Cana değen fırtınadan, kalıp, gidenlere dair

Selen Ansen küratörlüğündeki Candeğer Furtun retrospektifi, 17 Nisan tarihine kadar Arter’de devam ediyor. Furtun’un üretimlerini nezaketle teşhir eden sergiyle birlikte dönemin Türkiyesi’nin politik iklimine ve sanatçının üretim yolculuğundaki yansımalarına uzanıyoruz

Yazı: Evrim Altuğ


Candeğer Furtun atölyesinde, 1960'lar


1936’da dünyaya gelen saygıdeğer Candeğer Furtun Hanımefendi, İstanbul Şişli’deki Hanımefendi Sokak’ta seramik ve heykel atölyesini kurduğunda, takvimler 1964’ü gösteriyordu. TRT’nin kurulduğu bu dönemde, radyosu da yayına daha o yılın 1 Mayıs’ında henüz başlamış, Türkiye’deki anti-emperyalist ilk gösteriye ilk kez yine bu yılın Ağustos ayında başkentte tanık olunmuş, varoluşçuluk adı verilen felsefî ve sosyal düşünce akımının öncü ve temsilcilerinden, Fransız aydın Jean-Paul Sartre ise, kendisine değer görülen Nobel Edebiyat Ödülü’nü, yapıtları ve politik duruşuna zarar vereceğini dile getirerek, reddetmeyi daha uygun bulmuştu. 1964 aynı zamanda, insan hakları simgesi siyasetçi, aydın ve devlet adamı Nelson Mandela’nın da Güney Afrika’da tutuklanarak Robben Adası’na yollandığı yıldı…


Furtun’un, yeteneği, vicdanı ve alın teriyle bitişik dişil ısrarıyla, elinden geleni ardına koymadığı atölyesinde, her birini öz rengi, cismiyle, can havliyle gözetip dünyaya nice tema ile ikramda bulunduğu fırını, dile kolay 58 yıldır, sönmedi; zira Şişli Terakki İlkokulu, İngiliz Kız Ortaokulu, Brighton International (Sussex) Kız Okulu derken, Furtun bu fırının bereket derecesini düşürmeme uğruna, alnındaki kilin akıyla aldığı Güzel Sanatlar Akademisi Orta Resim Bölümü Nurullah Berk Atölyesi eğitimi, ardından yine Akademi’de aldığı İsmail Hakkı Oygar ve Vedat Ar Yüksek Seramik Atölyeleri eğitiminden başarıyla çıkmıştı. Ama bununla da kalmayan, sanatın bütünleşik bünyesi ve üstlendiği disiplinin taşıdığı endüstriyel mesuliyetin son derece bilincinde olan Furtun, İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi’ne başvurmış ve burada aldığı izinle, özel mineral ve kil laboratuvar çalışmaları yapmıştı. Furtun ertesi sene, Eczacıbaşı Seramik Fabrikası’nın Sanat Atölyesi’nin konuğu oldu. İlerleyen üç yıldaki Yüksek Lisans ve öğretmenlik mesuliyetinin ikâmetgâhı ise, ABD olacaktı…


Candeğer Furtun ile öğretmeni Frans Wildenhain, Institute of Technology, School for Craftsmen’da, 1961


İşte şimdilerde, cana değen bu fırının ürettiği varoluşsal fırtınadan arta kalıp, gidenlere dair 100’e yakın cüsse, uzuv ve çehre ve jest parçacığı, İstanbul Dolapdere’deki Arter’de, Selen Ansen küratörlüğünde, 17 Nisan’a dek izleniyor. Arter bilindiği gibi, İstanbul’un endüstriyel üretim - zanaat, mevcut azınlık kültürü mirası ve ranta yaslanmış vahşi soylulaştırma dalgasının ortasında duran sismik ve sembolik bir sosyal topografyada yer alıyor. Elbette, sergide de ücretsiz edinilebilen, basılı dokümanter rehber -okumasında küratör Ansen’in de mükemmel bir titizlikle sanatçıyı bize tanıştırdığı- gibi ilgili yapıtlar dönemin modern batı sanatının konstrüktivizm, Bauhaus veya soyut dışavurumculuk gibi öncü akımlarına yaptıkları sadakatli göndermeleriyle de, sanat tarihsel tutarlılıklarını ispatlıyor.


İlginç biçimde, Candeğer Hanım’ın çalışmaları da, gerek semtte hizmet veren belki de son vitrin mankeni usta atölyeleri, gerek endüstriyel raf ve mutfak ürünü imalathaneleri ve gerek türlü mekanik, hatta bilardo ve otomobil ile, bilumum yan sanayi adresi üzerinden, bölgenin gürül gürül bir müzikle taşıdığı bu çoklu, kaotik bünyeyi, komşu Şişli’den Dolapdere’ye damıtmayı içtenlikle başarıyor.


Candeğer Furtun’un 1964 yılında, İstanbul’un Şişli ilçesindeki Hanımefendi Sokak’ta kurduğu atölye


Öyle ki, Furtun’un geçmiş üretimini nezaketle teşhir eden bu tarihsel girişim, müzeye metrelerce mesafedeki Feylesof Sokak’ta öteden beri haftasonları kurulan, kavramsal buketiyle meşhur bit pazarını da anıştırmayı biliyor. İlginç biçimde bu yönüyle serginin ruhunu Arter’in ikâmetgâhıyla, Dolapdere ile kesiştiren bir diğer kültür sanat ürünü de, aklıma Ayşe Kulin’in senaryosu, Doğan Canku’nun müzikleri ve Nisan Akman’ın yönetmenliği ile geliyor: Dönemin toplumsal gerçekçi dokusunu, İstanbul’unu yansıtan Bir Kırık Bebek isimli bu dramatik filmde zanaatkâr vitrin mankeni yapımcısı Artin Usta’yı merhum Orhan Çağman canlandırırken, kendisine Hülya Avşar ve Derya Alabora refakat ediyor.


Zaten serginin giriş katında yer alan “atölye” biriminde, bu çoğul teşhirin çeşitli fotoğraflar, Hanımefendi Sokak’taki atölyesinde kendisinin kullandığı endüstriyel metal raflarda sakladığı biçim kalıpları, davetiyeler, fotoğraflar, renk ve sır numuneleri, boya, doku ve kil denemeleri ya da çalışma defterinin varlığı ile bulunuyor oluşu, bu ilgili çağrışımı pekiştiriyor.


Candeğer Furtun sergiden görünüm, Arter, 2021, Fotoğraf: flufoto


Candeğer Hanım’ın Arter’deki retrospektifinde Selen Ansen küratörlüğü ile yer alan çalışmaları, insan doğası ve doğanın insanı gibi melankolik ve felsefi bir aynalama eylemini peyderpey önümüze getiriyor. Bununla beraber bizi, kendi parçalarımızın tutarlılığı, işlevselliği, samimiyet ve sağlamlığı konusunda sınayan ve içine misafir kılan yapıtlar, mitologya, arkeoloji, geleneksel zanaat ve bilimin bitiştiği kelâmlarıyla da, serginin kadınsı, mahrem sessizliğini şiirsel bir yerleştirme akıntısıyla zenginleştiriyor.


Müzenin dışında akıp giden fani dünyaya bilgiç, vakur ve eril birer alın yazıtı veya jeolojik, organik Kapadokya dikiti gibi bakan, ama aralarındaki Kibele Tanrıçası’yla da olanca dişilliği ile hayata dimdik bir selâm veren 1963-1973 arası seramik işlerle kudretli bu sergi, pek çok sergide maruz kaldığımız gibi, bizi işlerin birinden ötekine hırçınca savurmadan, içgüdüsel bir güven ile uğurlayan anaç bir atmosfer üretiyor.

Solda: Candeğer Furtun, Bereket Tanrıçası, 1963, Seramik, Fotoğraf: Hadiye Cangökçe

Sağda: Candeğer Furtun, İsimsiz, 1973, Seramik, Fotoğraf: Hadiye Cangökçe


Maddenin hafızası, anı, anıt, kanıt ve yazıt gibi unsurların gerek tematik, gerekse rasyonel tümleşikliği ile demli sergide, kuşkusuz, 1980’den bu yana Rabia Çapa ve Varlık Sadıkoğlu’nun Yüksek Mimar Mehmet Konuralp tasarımı ile ikonik biçimde 1976’da kurdukları, logosu Mengü Ertel’e ait Maçka Sanat Galerisi’nde ilk kez, 45 yapıtla sergilediği 1980 tarihli Yaprak ve Sırt temalı işleri adeta bir girizgâh olma özelliği gösteriyor. İnsanın kendindeki iç (et, etme) ve dış (kabuk, bulma) bilgisinin, yargı, yergi ve yazgının dramatik tercüme kapasitesini, narinliğin sınırlarını yoklayarak mukayese eden bu çalışmalar, kendilerine ekilip, biçilmiş doku ve renklerinin biricikliğiyle, birbirlerine soluk soluğa, solarak düşerken, düştüğünce tutunur, varoluşsal, evrensel, sualsiz bir inat yayıyor.


Candeğer Furtun sergiden görünüm, Arter, 2021, Fotoğraf: flufoto


Kimi eserlerin üretildiği yılın 1980 ihtilâl Türkiyesi'ne tekabül etmesi de, akla “içeridekiler” ve “dışarıda olanlar”ı hüzünle getiren işlerin psikolojik yükünü ideolojik olarak da zarif bir yoklama ile perçinliyor: Morg yeşili tensiliği ile ürperten beden nüshaları yanında, olanca onur ve asaleti ile asılı ruhanî aklığıyla bu işlerin (d)evrimiçi diyalektik varoluş döngüsü, kuşkusuz, sergideki 1987 tarihli İsimsiz yapıtlar veya Portre örnekleriyle, giderek yoğunlaşıyor.


Soldan sağa: Candeğer Furtun, Yaprak ve Sırt, 1980, Seramik Fotoğraf: Hadiye Cangökçe


Bunun gibi, sesli rehber refakatinde gezilebilen serginin -1’nci katında yer bulan aynı yıl serisi Suskunlar da, sararıp solmuş tenleriyle kimliksiz, cinsiyet ve suretsiz bir grup insanın köşeye yerleşikliği ile, mevcut hissiyat ve anımsama halini katılaştırıyor.


Bu aynı anda hem katı, hem de ruhani dürüst hissiyatın temelinde, kuşku yok ki T.C. tarihinin acı bir tekrar ve aşinalıkla kayda geçirdiği açlık grevleri mefhumunun oluşu, söz konusu insanlık refleksini yakın tarihimizde ozan Nâzım Hikmet’ten siyasetçi, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a ve elbette yüzlerce mahkûma uzanan bir kitlenin göstermesi ile de yansıtıyor. Sözgelimi, eserlerin o "Candeğer" fırtınadan arta kalanları içerir bir "sır"daşlıkla fırından duyarlılıkla çıkışı ve dokunsallık içinde önümüzde duruşlarında, Suskunlar’ın üretildiği 1987’de Temmuz ayında 50 mahkûmun açlık grevine başlaması ve zaten dönem dönem tekrarlanan bu eylemin, daha sonradan Anadolu’daki diğer cezaevlerine yayılmasının da payı, büyük.


Solda: Candeğer Furtun, Portre, 1980, Seramik, Fotoğraf: Hadiye Cangökçe

Sağda: Candeğer Furtun, Suskun, 1987, Fiberglas, Fotoğraf: Hadiye Cangökçe


Tersine bir okumayla bu dizi, dönemin Türkiyesi'nde maruz kalınan sansür, otosansür ve yas ile Duruşma manzaralarını çağrıştırması bakımından, gerek dönemin aydınları, gazetecileri ve gerekse halkın maruz kaldığı, üzerine bir manken gibi giydirilen totaliter, yeknesak "duruş"u tüm basıncı ile yansıtan bir diğer iç ve dış aynalama haline tekabül ediyor.


Bu ikili duruma tekabül eden bir analiz, Furtun’un mezun olduğu MSÜ (Eski adıyla GSÜ/Akademi) tarafından periyodik yayımlanan Sosyal Bilimler Dergisi’nde de 2017’de kapsamlı bir metin kaleme alan akademisyen Mustafa İnan tarafından, merhum sosyolog, aydın Ulus Baker’in, Birikim Dergisi’nin Ağustos 1996’da yayımlanan 88’nci sayısı için kaleme aldığı aynı konulu metnine gönderme ile, -Baker’in tabiri ile- şöyle dillendiriliyor:


“Canlı varlık ölümü düşünmez. Spinoza’dan öğrendiğimiz bu düşünce olgusal değil varoluşa ilişkindir. Onun sayesinde ölüm oruçlarının ölüme değil, yaşama doğru gittiğini, yaşama ilişkin taleplere sahip olduğunu, onunla kenetlenip onu olumladığını öğreniyoruz. Çünkü yaşam dirençtir. Kendine süre biçmez, sonunu algılamaz, sona erdiğinde kendisi ortada bulunmaz.”


Candeğer Furtun, Bacaklar serisinden, 1994, Seramik, Fotoğraf: flufoto


Yine kendisinin MSG’de Kasım ve Aralık 1988’de 40 iş ile yer verdiği Depar ve Oturan Figür serilerinden bir seçki ile hacimlenen Arter’deki Furtun retrospektifi, ayrıca, mahpusluk, toplum vicdanı, kalanlar ve gidenler gibi kırılgan çağrışımlarıyla, 1994 yılının MSG’sinde izlenen Bacaklar’ın yarattığı bir "duruş"maya bizi buyur ediyor. Teatral bir aydınlatma ve yerleştirmeyle, 25 uzuv-birey nezdinde, boşluklar, mesafeler, kuşkulu varlık ve hiçlik gölgelerinin bekleştiği bu alabildiğince resmî atmosferdeki ürkütücü "gri küp"e bizi hazırlayan ise, MSG’nin ikonik sunağına göndermeyle, önce tek bir bacak-birey, sessiz ancak sabırlı, gizemli bir azar. İzleyici, bu varoluş avlusundaki özgürlüğün klostrofobisini ne kadar teneffüs edebilirse, ilgili figürlerin tansiyonu da, o denli artıyor.


Candeğer Furtun sergiden görünüm, 2021, Fotoğraf: flufoto


Serginin politik zerafet, öngörü ve samimiyetini zirveye taşıyan öteki değerli işleri arasında ise, sanatçının 2010’da, -adeta Gezi Direnişi’ni önceden sezercesine- ürettiği Yumruk ve Alkış da geliyor. Bunun gibi, Furtun Hanım’ın 2010-2011 tarihli, İşaret, Yeter, Bekleyen, Dur ve Öfke isimli, kendi elinden hareketle türettiği, isyankâr ve yalın, işaret diline yaslı MSG serisi Yankısız İm’ler’i tekrar gündeme taşıyan bu birim, İstanbul’un Pécs ve Essen ile Avrupa Kültür Başkenti seçildiği, Trabzon’a bağlı tarihi Sümela Manastırı’nda 88 yıl ardından Fener Rum Patriği I. Bartholomeos tarafından ilk ayinin Aziz Meryem Günü adına tekrar yapıldığı ve tarihi İstanbul Pera Palas Oteli’nin yeniden hizmete girdiği bir döneme olduğu kadar, iktidarı mağdur eden türlü diplomatik ve politik krizlere, terör eylemlerine ve yaşanan kültürel kimlik mücadelesi vakalarına da, "gözle duyulur yükseklikte" türlü göndermede bulunuyor…


Candeğer Furtun, Alkış, 2010, Fotoğraf: Hadiye Cangökçe


Arter’in giriş ve -1’nci katlarında, tarihsel ve tematik olarak kurgulanan bu sergi vesilesiyle, işleri üzerinden kendisini bize daha da yaklaştıran, bu okuma denemesine vesile olan tüm Arter ekibine, tekrar ve özellikle teşekkürlerimi sunmak istiyorum.