT (Non-Fungible Token), genellikle kripto sanat (cryptoart) olarak adlandırılan dijital bir sanat eserini sahibine bağlayan kalıcı, sertifikalandırılabilir çevrimiçi kayıttır ve sanatın kanıtlanabilir mülkiyetini sağlar. Bu teknolojik yenilik tarafından yönlendirilen dijital sanat, 2021'in sonunda 11,1 milyar dolarlık satış elde etti. Ekonomik değeri veya sanatın fiyatını yalnızca kanıtlanabilir mülkiyet ile açıklayamayız. Bu yıl Kishore Vasan, Milán Janosov ve Albert‑László Barabási çok çarpıcı bir bilimsel bir rapor (Quantifying NFT‑driven Networks in Crypto Art) yayımladı. Bu rapor, NFT'lerin değerinin sanatçılar ve koleksiyonerler arasındaki güçlü ağ etkilerinden kaynaklandığını tespit ederek, koleksiyoncular ve sanatçılar arasındaki bağlantıların sanat fiyatını etkilediğini gösteriyor.


Fakat her zaman madalyonun diğer yüzüne de bakmak gerekir ve Daniel Heiss’ın bahsettiği Moxie Marlispike’ın deneylerinden de bu çerçevede konuşabiliriz. Çoğu insan NFT'leri düşündüğünde görüntüleri ve dijital sanatı düşünür, ancak NFT'ler genellikle bu verileri maliyetlerinden dolayı zincir üzerinde saklanmaz. NFT'lerin tamamen blokzincirinde var olduğu ve bu nedenle güvenli olduğu ön kabulünün yıkıcı bir yanlış anlama olduğunu söyleyebiliriz. YourNFTs tarafından yapılan ve ClubNFT veri bilimcisi Nick Hladek tarafından bağımsız olarak doğrulanan yakın tarihli bir araştırma, NFT'lerin yalnızca ~%10'unun zincirde, ~%40'ının özel sunucularda olduğunu ve ~%50'sinin IPFS (InterPlanetary File System) kullandığını gösteriyor. Bu veriler, zincir üzerinde depolanmak yerine, bir sunucudaki yerini işaret eden URL ile temsil edilirler. Bu URL, zincir dışındaki verilerle bağlantı kurar. Marlispike’ı şaşırtan ve deneye götüren şey, URL'de bulunan veriler için hash commitment’ın olmamasıydı. Bu ne anlama geliyor? Örneğin gelecekte alan adını satın alan herhangi biri, yüksek değerlere satılan NFT'lerin görüntüsünü değiştirebilir. “Çünkü, NFT spesifikasyonunda size görüntünün “olması” gerektiğini söyleyen, hatta bir şeyin ‘doğru’ görüntü olup olmadığını onaylamanıza izin veren hiçbir şey yoktur,” diyor Marlinspike. Deney, kimin baktığına göre değişen bir NFT’nin mümkün olduğunu göstermeye yönelikti. Deneyle ilgili 7 Ocak 2022 tarihli blog yazısına moxie.org üzerinden erişilebilir.